Yazarlar

Published on Nisan 4th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Baharı beklemek veya baharı yaratmak (1) – Nevra Akdemir

Bir yerel seçim ile yerel kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığını ve muhalefet alanının nasıl daraltıldığını konuşabilmenin başlangıcı ve kırılmak noktası gördük. İktidarın Türkiye için beka sorunu olarak tanımladığı yerel seçimler iktidarın beka sorununu görünür kılmış oldu.

Seçim sonrası için tartışmalar muhtelif. Kayyumla seçim yarışına giren illerde sosyal medyadan ulaşılabilen videoların gösterdikleri bir yana, her yerde, ülkenin tüm kaynakları akıtıldığı halde oylarda göze çarpan düşüş ve seçimlere kadarki süreçte muhalefete yönelik şiddet dilinin, idam talebinin dillendirileceği noktalara varması, Türkiye’deki seçimlerinin son derece adil bir yarış olduğu iddiasını, mizaha havale ediyor. Ülkemizin hiç tükenmeyen mizah kaynağı ise elbette bu politikanın kendisi. Politikanın yapılabilmesinin tek yolu olarak kalan mizahın ağır para/hapis cezalarına mahkum edilmesine rağmen olması/sürmesi bile ümidi serin tutuyor hala.


Seçim öncesi dönem boyunca dışlanan ve kriminalize edilen seçmen, AKP’nin kaybettiği yerlerin önemli öznesi. Geçen seçimin ketılının yerini alan baharın müjdecisi serçe, HDP’nin kendisini geriye çekse bile belirleyici olan gücünün ne naif ve güçlü bir sembolü. Bu ülkenin barış ve adaletini sağlamanın ve birleştirici politikasının aslî öznesini de gösteriyor bize. Demirtaş’ın bir hatrıyla sandıkla gidenler sanıldığı gibi Kürt’ler değil, daha çok HDP ile umutlanan ama iradesi tutsak alınınca umutsuzlaşan herkes. Bu yüzden seçimin sonuçları, yazının yazıldığı günlerde bazı kentlerde sayımlar devam etse de bir bahar havası ve umut taşıdı. Haziran seçimlerinin barış ikliminde yeşeren rengarenk çiçeklerin olduğu rüyadan; ardı aranmayan, sorumluları bulunmayan patlamalar, ölümler ve yükselen nefret/ırkçılık ile uyandırıldık; sonrası malum. Bu ülkenin insanları umutlanmaktan korkar, imtina eder haldeyken yerellerden yükselen sesler bile hala coşkuyu mümkün kılıyor.

Pek çok kent gibi İstanbul ve Ankara’daki kent tarihine ve ekolojisine dair pek çok kayıp ve talandan sonra nostaljik bir eski kente özlemin bir anlamı yoksa da bundan sonrasına dair çok içiçe geçmiş beklenti var bu baharın için dolduran. Halihazırda yüzölçümüne göre kalabalık olan ve giderek büyümesi gereken kentlerin planlamalarının nasıl olacağı veya “büyüme vizyonunu” kimin yönelimlerine göre şekillendirileceği sorabileceğimiz sorular artık. AKP döneminde karar verme hakkımızın elimizden alındığı veya soru sorma ihtimalimizin ortadan kalktığı aşikar iken yönetim değişikliği bu bağlamda önemli hale geliyor. Elbette ülkenin büyük ölçekli ve dönemli süreçlerinden bağımsız sürdürülemeyeceği için de en kırılgan noktası bu sorgulamaların. Bu yüzden AKP’nin bu yazının yazıldığı süre içinde oy hırsızlığından “darbe” söylemine kadar türlü gerekçeler üretip yerel yönetimini ve elindeki kaynaklarını kaybetmemeye uğraştığı kentler, özellikle İstanbul’un bahsi geçen sürecini yerli yerine oturtma denemesi bu yazı.

İstanbul’un Son 25 Yılı

Yerelliğin ve seçimlerin kişisel hikayelerimize dokunduğu çok farklı durumlar dinliyorum bir süredir. Doğduğum, büyüdüğüm şehrin yaşımın önemli bir kısmında nasıl değiştiğini görmek ve bunun acısıyla giderek kentten kaçarken, kaçtığım her yerde o kentten birşeyler bulmak benim hikayem. Kentin, kendimin ve ailemin yaşamını dönüştürerek; sınıfsal ve yaşam tarzı anlamında bizim gibileri giderek dışarı atması, mülksüzleştirmesi, mahallesizleştirmesi tekil bir hikaye değil. İlkokulunun yıkılması, sokağının adının değişmesi, komşularının taşınarak kaybolması ve sokağının yürünemez/oynanamaz hale gelmesi; anılarının olduğu köşelerin, ağaçların, mekanların yok edilmesi ise insanın belleğinin hiçe sayılması anlamına geliyor. Öyle ki eski fotoğraflar olmasa geçmişinizi bulacağınız tek şey, en güvenemeyeceğiniz hafızanız. Zira tam da bu, iktidarın en güvendiği araçlardan biri. Bu yüzden geçmişi sürekli değiştiriyor, tarih anlatısını, kendi gücünü güçlendirecek şekilde dönüştürmeye çalışıyor mekanlar üzerinden iktidar. Arşivciliği, yazılı materyalleri hiçe sayarak, aklımızla oynayarak…

Başka biri için yaşadığı yerin değişmesi dönüşmesinden de farklı olarak belki de doğduğundan beri ilk defa başka bir yönetim görmüş olacak. 17 senedir iktidarda olan bir partinin iktidara geliş merkezi olan 25 senedir yönettiği iki devasa kent için başka bir alternatif tartışılacak belki de. Birkaç iyi belediyecilik örneğinin belki de bir çıkış yolu olarak görünmesini sağlayacak. Yüksek hayallere girişmeden, CHPli belediyelerin pek azında HDPli belediyelerin çoğunda olan toplumsal cinsiyet eşitliği kurulları, toplu iş sözleşmesinde homofobiyi ve kadına yönelik şiddeti önleyici maddeleri, kadınları güçlendirmeye yönelik stratejiler ve politikalar belki de yaygınca uygulamaya geçecek. Ovacık ile gündeme gelen ama aslında daha öncesinde uygulamaları bulunan kooperatiflerin doğrudan pazarla ve alıcılarla desteklendiği sistemler ile küçük üreticiler korunabilecek. Kentlerin dizaynı, kadınları, çocukları, sakatları dışlamayacak; farklı ideolojik ve toplumsal yapıdan gelenleri küçümsemeyecek. Bunlar mümkündü zaten bazı yerellerde, görünmez kalsalar da; şiddetli saldırılarla yok edilseler de…

Ancak bir kesim için de başka türlü görünüyor manzara. Örneğin, sosyal medyada adını bile yazmadan atarlanan veya trollük yapanları es geçersek, seçim gecesi doğrudan yaşadığımız bir olayda bile belli. Seçim gecesini beraber izlemenin organize edildiği bir etkinlik sonrasında, çorba içmek için oturduğumuz bir restoranda, sevincimizin şaşırtıcı olduğu bir ortamdayız. Solaryumlu, erkekliğin baskılanmak zorunda kalmamış bedensel sembolleriyle yüklü rahat tavırlı, kırmızı yanaklı ve örnek aldıklarının hadsizliğiyle pişmiş, toy bir delikanlı garsonumuz sevincimizin nedenini sordu. Biz de “İstanbul ve Ankara’nın AKP’den CHP’ye geçtiğini” söyledik. Genç garsonumuz, biz kadın grubuna, “o halde artık bira içebileceğimizi” söyleyerek arsız bir sırıtışla arkasını döndü. Sonrasında da aramızdan genç gördüğünü süzmeyi unutmadan. Tabi dediklerinin karşılığı olduğunu ve hadsizleşemeyeceğini iyice anladı, oradaki yemeğimiz sırasında; çünkü Berlin’deydik. Çünkü, zaten bira içenlerin gelip çorba içip evlerine döndükleri için iyi iş yapan bir mekandaydık. Çünkü sahipleri de muhalif olan bir mekandaydık. Ama böyle basitçe gösterilen tepkilerdeydi AKPlilik. Alkollü içecek satışının Türkiye’de rekor kırdığı yerin Konya olduğunu bilmesinin önemi yok bir AKPlinin. Gerçeklik nasılsa dönüştürülebilir. Sınıfsal ilişki açısından çalışan olduğu halde, erkek olduğu için gece bir saatte restorana gelen kadın grubuna erkeklik gösterisi yapabilecek kadar iktidar-sever bir haldi bu. Belki de hiç gitmediği İstanbul veya Ankara ile ilgili tek yorumunun bira içilebileceği olması, hiç kuyruklarda patates almaya çalışmayan biri için tek yıkılmaz kale belki de. Bu hikayeden hareketle 1 nisan günü içimize doğan baharı biraz irdelemek istiyorum.

Türkiye’nin Yeni Yejiminde Yerel Yönetim

Bahçeli’nin teklifiyle (1) gelen ve ülkeyi faşizm koşullarının daha fazla sarmalamasını sağlayan her yasa tasarısında olduğu gibi, bahçeli ve ekibi, iktidarın seçimlere rağmen varlığını sürdürme gücünü aldığı zemini hatırlatmakta gecikmedi. Yerel seçimlerin sadece büyük şehir belediye başkanlarının seçimine dönüştürülmesini önerdi. Seçilen başkanlar da görev ve yetkilerine dayanarak alt kademe belediye ve yönetimleri atayacak, ne büyük demokrasi ama… OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla oluşturulan yeni rejime iyi bakmak gerekiyor. Zira yerel yönetimler üzerinde çok önceden bu yana süregelen vesayetin çok farklı biçimlerle üretildiği ve derecesinin artırıldığı ortada. 2018 yılında çıkarılan 703 sayılı KHK Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne dair 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının görev ve yetkileri ile teşkilat yapısı belirlenmişti(2). Buna göre, “mahalli idareler ve bunların merkezi idare ile olan alaka ve münasebetleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca düzenlenmesi” karara bağlanmış. Bu düzenleme, kadro, fiziksel yapılar, kent alanlarının yeniden değerlendirilmesi, bütçe, planlama gibi temel konularda bakanlığı sözsahibi kılıyor. Dikkat etmek gereken bazı paragrafları alıntıladım:

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının görev ve yetkileri arasında yerleşmeye, çevreye ve yapılaşmaya dair imar, çevre, yapı ve yapım mevzuatını hazırlamak, uygulamaları izlemek ve denetlemek, Bakanlığın görev alanı ile ilgili mesleki hizmetlerin norm ve standartlarını hazırlamak, geliştirmek, uygulanmasını sağlamak ve ilgililerin kayıtlarını tutmanın yanı sıra; çevrenin korunması ve ölçülmesi var. Ayrıca, Bakanlık, Cumhurbaşkanınca yetkilendirilen alanlar ile merkezi idarenin yetkisi içindeki kamu yatırımları, mülkiyeti kamuya ait arsa ve araziler üzerinde yapılacak her türlü yapı, milli güvenliğe dair tesisler, askeri yasak bölgeler, genel sığınak alanları, özel güvenlik bölgeleri, enerji ve telekomünikasyon tesislerine ilişkin etütleri, harita, her tür ve ölçekte çevre düzeni, nazım ve uygulama imar planları, parselasyon planları ve değişikliklerini re’sen yapacak, yaptırabilecek ve onaylayabilecek” yer alıyor (2).

Erdoğan’ın yerel yönetimlerin ittifak dışında bir partiye geçmesi durumunda neler olabileceğine ve yönetimleri hükümetin büyük ölçekli planlarına neden ters düşemeyeceği ne dair cümlelerinin altında yatan bu gibi düzenlemeler. Bahçeli’nin önerisini ciddiye almaksınız, daha önce OHAL ile ve sonrasında başkanlık sistemi ile var olan yasal değişikliklere baktığımızda aslında başkanın yetkileri arasında bulunan maddeler sürecin hukuki dayanaklarını vermekle beraber; Haziran 2015 seçimlerinin yenilenme süreci ile  seçilerek yönetime gelen yerel idarelere kayyum atamasının yarattığı deneyim oldukça önemli. Ayrıca bu yetkileri de kullanmaksınız, yerel yönetimlerin yatırımlarına dair kararlarda iç işleri bakanlığının izni ve bütçe kararları ile elini kolunu bağlayabileceği ortada. Dahası sözkonusu kurulu iktidar ilişkilerinden ve düzenden beslenen büyükçe bir güruh, esnaf, otoparkların elinde koçanlı gezen “görevlileri”, polis, zabıtalar gibi “kolluk güçleri” ve pek çok iktidarın yarattığı tahakküm ölçeklerinde filizlenenlerin “fetih” söylemlerinden “hain” iddialarının fırsat verdiği hınçla demokratik hakkını AKP’den yana kullanmayanlara saldırdığı bir ortam yaşanıyor. Bu açıdan süreci, yukarıdan adalet dağıtması beklenen ilahi bir hukuk anlayışıyla değil, kazanımlarda direnme, hakkının ve iradesinin arkasında durma ve demokrasinin “sunduğu” kazanımlara sıkısıkıya sarılmayala başlayacak bir iktidardaki küresel kapitalizm ile sıkı ilişkileri ve suç ortaklıkları olan, islami muhafazakar, eril, nefret dolu egemen güce karşı karşı-hegemonya yaratma dönemi olarak görmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

AKP’nin Karşılıksız “Aşkı”

Bir de madalyonun diğer yüzü var.  Özellikle Erdoğan ve arkadaşlarının İstanbul ve Ankara “aşkı” bir maddi temelden besleniyor. Kent topraklarının yeniden değerlendirilmesine dayalı bu birikim sisteminin çok ayağı var. Sadece mekan üzerinden artık değer üretimini doğrudan ve dolaylı olarak yeniden dağıtmıyor aynı zamanda dağıtım kanalları üzerinden ticari ve üretken sermayenin birikimini güçlendiriyor. Bu kanallar üzerinden işçilik süreçlerinde belirleyici olduğu kadar, sokakların ve meydanların düzenleme biçimleri ve isimleri ile aynı zamanda ideoloji de üretiyor. Maddi yaşamın mekânsal belirlenimi ile toplum mühendisliği de yapıyor aslında. Bir sosyal donatının ne olacağına ve kimlerin yararlanacağına karar verirken, kentin sahiplerini, dışlanmışlarını da belirliyor.

AKP İstanbul, Ankara, Antalya, Sinop, Adana, Mersin ve diğer illerde bunları kaybetti. Bazı illeri doğa talanına yönelik karşı çıkışı ciddiye almadığı için kaybetti. Mafyatik, akrabalık veya cemaat gibi arkaik ilişkilerin kapitalist yorumlarına göre işletilen ilişkilere tabi olmanın irrasyonalitesinin; post-truth dönemi denilen gerçekliğin iktidarın işine yarayacak şekilde yeniden biçimlendirilerek aktarılmasını temel alan, ucube söylemlerin absürtlüğü ile birleşmesinden doğan meşruiyet kırılması gün gibi açığa çıktı. Talan ve yağmaya dayalı kent ve doğal alan politikası ve yıllar önce tarımın küresel şirketlerin müşterisi olmak zoruna bırakan GATS anlaşmasının sonuçları ile tarım ve hayvancılığın geldiği durum, yükselen gıda ürünü fiyatlarıyla mutfakta yemek pişirebilmeye, ısınmaya veya kira ödemeye dahi yetmeyen gelirler sonucunu doğurdu. İşsizlik ise son yılların rekor seviyelerinde. Çalışma denilen süreç bir süredir işçilik ve işsizlik döngüleri arasında devam ediyor. Çalışmanın şartı sadece işini yapmaya değil, biat etmeye de bağlı, artık ne gerekiyorsa. Seçim sürecinde bu sert hayat şartlarını “dış güçlerin oyunu” ile açıklamak yetmeyeceğinden, Erdoğan’ın varlık-kuyrukları” dediği tanzim satışları oluşturulmuştu. Seçim sonrası hemen kalkacağı belliydi. Erdoğan’ın seçim konuşmalarında “Patlıcancılara, bibercilere, patatescilere sesleniyorum, bir merminin fiyatını biliyor musunuz”, diyerek azarlaması ise seçime damgasını vuran söz olmuştu (3). Beka sorununa dönüştürülen yerel seçimlerin, yani muhtar ve belediye başkanı seçmenin, iktidarın nasıl can damarlarından biri olduğu böylece açığa çıkmış oluyor.

Belediyelerin şirketleri ve vakıflarla ilişkisi, çalıştırdığı işçi sayısı ve nasıl bir ekonomik ve politik güce sahip olduğuna dair çok istatistiğin yapılacağına eminim. Belediyelerin elinde bulunan deprem yönetmeliğine dayalı istimlak gücü bile, kent topraklarına dair siyasal gücünü nasıl sürekli üretebildiğini ortaya koyar nitelikte. Ancak işin bu yanı bir başka yazının konusu olabilecek genişlikte.

Bahçeli’nin iddiasının normal bir ülkede bir zaytung esprisi olabilecek ciddiyette olmakla birlikte, Türkiye’nin düzeni içinde bir gerçekliği var. Seçimlerle hissettiğimiz AKP’nin gücünün zayıflatılabileceği umudu ile gelen baharın ne olduğunu gösteriyor. Ayaklarımız yere basmalı. İktidarın, beka sorunu bizim için faşizan uygulamalar anlamına gelir her dönem. Bu dönem KHK’lar ile belirlenen yeni sistemin hukuki tüm düzeni inşa edilmiş durumda. Bu noktada hukukun işletileceğine dair çocuksu umudumuzu içimizde, yanı başımızda tutarak ve irademize sahip çıkarak büyütmeliyiz. Zira sadece islami muhafazakarlık ve bunun etrafında oluşan ekonomik ilişkiler ve ideoloji, gücünün zayıflamaması için saldırman olabilir.

Son süreçte iktidarın karşısındaki herkesin terör ile harfleri değişse de ilişkilendirildiğinin bu derece şahidi olmuş iken, hukuka yönelik inanç ve adaletli iktidarın aldığı derslerle tecellisine mesafeli durmak çok önemli. Kayyum geçtiğimiz dönemde HDPli belediyelerin başına gelmiş olsa bile, cezaevine dokunulmazlıkları kaldırılarak gönderilenler sadece HDPli vekiller olmadı. Seçici şekilde uygulanan halkın kendini yönetme iradesinin elinden alınma cezası, Kemalist veya “azınlık” olamayanların başına gelmez sanıyorsak yanılıyoruz kanımca.

3/4/2019

(1) Ayrıntılar için 2 nisan 2019 tarihli ilgili haber incelenebilir: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47792439

(2) Ayrıntılar için ilgili haber incelenebilir: https://www.memurlar.net/haber/761394/yerel-yonetimler-cevre-bakanligi-na-baglandi.html

(3) Ayrıntılar için 9 şubat 2019 tarihli ilgili haber incelenebilir: https://tr.sputniknews.com/haberler/201902091037575207-erdogan-aydin-konusuyor/

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑