fbpx

Yazarlar

Published on Ocak 7th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

Barbarları Beklerken – Nevra Akdemir

Cevat Çapan’ın çevirdiği barbarları beklerken isimli Kafavis şiiri şöyle bitiyor:

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.

ve sınır boyundan dönen habercilere göre,

barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Çözüm olarak düşman yaratma fikri sadece soğuk savaş döneminden aşina olduğumuz bir siyaset yöntemi değil. Her dönem muhafazakar ideolojinin krizler karşısında ayakta kalış ve sorunlar yerine “hayali bir düşmana” ilgiyi çekerek iktidarlarını sürdürme zemininin de temeli. Üstelik bu hayali düşmanlık iki taraftan birden geldiğinde ve taraflar ikna olduğunda gerçekliğe dönüşerek şiddeti yaratıyor ve pek çok ilgisiz insanı da sürece dahil edecek kitlesel yıkıma dayalı eylemlilikleri beraberinde getiriyor. Terör denilen kitlesel yıkım ve ölüme dayalı eylemler, bir devlet tarafından yapıldığında operasyon denilerek, olayın asıl anlamı ortadan kaldırılsa da aslında kimsenin doğruluğuna ve hedefine inanmadığı tüm bu şiddetin ortasında tahribatı görmek oldukça zor.

İran ve ABD

İran’da hayat pahalılığı ve yaşam tarzı kısıtlamaları nedeniyle pek çok eylem ve kitlesel/bireysel direniş görüyorduk son zamanlarda, Şili, Lübnan ve Irak gibi. İnsanlar demokratik haklarını, çağdaş dünyanın ihtiyaçlarına göre tercüme edip talep etmek konusunda neredeyse ortaklaşıyor artık. Şili’deki isyanın sloganlarından biri olan “neoliberalizm burada doğdu, burada ölecek” ise tüm dünyanın isyanlarının ortak dili neredeyse. Trump’ın ise başkanlığının son senesinde görevden azli gündemde ABD’de. İran’da özellikle beyaz Çarşamba eylemleri denilen kadınların, kalabalık bir kamusal alanda baş örtülerini çıkarıp saçlarına sahip çıkması ise dinsel baskıların patriyarkal özlerini açığa vurduğu için olsa gerek, kadınlarda umut, eril-iktidarda büyük bir kızgınlık yaratmakta büyük etkiye sahipti…

Ve İran devletinin resmi komutanı, başarılı bir ABD operasyonunda, bir Irak komutanı ile birlikte öldürüldü. İran muhalif medyasında, diz çökmüş gözleri bağlı kadınları öldürmek üzereyken öldürülen bir asker şeklinde çizilen karikatür sosyal medyada önüme düştüğünde, İran saldırıya karşılık vereceğini, ABD ise İran’da çeşitli “hedefleri” vuracağını açıkladığından daha fazla şey öğrenmek mümkün oldu benim açımdan.

Radikal sağcıların, özellikle ırkçılarin aynı dili konuşmak, aynı cümleleri özneleri farklı şekilde kullanmak, aynı tepkileri vermek gibi huyları, hayatlarını çok kolaylaştırıyor, kanımca. Yönetilmesi kolay sanılan ve şiddeti yüksek krizleri yaratıyor. Bu süreçte insanlığın kültürel belleğinin yok edilmesi, ekolojik tahribat ve insanların ölmesi ise bir istenmeyen yan etki olarak görülmesinin kibri ve vahşiliği de tüm dehşetiyle ortada.

Barbarlar kim?

Kavafis elçilerin olmadığını söylediği barbarları bekleyen Romalılardan, medeniyetin temsilcilerinden bahsediyordu şiirinde. Roma uygarlığından bu yana çok ilerleyen medeniyet, barbarlarını yaratmayı öğrendi uzun zamandır, kendilerini de vahşileştirerek. İstanbul Üniversitesinde yemekhane protestosunda kalkan copların nasıl öğrencilerin kafasına indirildiğini görmüşsünüzdür. Orada okurken her zaman aynı şiddette saldırılanlar arasındaydım, gururla anlattığım hikayelerimden bu. Polislerin de öyle midir diye hep merak etmişimdir hatta, muhtemelen değildir. Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren sopaların hikayesi bu aynı zamanda veya Berkin Elvan’ın. Zira onlar “görevlerini şevkle” yapan memurlardır sadece, Arendt’in Kudüs’te izlediği Eichmann’ın ifadesinden aktardığı gibi kendilerinin yerine olabilecek başkasının daha kötü davranmasının önüne geçecek olanlardır aynı zamanda. Görevliler, canavar değil sıradan insandır. Bu ise daha fazla kaygılanmamız gereken bir gerçeği Arendt’in ifade etmesinin önünü açmıştır, kötülüğün sıradanlığı. Yani kötülük bir canavardan değil sıradan bir insandan geliyorsa, bu canavarca eylem, nefret her ortalama insanda bulunabilecek bir tutum olabilir mi? Zira ırkçı partilere verilen oyların yükselişi bu kaygıya bugün daha ciddi sebepler sunuyor.

Zorbalığın kaynakları

Şiddet yalnızca cop ve silah ile yaratılmıyor toplumda, medya veya insanlararası ilişkilerin içinden yoğrulan iletişim kanallarının tamamında yeniden üretiliyor. Toplumsal normlar, yoksulluk nefreti üzerine kurulu bugün, yoksulluğun en geniş kitleleri kapsadığı dönemde hem de. Bu bir tesadüf değil. Gelecek güvencelerinin maddi koşullarını oluşturan sosyal hakların kar motivasyonlu piyasa koşullarına terk edildiği ve kölelik koşullarında bile çalışma rızası olduğu halde iş bulamayan bunca insandan bahsediyoruz. Rakam da verelim, Eylül 2019 işsizlik rakamları Aralık ayında açıklandı. Çalışmak isteyen ve iş başvuruları gibi zorlu süreçler geçiren insanların yüzde 14’ü işsiz kalmış, gençlerde ise bu oran yüzde 26 düzeyinde. İş bulma umudu olmayanları ise ne işte ne de eğitimde olan kitleden görüyoruz ki bu kitlenin toplam geç nüfus içindeki oranı yüzde 26 olmuş. Bu gruplardaki kadınların süreci daha da ağır deneyimlediği zaten her gün gördüğümüz haberlerle ortada. Genç kadın işsizliğinin yüzde 32,9, meslek ve teknik lise mezunu kadın işsizliğinin yüzde 27, 7 ve üniversite mezunu kadın işsizliğinin yüzde 20,6 (erkeklerde yüzde 10,7) olduğunu bilmek belki sorunları daha anlaşılır kılar.

İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ortamda, her intihar haberinin ardından gelen psikolojik zorbalık ile baş etmek çok zorlaşıyor. İşsizlik intiharlarında veya yemekhane eylemlerinde bir güruhun hak arayan veya sadece ölüp gitmiş kişilerin onurlarına da saldırması, yalancılıkla itham etmeleri akıl alır gibi değil. Arendt’in tanımladığı kötülüğün sıradanlığı kavramının tek tek örneği her biri. Ancak, bu duruma sadece kötülük demek, mücadele etme olanağını da elimizden alabilir. Zira egemenlik, toplum içinde çeşitli hiyerarşilerle de oluşur. Tecavüze maruz kalan kadının suçlanması konusunda erkeklerin ortak tutum takınması, hukuk veya medyanın da bu zorbalığın içinde işlev edinmesi, kadınların erkek egemenliğine rıza göstermesinin de bir yolu değil mi? Başka alternatif yok şeklinde söylenebilir bir muhafazakar çemberin sembolü olarak okunamaz mı? İtiraz eden öğrencilere yönelik polis şiddeti ve medya etiketleri de benzer bir sömürü düzenine sınırsız tahakküm anlamına gelmiyor mu?

Koku

Parazit filmi son dönemde topladığı ödüllerle gündeme geldi, izlemeyenlere tavsiye ederim. Filmde bir sınıf çatışması anlatısı kadar sınıf içi rekabetin muazzam bir anlatımı var kanımca. Filmde yoksulluğun bir kokusu olduğunu görüyoruz. Zenginlerin varlığına dayanamadığı bir koku bu, rutubetli evlerde yaşamak zorunda kalan herkesin üstüne sinen. Dahası, mülteci kamplarının güvensiz duş alanlarında gelmeyen sıralarında mültecilerden, yurtların çalışmayan sıcak sularında öğrencilerden, fiziksel efor ile gerçekleşen işlerde işçilerin sahip olmadığı iş elbisesi ve duş hakkı nedeniyle toplu taşımada karşılaştığımız kokularla da çeşitleniyor. Genç bir insanın kahve içmese de oturabildiği AVM’lerde satın alabildiği sahte parfüm kokusunda ise izini bırakıyor hayallerinin.

Yoksulluk, ispat edilmesi gereken bir durum bir süredir, yardım talep edebilmek için. Risk de koruma altına alınmak için kaçan bir mültecinin devlete kanıt getirmesi gerek bir durum ayrıca. Tecavüz edildiğini de kadın/çocuk ispat etmek zorunda bu rejim içinde. Hukuk travmanın ispatı üzerine kurulu ki suç ve suçlu ilan edilebilsin. Ancak toplumsal normlar itiraz edene düşmanlaştıran gözle bakma eğilimini de ihmal etmiyor. En tepeden en yakındakine kadar vasatlıkla birleşen iktidarın göstergesi olan etiketlerin içini doldurma çabası, çaresizlik duygusunu son dönemlerin en isyankar duygusuna çeviriyor. Yoksulluk ve çaresizliğe dair marjinalleştirme ve fizikselleştirme eğilimi ile de içiçe. Göstermek zorundasınız. Temizliğe giden kadının üzerindeki kıyafetin zevkli olması, bir kusur artık. Oysa ki bir beyaz yakalı kadının çalışmak için güzel olması, kendini güzel kılması bekleniyor erkeklerin aksine. Güzelliğin ne kadar sınıfsal olduğunu düşündünüz mü mesela, veya yoksulluğun göstergelerini veya güzellik normlarını reddeden kadınların belirli bir kültürel deneyim alanına ait olma zorunluluğunu.

Kimlikler

Çok yakın bir zamanda öğrendiğimiz 20 yaşında bir genç kadının intiharını tetikleyen güzellik zorbalığı hikayesi bu aynı zamanda veya KHK ile hayatın dışına atılmaya çalışılan herkes gibi. Mehmet Fatih Traş gibi meslektaşımızın asla unutamadığımız intiharı aynı zorba düzenin karşısında çaresizliğimizin sembolü hala.

Birbirinden pek çok farklı yerde, tamamen tesadüfen bir yerde bulunduğu için o şekilde politize olmuş pek çok insan, birlikte bir kâbus yaşıyoruz, adına kapitalizm dediğimiz. Egemenlik mitleri, sermayedarların hayatlarının ve yardımseverliklerinin; onların sömürüsü yüzünden nefes alamayan bizlere örnek olarak gösterildiği bir kabul bu. Sadece ülkeler arası bir düşmanlık değil yaratılan, egemenler tarafından belirlenen toplumsal normallerin dışında olanlara karşı da yaratılıyor. Kimlikler veriliyor insanlara ve kimler üzerinden düşmanlıklar yaratılıyor, son derece işlevsel olan. Halbuki kimlik, bizlere dayatılan ve bizim deneyimlediğimiz hayatlara dair bir çatışma müzakere alanı. Örgütlü olarak mücadele ettiğimiz ve bazı kazanımları elde ettiğimiz süreçlerde edindiğimiz kimlikler de değişiyor. Ancak sınıf çatışması bunların en görünür ve en görünmez temeli. Çaresizliği intihara değil, isyana dönüştürmenin zorunluluğu da burada başlıyor.

07.01.2019

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑