fbpx

Yazarlar

Published on Haziran 21st, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

“Batılılaşma”dan Avrupa Birliği’ne – Sinan Öztürk

Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun süren savaş alanlarındaki kayıpları, dönemin padişahı III. Selim’i (1789-1807) Ordu’yu Avrupa usullerine göre baştan sona yenilemeye zorlar. III. Selim’le başlayıp devam eden bu süreç ve reformlar takip eden yıllarda, idare, hukuk ve eğitim alanlarında da devam etmiştir. Lakin, eski düzeni olduğu gibi kaldırmak yerine, tüm bu çabalar daha çok Batı’nın fikir ve kurumlarını kopye etmekle kalmıştır.

Reform çabaları daha çok Osmanlı İmparatorluğu’na “Avrupalı bir yüz” kazandırmayı ve Avrupalı güçlerle daha az çatışmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda 1839 yılındaki Tanzimat-ı Hayriye ve 1856 yılındaki Hatt-ı Hümayın gibi düzenleme ve reformlar yaşamın güvence altına alınması, insan onuru ve özel mülkiyet hakkı, adil ve şeffaf hukuksal yenilikler, bütün dinsel cemaatlerin eşitliği ve vergi sistemindeki yenilikleri geçmişle olan bağın evrilmesi anlamına geliyordu.

Tanzimat süreci (1839-1876) modern devletin kuruluşunu hızlandırmıştı. Bu sürecin ardından Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) 1876 yılında yenilik sürecinin en ileri aşaması olan ilk anayasayı   yürürlüğe koymuştur. İlk anayasayla birlikte çok uluslu bir “imparatorluk” bir “mutlak monarşiye” dönüşmüştür. Yürürlüğe geçtiği tarihten on bir ay sonra ne yazık ki bu anayasa 1877 yılında rafa kaldırılmış ve ancak otuz yıl 1908 yılında sonra tekrar yürürlüğe konmuştur.

1880’li yılların sonuna doğru  Abdülhamit’in otoriter devlet anlayışına karşı  sürgünde örgütlenen “Jön Türkler” İttihat ve Terakki Cemiyeti  (İTC) adında muhalif bir örgüt kurarlar. Bu örgüt 24 Temmuz 1908 tarihinde anayasanın tekrar yürürlüğe girmesinde baş rolü oynar (Jön Türk Devrimi). Jön Türklerin üyeleri genelde burjuva liberal, vatansever ve reform yanlısı  Osmanlı elitine ait kesimlerden gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini belirleyen 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması İTC’nin de politikaları sonucunda olmuştur.

Cumhuriyet Sonrası

1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Avrupa’yla olan ilişkiler “Batılılaşma” çabalarıyla hızla devam etmiştir. Yeni bir ulus devletin kuruluşu, ulusun karakterini de yönlendirmekte yeni bir ivme sunmuştur. Merkezi yönetim, idare, tek dil, yeni bir anayasa  Osmanlı İmparatorluğu’na alternatif olarak modernleşmeyi hayata geçirecekse de, ileriki yıllarda toplumsal kutuplaşmalara yol açacak ve yeni çatışmaları da besleyecektir.

Padişahlığın ve halifeliğin kaldırılması, eğitim ve öğretimin tümüyle devlet eliyle yürütülmesi, İsviçre medeni hukukuna geçilmesi, alfabenin Latince harflere dönmesi, İslamın Türklerin dini olduğu maddesinin anayasadan çıkarılması gibi yeni gelişmeler bu sosyal kutuplaşmalar ve yeni çatışmaların önünü açmıştır. Yeni bir toplumun yeni kültür kimliğini oluşturmaya çalışan bu reformlar, zamanla kurulmaya çalışılan bir ülkenin önündeki sorunlar oldular.

Modernleşme ve batılılaşma yeni cumhuriyetin en önemli dayanakları ve programları olmuşlardır.  Bununla birlikte yeni tarih tezleri geliştirilmeye başlanılmıştır. Bu amaçla Halkevleri, klüpler, kültür dernekleri gibi ideoloji taşıyan ve üreten kurumlar geliştirilmiştir. Türkiye’nin katılmadığı 2.nci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından 19 Mayıs 1945 tarihinde dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü çok partili döneme geçişin önünü açmıştır. Böylelikle daha çok modern bürokrasinin örgütlendiği tek partili dönem sona ermiş oluyordu. Bu siyasal değişim sosyal şartların da değişmesi demekti. Yapısal değişimle birlikte kırsal kesimden kentlere hızla bir göç başlamıştır. Bu göçler ve çok partili dönem 1950’li yılları takiben partikülarist kimliklerin de gelişmesini hızlandırmıştır. Çok partili dönemle birlikte 1950 yılında iktidara gelen DP’nin yükselişi ister istemez eski elitler açısından sorunlar yaratmıştır. Gidilmek istenen yolla, gelinen yol arasındaki ayrım yeniden ve farklı çatışmaları ülkenin gündemine oturtmuştur. 27 Mayıs 1960 la birlikte Ordu, tekrar Atatürk ilkelerine bağlılığı ön plana çıkararak Kemalist reformların devamını savunmuştur.

1945’teki BM üyeliği, 1949’daki Avrupa Konsey üyeliği ve ABD ile olan yakınlaşmalar savaş sonrası dönemin dış politik gelişmelerdir. 50’li ve 60’lı yıllar Türkiye’de batılı kurumlarla kurulan ilişkilerin en hızlı dönemleri olarak göze çarpar. 1952 yılındaki NATO üyeliği  ve Avrupa demokrasi sisteminin bir parçası olma çabaları ivme kazanır. 1958 yılında kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (EWG) 31 Temmuz 1959 tarihinde yapılan yarım üyelik başvurusuyla bu entegrasyon süreci devam etmiştir. Uzun görüşmeler sonucunda 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren, 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Anlaşmasıyla birlikte ilk tam üyelik başvurusunda bulunulmuştur.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından  Türkiye’de gene farklı bir süreç başlamıştır. Tüm iktisat politikalarının değiştiği gibi Türk-İslam Sentezi adı altında farklı bir yönelim tekrar gündeme gelmiştir. Türkiye kuruluş itibarıyla yöneldiği istikametten farklı yerlere doğru gitmeye başlamıştır. Uzun süren bir sessizliğin ardından ilk kez 14 Nisan 1987 tarihinde tekrar Avrupa Topluluğu’ na (EG) tam üyelik başvurusunda bulunulmuştur. Bu başvuru yaklaşık üç yıl sonra 5 Şubat 1990 tarihinde reddedilmiştir. Bu reddediliş toplumda ve siyasette yeni tartışmaları ortaya çıkarmıştır. İlişkilerde gerginlik ve negatiflik başlamıştır. 6 Mart 1995 tarihinde Türkiye ve AB arasında imzalanan Gümrük Birliği anlaşması, açılan yaraları biraz olsun sarmış, tartışmaları dindirmiştir. Böyle olmakla  birlikte daha sonra AB-Genişleme Süreci çerçevesine Türkiye’nin alınmamış olması tartışmaları tekrar ateşlemiştir.

Tam üyelik için müzakereler 2005 yılında tekrar başlanmıştır ve açılan müzakerelerin büyük kısmı görüşüldü, bazı müzakereler ise askıya alınmıştır. Uyum yasaları kısmen de olsa uygulanmaya başlanmışta olsa son yıllarda AKP iktidarıyla birlikte “makas değişimi” ya da “kararsızlığı” AB ile ilişkileri kısmen askıya almıştır. Şimdilerde ilişkiler daha çok karşılıklı olarak “Avrupa’ya mülteci kaymasını” önleme dengesinde yürüyor.

Avrupalı Olmak!

Türkiye Avrupalı olmak istiyor mu? Avrupalı olmak ne demek ve bu neden çok önemli? 200 yılı aşkın süredir devam eden Doğu-Batı çatışması Türkiye’nin zayıf bir noktası mıdır, yoksa kimliğinin bir parçası mıdır? Türkiye “Avrupalı” olmalı mıdır? Bütün bu soruların ardında bana göre yatan en büyük neden, Türkiye’nin kendisiyle “memnun olmamasıdır”. Modernleşme sürecinde Avrupa’nın örnek alınması bize Türkiye’nin kendi içinde bulunduğu koşulların ülkeyi daha ileriye götürememesinin yarattığı bir yönelimdir. Batılılaşma, özellikle bir dönemler fazlasıyla idealize edilmiş, tümden bir kurtuluş ve yeniden diriliş olarak benimsenmiştir. Kemalist reformların hepsinin altında bu eğilim yatmaktadır. Son 200 yıllık süreç içerisinde, Türkiye büyük değişimler yaşamıştır. Batılılaşma; iktisat politikalarından, toplumsal reformlara kadar büyük bir imparatorluğun biriktirdiklerinden sıyrılmak ve modern devletler statüsünde yer almanın kapısını aralama mücadelesi olmuştur.

Avrupalı olmak bana göre en güzel Edgar Morin’in “Avrupa’yı Düşünmek” adlı eserinde dile getirilmiştir. Avrupa’yı düşünmek bizler için çok iyi bir yol gösterici olabilir-di.  Bizden çok önceleri başlamış süreçleri takip edebilme ve bu süreçlerden pozitif olanakları değerlendirebilmek bizim için her zaman bir şans olarak önümüzde durdu. Ama bu şansı iyi değerlendiremediğimizi düşünüyorum.

Din Birliği ve Türkiye Gerçekleri

Elbete bu süreç gelip “kimlik” tartışmasını da tetiklemiştir. Türkiye her ne kadar tipik bir İslam ülkesi olmasa da hem coğrafik konumu hem tarihsel süreç içindeki yeri ve elbette farklı bir dinin ve onun geleneklerinin egemen olduğu bir ülke olması vesilesiyle bu yolda her zaman bir kimlik sorunuyla karşılaşmıştır. Örneğin, Birliğe sonralardan katılan İspanya, Portekiz ya da Yunanistan’ın böyle sorunları olmamıştır. Altyapı itibarıyla Türkiye’nin gerisinde kalan ve “genişleme süreci” içerisinde Birliğe alınan Doğu Avrupa ülkeleri açısından da böyle bir sorun olmamıştır. Avrupa genel olarak Grek ve Latin kültürünün, toplumsal düşünüş ve yaşam biçimlerini belirlediği ortak bir tarihsel süreçle yoğrulmuştur. Ortak değerler, zamanla çatışmaların yerini almıştır. Türkiye bu yönleriyle diğer AB ülkelerinden kesin çizgilerle ayrılmaktadır. Böyle olmakla birlikte; bütün sürecin dinsel farklılıklar nedeniyle tıkandığını söylemek, Türkiye’nin kendi gerçeklerini de görmemek demektir.

Daha birkaç yıl önce Tayyip Erdoğan, neredeyse AB’ye kafa atacak kadar ileriye gitmiş “AB ile işimiz olmaz” deyip, bütün süreci neredeyse sıfırlayacak düzeyde konuşmalar yapmıştır. Bütün bu çıkışların arkasında ne yatmaktadır? Bu çıkışların arkasında AB’ye verilen fakat yerine getirilmeyen sözler yatmaktadır. Türkiye’nin AB eleştirileri karşısında tutumları hep bu paralellikle gitmiştir. Bu durum sadece bugüne özgü değildir. İşimize gelmediğinde; AB içişlerimize karışamaz denmiştir. Hangi içişlerimize karışmaktadır AB? Genel olarak bakıldığında hukuk ve yargı sistemi, insan hakları sorunu gibi AB’nin genel kriterlerine oldukça ters gelen durumlarda AB, o da oldukça fazla sabrettikten sonra Türkiye’ye uyarılarda bulunmuştur. Bu uyarılarsa bizim için hep içişlerimize karışmak gibi algılanmıştır. Oysa AB için, Birliğe yeni katılmış bazı ülkelerde tam anlamıyla hayata geçirilmemiş de olsalar, kriterler cidden önemlidir. Almanya sırf bir AB üyesi olduğu için değil, kendi anlayışı olarak da özellikle demokrasi ve insan hakları açısından, özgürlükler açısından bütün eksiklerine karşın olumlu bir yapıya sahiptir. Devlet, hukuku çiğneyen değil koruyan, vatandaşı baskı altına alan değil ona toplumsal yaşamı içerisinde oldukça fazla özgürlük alanlarını açmak görevini yerine getirmektedir. O yüzden insanların Almanya gibi ülkelerden beklentileri yüksektir. Yabancı ülkelerden buraya gelen herkes devletin demokratik ve insani davranmasını beklemektedir. Oysa kendi ülkesinde kendileri  dahi demokrat olmakta zorlanmaktadırlar. Türkiye’nin kimlik sorunu esasında kendi içine kapanmaktan kaynaklanan bir sorundur da ayrıca. Evrensel hukuksal ve insani değerlerin çokça çiğnendiği, demokrasiyi hep kendisine göre kurgulamaya çalışan bir ülke olması nedeniyle, dışarıya açılıp evrensel değerlerler buluşmayı kendisi açısından bir “kayıp” olarak görüyor.

AB olsa olsa bir aynadır Türkiye için. Bize kendimizi hatırlatan, açmazlarımızı, görevlerimizi hatırlatan bir ayna. Oysa kendi aynamıza bakmanın zamanı gelmiştir. Türkiye kendi çok kültürlü yapısını bir “kazanım” olarak görmeli ve değerlendirmelidir. İnsan haklarını ve adil bir hukuk sistemini kendisine yarayacağını düşünerek hayata geçirmelidir. Toplumsal kutuplaşmaların ve ötekileştirmenin kendi ayıbı olduğunu görmelidir. Çalışma yasalarından, sendikalar ve örgütlenme hakkına kadar tüm bunların kendi insanları için olması gerektiğini görmelidir. Kendi insanına sahip çıkamadığını, kendi insanına gelecek sunamadığını görmeli. Türkiye’nin sorunu daha çok kendi içinde aranmalıdır.

21.06.2020

Tags: , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑