fbpx

Seçtiklerimiz

Published on Haziran 25th, 2020 | by Avrupa Forum 2

0

ABD’deki isyan bizim neyimiz olur? – Ali Ekber Doğan

Kendimiz mi yoksa başkaları için mi kapıldığımızı bilmediğimiz korku ve kaygılarla beslenen bir kapanma ve kapatılma sürecinden çıkıyoruz. Bu çıkışın erken ve kontrolsüz olduğu söylense de, ikinci dalgaya kadar yaşadıklarımızı yeniden gözden geçirmeye ihtiyacımız var. Sanayi, inşaat ve temel yeniden üretim işlerinde çalışanlar dışında kalanların evlerine kapanması, zaten tekleyen ekonomiyi büyük bir sarsıntı yaşanmadan çıkamayacağı yeni bir çöküşe itmiş oldu. Hangi uzun vadeli krizin devamı olduğundan emin olamadığımız bu iktisadi çöküşün daha fazla işsizlik, yoksullaşma ve mülksüzleşme anlamına geldiğini milyonlarca insan bir kez daha yaşayarak gördü.

Salgının kapatmaya dönüştüğü noktadan itibaren, birçok şeyin değişeceği noktasında mutabık olsalar da, eleştirel düşünürler ve sosyal bilimciler arasında iki temel eğilim ortaya çıktı. Birinci grup, Zizek’in başını çektiği, anda kapitalizmden kopuş ve komünizme geçişin potansiyelini gören iyimserlerdi. Devletlerin demokratik kamusal hayatı kolaylıkla askıya alabildikleri üzerinden; ‘Geçmişler olsun. Girdiğimiz bu totalitarizm yolundan çıkış imkansız hale geliyor’ minvalinde yazılar yazan Agambengiller de ikinci (kötümserler) grupta yer aldı. Kapatma kararı alsın ya da almasın iktidarda bulunanların oyları artıyordu. İstisnalar olabilir ama genel eğilim bu yöndeydi. Solun aktif kesimleri mahalle, semt ölçeklerinde kendileri gibilerle dayanışma ağları içinde bir araya gelme arayışlarıyla uğraşırken, orta-sınıf muhitlerde oturan pasif tabanı evlerinde kıraatla, tefekkürle ve ertelenmiş hobileriyle meşgul oluyordu. Elbette, bunların dışında kalan; (kira ve faturaları) “Ödemiyoruz Hareketi”, işyeri veya sosyal medya tabanlı protestolar/kampanyalar türünden pek çok genişleyemeyen denemeyi de kayda geçirmek ve selamlamak gerekir.

KÖTÜMSERLERİ HAKLI ÇIKARAN EMARELER

Yaşadığım Almanya’da kurumsal siyasette yaşananlar üzerinden konuşacak olursam, iktidarın büyük ortağı Hristiyan Birlik partileri mart ayında yüzde 27’ye inmiş oylarını yarı yarıya arttırıp yüzde 39-40 bandına otururken, yoksul-emekçi sınıfların gelecek kaygıları ve maddi kayıplarına öfkelerini iktidara karşı siyasi bir tepkiye dönüştürme işini aşırı sağcı ve neo-faşist çevreler üstlenmiş görünüyordu. Aşırı sağcılar, yaydıkları bilginin tutarsızlıklarla malûl-yüzeysel yapısına karşın, açıklayıcılığı ve kuşatıcılığı yüksek, kendilerini saf-masum-mağdur özneler haline getiren komplo teorilerine dayalı güçlü bir salgın-kapatılma karşıtı söylem kurmaktaydı. Halbuki her gün dünyanın doğasına ve diğer canlıların hayatına kast eden, tüketimci, erkek egemen, ırkçı, narsist neoliberal öznelerdi. Bu komplocu söylemin beslendiği hikayeleri bir araya getirdiğimizde ortaya genel hatlarıyla şöyle bir hikaye çıkıyor: ‘Dünya hakimiyetlerini yeni bir faza geçirmek isteyen birtakım güçler (Çin, ABD, Rusya, İngiltere, Bill&Melinda Gates, DTÖ, Yahudi Lobisi vb.) ayrı ayrı veya bazıları birbiriyle gizli işbirlikleri yaparak insanları evlerine kapatmışlardı. Hükümetler de ulusa ve onunla eşanlamlı olarak halka ihanet içinde, sıralanan güçlere ve onlarla işbirliği içindeki işbirlikçi “elit”lere hizmet ediyordu’. Bunların çözümü de basitti: ‘Daha fazla kapatıldığımız yerde kalmak, işsizlik ve yoksulluk çekmek yerine, daha az global, daha milli bir ekonomi kurarsak işsizlik, yoksulluk, kültürel yozlaşma gibi hastalıklardan bağışık bir vatanda yaşayabiliriz.’

Komplocu bakış açısıyla üretilen bu tür hikayelerin Türkiye’de de benzer içerikler taşıdıkları ancak iktidar blokunun aşırı sağın hemen tüm bileşenlerini içermesi nedeniyle bunu yoksul-emekçi kesimlere zerk etmesi gibi bir kanala akmadığı, bir an önce normalleşme beklentisiyle düzenle buluştuğu söylenebilir.

Devletlerin kamusal hayatı istedikleri gibi açıp kapatması, Almanya, ABD gibi ülkelerde aşırı sağın sokaklardaki artan görünürlüğüyle birlikte düşünüldüğünde; “Bu sürecin sonunda daha otoriter, totaliter bir dünyada yaşayacağız” diyenler haklı çıkmış görünüyordu. Zizek ve Bifo gibi anda anti-kapitalist kurtuluş imkanı görenlere istihzayla bakan kötümserler yine mi haklı çıkmıştı yoksa? Covid-19 salgını sonrası birinci kapatma dalgasının ardında böylesi kesif bir pislik kokusu dünyayı kaplarken bambaşka bir şey oldu. Kuzey Amerika’dan esen isyan rüzgarı otoriterizm ve faşizmin yaydığı bu pis havayı dağıttı.

ABD’DEN ESEN YENİ İSYAN RÜZGARI

İnsanın kaderini eline alan, bunun için eyleyen, dönüşen, dönüştüren bir özne de olabileceğini gösteren bir isyan hiç de beklenmeyen bir yerden, neoliberal öznenin serpilip geliştiği ABD’den patlak verdi. ABD’nin nefessiz bırakılarak katledilen ezilenleri ayağa kalktıkça, onların anti-faşist ve anti-kapitalist dostları da ferah bir nefes aldı. Kuytulara çekilmiş eşit-özgür dünya umudu tarih sahnesine geri döndü. İngiltere, Almanya, Hollanda, Yunanistan, Lübnan, Brezilya gibi pek çok ülkede de milyonların ABD’deki isyana destek için sokaklara dökülmesi bunun en güçlü ifadesi oldu. Bugün Türkiye’de son birkaç yıldır yapılamayan yürüyüşler de, başka şeylerin yanında, bu güçlü nefesle dengelerin sosyal muhalefetin lehine dönmesiyle ilişkilidir.

ABD’nin Minnesota eyaletinde patlak veren “Siyah Hayatlar Önemlidir” isyanı, insanların ırkçılık belasıyla boğuşmak zorunda olduğu ülke çapına yayıldı. Çoğunluğu genç milyonlarca insanın bir aya yakın süredir sokağa çıkma yasaklarına rağmen kitleselliğini korudu. Taleplerini geliştirdi, hatta Seattle’da halen sürmekte olan Gezi benzeri ve adına CHAZ/CHOP denilen bir otonom işgal bölgesi kuruldu. Irkçılık-polis şiddeti-salgın-ekonomik krizin aslında neoliberal kapitalizmin birbiriyle kesişen, iç içe geçen farklı somutlaşmaları son üç ayda deneyimlenip, tartışılıyordu. Zaman ve mekan olarak kimi zaman birbirini kesen kimi zaman ayrılan bu olguların tamamının sistemin ürünü olduğunun çarpıcı biçimde idrak edilmesine neden olan [Floyd’un] şok edici katli, bir anda milyonlarca insanı çözümün tek mümkün yolunun isyan etmek olduğuna ikna etti. Devrimci isyanın o öngörülemez ve kontrol edilemez sihirli anı geldiğinde, sıraladığımız kangrenleşmiş sistemik sorunların eskisi gibi yönetilmesini de imkansız kılmış görünüyor.

ÇOK BOYUTLU MEDENİYET KRİZİ

Sınıfsal eşitsizliğin çoğunlukla emekçileri bölen sistematik ırkçılıkla berkitildiği bir sistem olan kapitalist medeniyet, son yıllarda kendi demokratik illüzyonlarını terk edip neo-faşist lümpen siyasetçilerle yol açmaya çalışırken, iklim krizi geri döndürülemez bir noktaya vardı. Şimdi de tekleyen ekonomiyi çöküşe götüren bir salgın hastalıkla karşı kaşıya kaldı. Endüstriyel hayvancılıkla neoliberal azman kentleşmenin, toplumların hayvanlar ve vahşi doğayla kurduğu ilişkiyi daha tüketici-işgalci-yok edici hâle getirmesinin ürünü olan salgınla derinleşen ekonomik çöküntünün yarattığı yoksullaşma ve işsizlik, günde yirmi yalan söyleyebilen bir lümpen demagogun yönettiği ABD’de iyice pervasızlaşan ırkçı polis zorbalığına karşı isyanı daha katmanlı ve derinlikli kılıyor. İklim krizi ve artan ekolojik felaketler sokakları terk etmeyen milyonların yeni düzen arayışlarının gelecekte de sürmesinin yolunu döşüyor. Tabii, global düzlemde ABD’nin isyancılarına en büyük destek eylemlerinin benzer lümpen neofaşist “adamlar”ın yönettiği İngiltere ve Brezilya’da olması da bir tesadüf değildir. Dolayısıyla, mali oligarşinin egemenliğinin ve neoliberal yağmanın sürdürülebilmesinin gereği olarak sırtı sıvazlanan lümpen neofaşistlerin yönetimde bulunuyor olması, sınıfsal-cinsel-ırksal eşitsizlikler ve tahakküm, ekolojik krizin yarattığı felaketler, salgın ve ekonomik çöküşle döne döne birleşip, dünyanın hava delikleri tıkanmış bir düdüklü tencere gibi kaynamasının koşullarını oluşturuyor. Yapısallaşan sorunlar karşısında çözüm vaat etmiyor olmaları da kapitalist medeniyetin bütününü sorgulayan sosyal patlamaların döngüsünü hızlandırıyor. Neofaşistlerin önerebileceği tek çözüm içeride ve dışarıda bir savaş dalgasıyla her şeyin sıfırlanması olabilir. Ki bu da iktisadi çöküş idrak edildikçe daha güçlü bir olasılık haline gelecektir.

Bu yüzden 5-10 yıl içerisinde geçmiştekilerden çok daha büyük ve senkronize isyan dalgaları, büyük göçler ve iç çatışmalar yaşanacak, devletlerle toplumlar daha keskin biçimlerde karşı karşıya gelecek. Son 10 yılı göz önünde bulundurarak, bu dinamiklerin vaat ettiği şeylerden biri; modern ulus-devletler arasında parsellenmiş dünya sisteminin sürdürülememesi ve devletsiz alanların çoğalması olacaktır. Buralarda da, yerel kimlikçi savaş ağalarının ya da IŞİD gibi gerici-faşist yapıların hakimiyeti gelişeceği gibi, daha özgürlükçü ve ortaklaşmacı özyönetim modelleri de gelişebilir. Böylesi bir tablo içinde ideal olanı, özyönetimlerin, konfederal bir sözleşmeyle birbirini besleyen -dayanışan- güçlendiren modellerle yaygınlaşmasıdır. Bugünkü teknolojik olanaklarla, kaynakları planlı biçimde örgütleyip bir bolluk toplumu da yaratabilmesi mümkün, ama insanlığın yolu uzun ve ideolojik-politik anlamda da durumu çok iç açıcı değil. O yüzden özgür üreticilerin böylesi bir demokratik konfederal yapıda birleşmesine kadar çok acılar çekilecek ve belki de yeryüzü-doğa-atmosferdeki değişiklikler insana bu şansı vermeyecek.

ŞİMDİKİ İSYAN DALGASININ ÖZGÜNLÜKLERİ VE POTANSİYELLERİ

Hiçbir temel konuda çözümler getiremeyen neoliberal kapitalizmin 1980’lerden beri süren hegemonyası 2011-2014 arasındaki isyanlarla alaşağı edilmişti. Sonrasında borsalar, bankalar, menkul yatırım-hedge fonların, yani mali oligarşinin yeniden kumandayı ele almasına, hükümetleri emrine koşmasına engel olunamayacağı açığa çıkınca, yeni bir karşı devrimci dalga geldi. Bu düzeni etnik ayrımcı temellerde, korku ve kaygıları büyüterek, tehditler ve onlara eşlik eden baskı-zulüm politikalarıyla sürdürmeyi vaat eden neofaşist siyasetçiler ve otokratik rejimler pek çok yerde iktidara yerleşti. Kimi yerlerde de bu aşırı-sağ popülist siyasetçiler halk hareketleriyle sarsılan otoritelerini iç darbelerle, olağanüstü haller ilan ederek yeniden inşa etti. Bugünün isyancılarıyla bir öncekiler arasındaki süreklilik neredeyse aynı dalga boyuna oturacak ölçüde yüksek görünüyor. İkisi arasında en fazla 7-9 yıl olduğu, yaşam koşullarında ve düzenle ilişkisinde niteliksel bir değişiklik olmadığı için de bu güçlü sürekliliğin tarihsel açıdan ciddi bir yenilik olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla, önceki dönemde Tahrir’de Syntagma’da, Plaza del Sol’da, Zucotti Parkı’nda, Gezi’deki isyancıların uzun soluklu direniş birikimlerini kendisine katıp, yükselen, çeşitli kollardan, temalardan beslenip zenginleşen uzun soluklu bir devrimci isyanla karşı karşıyayız. Önceki isyan dalgasında mülksüzleşen-proleterleşen beyaz yakalılar kitlesellik ve önderlik bakımından ön plandayken, pek çok yerde siyahların, göçmen kökenlilerin, yani ezilen etnik kimliklerin katılım, etki ve görünürlükleri sınırlı kalıyordu. Occupy Wallstreet’ten beri mücadelenin içinde olan New York Kooperatif İttifakı’nın kurucularından feminist coğrafyacı Lauren Hudson, Bir+Bir’de yayımlanan söyleşisinde, iki dalganın devamlılığını ve bugün yaşananın farklılığını şu sözlerle anlatıyor:

Korona günlerinde evden, internet üzerinden birbirimizle bağ kurduk. Bu da ilişkiler ağını yaygınlaştırdı. Şimdi Covid-19 ve isyanın üst üste gelmesiyle, Wall Street’i İşgal Hareketi’’nin aksine, kamusal alan mı özel alan mı olduğu belirsiz tuhaf bir parkta değil, birçok mahallede, geniş bir coğrafyada eşgüdümlü faaliyet gösteriyoruz. İşgal Hareketi’nin fikirleri küresel olsa da, hareket aslında tek bir parka odaklanmıştı. Şu anda New York’ta onlarca eylem aynı anda gerçekleştiriliyor. Bunun taşıdığı potansiyel muazzam. Aramıza yeni insanlar katılıyor, güvene dayalı ilişki ağları hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor.

İşgal Hareketi akabinde bir tür depresyon yaşamıştık, birçok şey sistem tarafından devşirilmişti. Bunları görmek gerçekten üzücüydü. Ama o dönemde kurulan bazı ilişkiler günümüze kadar devam edip dayanışma ekonomilerinin kuruluşunda, kamusal mekânların ortaya çıkışında etkili oldu. Şu anki ayaklanmada bunun da bir miktar pay sahibi olduğunu düşünüyorum. (1)

ABD’de bugünkü ikinci isyan dalgası ve onunla dayanışma eylemlerinin niteliksel farkı, ırkçılık sorunundan patlak verdiği için, yoksul-emekçi kesimler arasında daha fazla ağırlığı bulunan “beyaz olmayan” ezilenin eylemin ve söylemin merkezine yerleşmesi, bunun da Y kuşağının siyasi deneyim ve sezgileri sayesinde ayrışmadan ziyade kapsayıcılığı ciddi ölçüde arttıran bir dinamiğe dönüşmesidir.

Irkçılığın kapitalizmle, onun da bu sistemden türeyen sosyal sorunlarla kolaylıkla birleştirilebilmesinin siyasal meşruiyet çerçevesini de halk öznesini de ciddi biçimde yeniden tanımlayacak bir etki alanı yaratıp yaratmadığı üzerine düşünmek, yeni stratejik hamlenin ne olacağına karar vermek açısından faydalı olacaktır. Beyaz yoksul-emekçilerden alacağı destek yükselirse, isyan dalgalarının aynı dalga boyunda birleşmesinin barındırdığı devrimci patlayıcı potansiyeli durup düşünelim. Bu anlamda, Akdeniz havzasındaki iktidarların çoğunun 2011 öncesine göre daha kırılgan oldukları söylenebilir.

SONUÇ YERİNE: İMKANLAR, İHTİYAÇLAR, IŞILTILAR

Mao’nun dediği gibi, göğün altında büyük kaos var, dünya emekçi ve ezilenlerinin, yani solunun bayrağını taşıyan isyancılar için durum berkemal gibi görünüyor. Üstelik düzenin sosyalizm, anarşizm gibi tarihsel anti-kapitalizmlere kara çalmaları bugünün isyancılarını eskisi kadar tökezletmiyor.

Gelmekte olan krizlere, çöküşlere, isyanlara ve onların sevk ve idaresine dair bir fragman oldu. Asıl filmin bundan sonra başlayacağına dair bir hissin pek çok insan tarafından paylaşıldığını hissediyorum. Devletler ve egemenler bu süreçte pek çok kriz yönetimi deneyimi kazandı. Ezilenlerin, sömürülenlerin de ufak çaplı birtakım deneyimler biriktirdiği ve tutamaklar yakaladığı/inşa ettiği söylenebilir. Fakat yaygınlık ve derinlik açısından çok sınırlı kaldığını da belirtmek gerekir. Dayanışma ağları sınırlı da olsa eldeki avuçtaki birikimlerin az ya da çok paylaşıldığı zeminler oldu ancak bunların yoksul-emekçi halkın gıda egemenliği için kent bostanları girişimlerinin ötesine uzanıp, kırsal alandaki çiftçilere, gıda topluluklarına, kooperatiflere, komünlere açılması, yeni ağlar kurup karşılıklı birbirini besleyen dayanışmacı topluluk ekonomisi oluşturmanın yollarını örmeye çalışması gerekir. Komplocu söylemlerin havada kapışıldığı bu süreçten çıkartılması gereken önemli bir ders de [şu]: geniş yoksul-emekçi kesimlerin hayatlarına dokunabilmek için salgınla ilgili açık ve şeffaf bilgi kaynakları oluşturmak hiç olmadığı kadar yakıcı hale gelmiştir. Vaka sayısı, tedavi olan, hayatını kaybeden sayısı gibi bilgileri sadece sağlık bakanından öğrenmemeli, Suriye Gözlemevi, Anonymous hacker grubu gibi cismen bilinmeyen ama verdikleri bilgilere büyük ölçüde güvenilen -sağlık meslek örgütlerinden bilgi akışının olacağı ve bunları derleyip sanal alem üzerinden paylaşan- bir izleme merkezi çok faydalı olacaktır.

Kamp, forum ve eylem alanlarında daha somut biçimde gördüğümüz üzere, ırkçı,cinsiyetçi, piyasacı, otoriter ve türcü sistemi yıkma arzusu temelinde, ekolojist, sosyalist, demokratik, müşterekleşmeci birikimlerden beslenen yeni bir siyaset inşa edilip, deneyimlenmeye çalışılıyor. Bu arayışın yakın vadede sonuca bağlanacağını söyleyecek kadar hayalperest olmasak da, 10 yıl içinde ikinci defa şahit olduğumuz demokratik isyan dalgaları 1961’de Küba’yı görmüş olmanın Nazım’a söylettiği mutluluğun resmini bir kez daha gözlerimizin önüne seriyor. Muhtemelen sonunda egemenler bunu da burnumuzdan fitil fitil getirir ama ne gam, insanı ilişkilerine kadar değiştiren devrimci isyanın görkemli ışıltılarını bir kez daha gördük ya ölsek de gam yemeyiz gayrı…

1- “İnsan İliklerine Kadar Değiştiğini Hissediyor”, Lauren Hudson’la söyleşiyi yapan Ulus Atayurt, https://www.birartibir.org/siyaset/749-insan-iliklerine-kadar-degistigini-hissediyor, yüklenme tarihi: 13.06.2020.

*Universität Siegen, Dr., KHK’yle ihraç edilmiş sosyal bilimci.

Kaynak: Gazete Duvar

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑