Türkiye

Published on Ekim 13th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Barışsız bir çölün heyulası – Nevra Akdemir

Bir savaşın içine doğmayan şanslı bir kesimden geliyorum. Hayatım hep kentin çok kültürlü olanaklılığıyla geçti. Hayatı boyunca kimliğini oluşturan inanç ve dilini saklayarak yaşayan bir kesimden de gelmiyorum. Bana söylemekten korkmamam öğretildi, aksine. Görünüş olarak da ayrımcılığa uğramadım, doğum yerim nedeniyle de. Ama etrafımda hep oldu bunlar, görmezden gelmek nasıl mümkün olur biliyorum. Darbelerde yaşanan zorbalıklar ve keyfilik ise hep anlatıldı, benim neslim pek çok olayda darbe sürecine yakın keyfilikleri yakınen yaşadı, ama biliyorduk onun sistematik bir zorbalık olduğunu. Benim neslim kendinden öncekiler ve sonrakiler gibi pek çok zorbalığa şahit oldu. Ne de olsa coğrafya kaderdi. 1990’larda üniversitede okuyan bir kadın olarak, beyaz toros’ların anlamını çok iyi biliyorduk, ve aynı zamanda hükümetin operasyonlara verdiği isimlerin ne kadar ölümü göze aldıklarına dair bilgiyi içinde taşıdığını veya Chomsky’nin tabiriyle düşük yoğunluklu demokrasiyi yani savaşı. Körfez savaşını bilgisayar oyunu izler gibi izleyen bizim nesil için evin içi bile çoğu kez bu düşük yoğunluklu savaştan korunaklı değildi.

Üzerinde savaş olan coğrafyaları ise gelen mültecilerle ve zorla yerinden edilmişlerle tanıdık. Hep onlar yerinden ediliyor veya sürülüyordu dillerinden, kültür ve topraklarından. Mezarları hep uzakta kalıyordu. Iraklı Türkmen çocuklarla oynuyorduk, sonra utangaç alevi komşularımız olmuştu, sonra içine kapalı Kürt arkadaşlarımız ve aileleri. Bizden öncekileri ise babamın ve ananemin hikayelerinden dinledim hep, Ermeni ve Rum komşularını, dillerini, yemeklerini. Biz gitmiyorduk, onlar gelmek zorunda kalıyordu. Çocukluğumun kuran kursuna gitmek için tutturduğum döneminden hatırladığım bazı arkadaşlarım vardı, büyüdükçe hayat çizgimizin nasıl da dönüştüğünü izlediğim, sonra asla birbirimize yaklaşmadığımız. Ülkenin bir yarısı hayatını normalmiş gibi devam ettiriyordu, diğer yarısı ise normalini şiddet üzerine kurmuştu. Dilini törpülemeyi, ne denirse denilsin büyük bir sabırla, hayranlık duyulası bir sakinlikle yanıt vermeyi öğrenmişti veya çoğu kez susmayı. Bir komşumun üç renk mandal kullanıyorum çamaşır asarken diye beni şikayet ettiğini hatırlıyorum, o zaman öğrenmiştim halbuki anlamını. Sonra ise aynı komşumuzun küçücük bir bahçe toprağından hakkı olmayan bir parçayı kendisine katmak üzere yaptıklarını, benim ailemin ise aman sorun çıkmasın diyerek göz yumduğunu. Bunu düşünürken hep aklımda Antep’te çalıştığım dönemde öğrendiği sessiz kabulle işlenmiş kurallar gelir, mesela ermeni mülklerinden asla bahsedilmemesi veya tarihi kiliselerin cami olamıyorsa ahıra dönüşmesi gibi. Şimdi anlamak daha kolay tabi, düşük yoğunluklu savaşın yarattığı ve büyüttüğü mikro hoyratlığı; büyük bir savaş ve şiddet döneminde kristalize olan vasatlık, nobranlıkla sürdürdüğü sistematik baskı politikalarının herkes nasıl etkilediğini gördükçe, bunun karşısındaki çaresizliği de anlamamak mümkün mü?


Karanlıkla yüzyüze gelmek

Bugün dilinden, kültüründen ve ikliminden sürgün edilmeyi; sevdiğinin mezarı başında ağlayamamayı anlayacak bir deneyimdeyim. Savaşı biliyoruz, Ankara’da, Diyarbakır’da ve Suruç’ta kendisi gibi insanları, arkadaşlarını kaybeden biri olarak değil sadece; İŞİD çetelerine karşı savaş veren arkadaşlarını kaybeden biri olarak. O karanlıkla defalarca yüzyüze gelip, şans eseri kurtulan biri olarak aynı zamanda. Uzun zamandır barış demenin suç olduğu, barışçıl eylemlerle taleplerini dillendirenlerin hain olarak yaftalandığı bir coğrafyadan ve bir zamandan gelmek demek bu. Tüm unlara rağmen doğru bildiğini söylememenin yarattığı yaralanmayı, kendi kimliğini ve fikrini saklamanın yarattığı tahribatı da deneyimlemek demek. Dahası susma hakkınızın da elinizden alındığı bir yere sürüklenmek demek.

Uzun zamandır, bir fikri bir yerde söylemek için kendinizi belirli kategorilere hapsetmeniz bekleniyor. O kalıp cümleleri kurmak bir nevi kendinize fikrinizin ulaşabileceği bir zemin açmak işlevi görüyor. Bu 90’larda “komünist değilim ama…” başlayan cümleler, veya “ben türküm ama milliyetçi değilim; kürdüm ama PKKlı/li değilim, solcuyum ama  x örgütünden değilim; Müslümanım ama z örgütünden değilim…” gibi cümlelere hatta “kadınların eşitliğine inanıyorum ama feminist değilim” kalıbına kadar evrildi. 2016’da ise özel formlar almaya başladı; “15 temmuzun darbe girişimi olduğunu düşünüyorum” gibi bir form mesela. Bir de “sayın x” kalıpları türedi tabi. Kısaltmaları dillendirmek için kullanılan sesli/sessiz harf vurgularından bahsetmiyorum bile hiç. Antep’te çalışırken, daha sonra hakkımdaki gizli tanık ifadelerinin ve şikayetin faillerinden biri olduğunu öğrendiğim bir özgüven patlamalı milliyetçi öğretim görevlisinin coğrafya kavramını kullandığım bir sohbette “coğrafya değil memleket diyeceksiniz hocam” deme hadsizliği geliyor aklıma. Bir başka örnekte ise bir başkasının “dikkatimi çekti, hiç şehitlerimiz için paylaşımda bulunmuyorsunuz” cümlesinin içimde yarattığı güvensizlik duygusu. Ramazanda öğrenciler için yemek çıksın diye diğerlerinin tehditkar sırıtışlarına baka baka yemekhaneye gitmemiz geliyor aklıma. Son birkaç senede olan biteni düşündükçe, sokakta gördüğümüz şiddet sokak hayvanından çocuğa kadar uzanan bir mağdurlar ordusu yaratması şaşırtıcı mı?

Güvenli alanlarımız

Tüm bunlar olup biterken, İŞİD’in adı DAEŞ’e; kardeş Esad’ın adı Esed’e değişirken daha çok Suriyeli öğrencimiz olurken sınıflarda, daha yoğun bir baskı dönemine gitgide girerken, kaç tane seçim geçirdik. Her seçimde bu kötü politikalara, iktidardakilerin bireysel olarak hoyratlığına, diline ve dayattığı yaşama itiraz edenlerin öfkesi sandıklara yansıdı. Kaç defa üstüste. Buna rağmen sadece seçimlerde oyla itiraz dile getirenler dahi paylarını aldı bu hoyratlıktan. Bir arkadaşımın dediği gibi, eskiden bize oluyordu sadece şimdi onlar da almışlardı bu işin bedellerini. Benim hayatımı düşündüğümde bu lafın ağırlığı kaldı bende uzun süre, zira ben şanslılardandım son birkaç seneye kadar.

Yanı başımda birkaç mahalle ötemde patlayan bomba, yolda yürürken ve sıkça havaalanında karşılaştığım her halinden İŞİD akan erkeklerin, Kilis’ten gelen otobüslerin içindeki sinmişlikle beraber görmek hiçbirşey değildi, Rojava ve Kobane’nin savaşının yanında. Sadece oradaki savaş olanca hızıyla devam ederken, suriye’de yoldaşlarımızın o karanlığı yenmek için savaştığını bilirken, “güvenli” alanlarımızda karşılaşmak sadece ürkütücü değil kafa karıştırıcıydı da. Ellerinde bizlere yönelmiş bir silah yoktu ama orada hangi ölümün sorumlusu olduğuna dair bir şüphe içimi kemiriyordu. Şimdi görüyorum videolarda, oraya geri giden aynı tipoloji ve ellerinde bize yönelttikleri silahları da var.

Heyula

Sınırlarımızda kurulacak olan devlet hep korkulan heyula, gerçekleşiyor ama AKP’nin ittifak gücüyle; silah gönderdiği ve desteklediği belgelenen; daha ötesi Süleyman Soylu’nun gülerek garanti verdiği karanlık işte orada duruyor. Halbuki Kobane ve Rojava özerk yönetimi, sosyalizan veya antikapitalist ve kadın özgürlükçü yerel yönetim iddiasıyla önemli bir tarihsel mirası bugün bu dünyanın. Sadece birkaç bin yıllık kentlerin korunan arkeolojik mirasını değil, geleceğe dair bir umudun somut hali bir yanıyla. Kadınların Ortadoğu topraklarında varolma mücadelesi zaten bir ölüm kalım savaşı. İŞİD’in Ezidi kadınlara yaptıklarının belgeselleri yeni yayınlandı ve suçlar henüz belgelendi. Ya şimdi ne olacak?

Dünyanın her yerinde Rojava’ya destek ve Türkiye’yi protesto eylemleri yapılıyor. Batılı devletlerin barışı mümkün kılmaya dair müdahaleleri konusu çok çetrefilli. Ancak evleri, yakınları o bölgelerde olan mültecilerin bu protestolarla kendilerini ifade etmeleri ancak bu ülkelerde mümkün olabilir. Trump’ın ifadesiyle “kürtler türklerin doğal düşmanı” saçmalamasını dün gündelik hayatımız içinde de yerleşik olabileceğini görüverdim. Çok yardımsever ve hoş bir alman tanıdığım, sokakta yürürken rastlayıverdiğimiz bir savaş karşıtı protestodan bizler için korktu ve bizleri arabasıyla uzaklaştırmayı istedi. Kendisine Kürtçe bilmesem de savaş karşıtı olduğumu, Erdoğan’ın şiddet politikalarına biat etmediğim için Almanya’da yaşamak zorunda olduğumu ve başka bir sürü şeyi anlatsam da ikna edemedim. Yanımdaki arkadaşım da bir sorun olmayacağına inandığını söylese de öyle büyük bir panik ve üzüntü ile anlamayı reddetti, sonuç olarak arabasına bindik ve gideceğimiz yere “güvenle” ulaştık. Bu olay üzerinden sadece bizlerin hayatıyla sınırlı olmayan bir fikri zemini düşünmeye başladım. İnceliklerden ve hassasiyetlerden oluşan ortalama Batılı dilinin barış ile ilişkisini; dünyayı anlamak üzere tarihimiz ve arzumuz dışında yapıştırdıkları etiketleri ve tüm bu etrafımızda kurulan iyilik haresinin dışındaki ırkçılığın yükselen göstergelerini.

Savaş sadece Ortadoğu’da mı?

Savaş bir süredir sadece Avrupa’dan uzak bir yerlerde yaşanıyor zannederken, Halle’de meydana gelen saldırı; bir süredir çeşitli yerlerde farklı biçimlerde kendini gösteren ırkçı çıkışlar ve şiddet eylemleri; Avrupalıların bu görüşünü yerle bir ediyor. İklim grevleri ve neo-liberalizmin vahşi yüzüne karşı yapılan eylemlerin yanı sıra, mültecilere dair pek çok gündem Avrupa muhalefetinde de bir turnusol kağıdı. Zira Türkiye egemenlerinin mültecileri hem bir tehdit aracı hem de işgale mazeret olarak kullanmalarının zeminini kuran da bu ayrışma.

Arendt bir mülteci entelektüel olarak önce Fransa sonra da ABD’de yaşamak zorunda olan topluluklarının deneyimlerini eleştirel gözle aktardığı ‘biz mülteciler’ yazısında, mülteciliğin hiç değişmeyen bir niteliğini ortaya koyuyor: “Belli ki kimse içinde yaşadığımız zamanın yeni bir insan türü yaratmış olduğunu bilmek istemiyor: Düşmanları tarafından toplama kamplarına ve arkadaşları tarafından temerküz kamplarına konulanlar.” Şimdilerde Erdoğan’ın ağzında sakız olan “kapıları açarız” tehdidinin temel malzemesini ikinci dünya savaşı döneminde görmek nasıl da mümkün. Sadece bu tehdidi mi, elbette savaşı kaçınılmaz kılan her tür egemen tavrının yanında Irkçılık ile başka mecralara kanalize edilen ekonomik krizin can acıtıcı sonuçlarını ve egemenlerin hoyratça kendi halkını nasıl düşmanlaştırdığını da aynı zamanda.

400 milletvekili ve Demokrasi İttifakı

7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde, “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Erdoğan Suruç, Diyarbakır patlamaları sonrasında “400 vekili elde edebilecek sayıyı bir siyasi partiyi yakalasaydı, durum bugün çok farklı olurdu.” Demişti ve 10 Ekim’de Ankara garının önünde barış sözünü söylemek üzere bir araya gelen insanların hedef alındığı bir katliam yaşanmıştı. Çok insanımız öldü, sustu ve yaralandı her açıdan. Bugün ise çok rahatsız oldukları demokrasinin temel alındığı bir ittifak haberinin ardından, hemen ardından bir savaş çığırtkanlığı yankılanıyor tüm medyada. Birkaç sene öncesine kadar düşman ilan edilen kafa kesmesi ve kadınları köle pazarlarında satmasıyla gündeme gelen bir zihniyet ile orta çağ ordusuyla ittifak yapmayı bile göze alan bir iktidar, demokrasi ittifakında resim vermiş partileri sıraya diziyor. HDP dışındaki meclis partileri Orwellyan bir isim koydukları bir operasyona, izin vererek bu büyük suça ortaklık edecekleri beyan ediyorlar. Ardından medyada “barış pınarı” dedikleri operasyon aleyhindeki tüm haber ve görüşler yasaklanıyor. Daha dün barış bildirisinin suç olmadığı, fikir özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği Anayasa Mahkemesi tarafından beyan edilmişken hem de; sosyal medya paylaşımları nedeniyle bugün bir sürü operasyon yapılıyor. Kan akıtanlar, şiddeti ve nefreti savunanların sesi bir kez daha yüksek çıkıyor. Sessiz kalmak dahi suç haline geliyor. Medyada savaşı destekleyici yorum yapmayanlar, ifşa ediliyor. Zaten faşizm, söylenmeyeni yargılayabilecek bir akıldışılıktan beslenmez miydi?

Savaş varsa, söylenebilecek her söz çok doğru da olsa anlamsız artık. Savaş varsa hak mücadeleleri yapılamaz hale gelir, kadınlar ölmek istemediğini haykırırken militarist l-şiddetten de payını alır, çlen veya tacize uğrayan çocuğun nereli olduğu öncelikli soru haline gelir. Savaş ekolojik yıkımdır, gıdanın suyun giderek zehre dönüşmesidir. Savaş bin yıllık medeniyetlerin kalıntılarının üstünden önce bombalarla sonra buldozerle geçmek demektir. Savaş belleğin yıkımıdır, geleceğin köksüzleşmesidir. Kelimelerin her sesinin şiddete dönüşmesi, yamultulması ve prangalara hapsolmasıdır. Savaş sanatın yokoluşu, şiirin bir daha yazılamaması, matematik hesaplarının soğuk metali ateşe çevirmesidir. İşin kötüsü, bunların somut hallerine tanık olduğumuz için yaralanacak olmamızdır.

Ölenler sadece tanımadıklarınız olmayacak, savaş bölgede yaşayan, tanık olan veya savaşanları ayırt etmeden herkesi, öldürecek, yaralayacak… kanlar üstümüze sıçramasa da yaralanacağız. Şiddet sokakta daha çok çocuk şiddeti, kadın ölümü, mafyatik zorbalık halinde dönecek, incelikli ve hassas hayatlarımıza. Zira savaşla çok şey büyüyecek isimli şiirinde Bertolt Brecht’in dediğini her an yeniden yaşayanlarız biz.

Büyüyecek

Mülk sahiplerinin mülkleri

Ve mülksüzlerin sefaleti

Yönetenleri söylevleri

Ve yönetilenlerin suskunluğu…

12.10.2019

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑