Yazarlar

Published on Kasım 9th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Dört Kardeş – Nevra Akdemir

Dört kardeş intihar etti, birlikte. Bir not bıraktılar kapıya, başkaları zarar görmesin diye, naifçe. İntiharlarından sonra dört bekar kardeşin bir arada yaşamasından, evlenmemiş olmalarına, kardeşlerin mesleklerinden, evlerinin içindeki kitaplara, bakkala olan borçlarına kadar herşey sorgulandı. Bir gazeteci bedeni soğumayan dört kardeşten birinin sigorta kayıtlarına bile bakarak olaylardaki derin komployu açığa çıkarmaya bile çalıştı. Hükümetin bakanlarından biri münferit bir olay diyerek üstünü çizdi. Diğerleri de sıraya girdi, intiharın tuhaflığını anlatmak için. Halbuki Engels 1845’te İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda “eskiden üst sınıfların kıskanılası ayrıcalığı olan intihar, İngiliz işçiler arasında da moda haline gelmiştir; birçok yoksul, başka çıkış yolu bulamadıkları zaman sefillikten kurtulmak için kendini öldürüyor…” demişti. Bugün bundan bir adım ileri gitmeyen analizler birbirini kovalıyor hala.

İnsan hayatının, yaşamın değerinin fiyatlandırıldığı bir çağda yaşıyoruz birkaç nesildir. Bir süredir bu çağın baskın değerlerine alternatif insani değerler marjinalleşti. İnsanlara uzun zamandır, üstündeki kıyafete, içinde yaşadığı eve ve yolda kullandığı araca göre kıymet veriliyor. Evsizlik, sakatlık gibi hetero-normalite dışındaki her yaşayış biçimi tuhaf karşılanırken, toplumsal cinsiyet normlarının dışındaki her duruş veya bir sözleşme olarak dili kullanış biçimine alternatif söylemler düşman olarak kabul ediliyor. Gündelik hayatı daha da garipleştiren ise normalliğin hem yerel ölçekte hem de dünya ölçeğinde çatışmalı hali değil sadece; her toplumsal ve siyasal güce sahip olan akımın da normallerinin oluşması. Bu normallik ölçülerinin ise birbirlerinin tam tezatını oluşturma haliyle bütünleşerek gerçek bir alternatifi inşa etmekten uzaklaşması.


Kapitalizm Haysiyete Tuzak Kurar

Richard Sennett ve Jonathan Cobb, Sınıfın Gizli Yaraları isimli kitapta “toplumumuzda [emekçi] sınıfla ilgili en dehşet verici şey, haysiyet için mücadele tuzağı kurmasıdır” (2017:151) diyor ve çalışma ve savaş hali insanları aynı sona taşıdığını iddia ediyorlar, biat ve vicdana dair sorgulamalara yer bile bırakmadan sistemi üretilmesine ikna eder bu şiddet. “Sınıf otoritesi ve yargı sistemi, insanları birbirine düşman yaparken kendisini gizler; sistemin gücünün esrarıyla büyülenmiş insanlar saygı için birbirleriyle savaşırken, sistemin kendisine meydan okunmaz” (2017:153).

Günümüz kapitalizmi gündelik hayatımızın her alanına tesir eden haliyle çalışmanın kendisini de işsizliği de haysiyete saldırarak sürdürebiliyor. Yaratılan eşitsizliklerin normalize edilmesi, sömürü ve tahakkümün sürdürülmesi için şiddetin doğallaştırılmasına gerek duyuyor. Zira John Berger ve Jean Mohr’un Yedinci Adam kitabındaki eşitlik tanımlaması da bu açıdan ufuk açıcı. “Eşitliğin yetenek ve görevle hiçbir ilgisi yoktur: Eşitlik varlığın tanınması demektir”(2018:147).

Dört kardeşten ikisi sağlık sorunlarıyla uğraşıyor, diğerleri ise güvencesiz işlerde çalışıyorlar ve borçlarla mücadele ediyorlar. Pek çok insanın tekerrür eden çalışma ve gündelik hayatlarını yaşadıklarını varsayabileceğimiz bilgiler bunlar. Pek çok insan gibi hayatlarının yok sayıldığı ve hatta aşağılandığı koşullarda şiddete maruz kalıyorlar demek oluyor bu. Şiddet sadece milliyet, dil ve bedensel farklar üzerinden kurulan bir süreç değil, sınıfsal olarak da kuruluyor. Değerin, fiyatlar ve gelirler üzerine kurulduğu bir sistemde, işsizlik işe yaramazlık hissini pekiştiriyor ve insanın özdeğerine dair en önemli aşınma hallerinden biri borçlar, zamanınızı ve enerjinizi harcadığınız halde bir türlü yaşamayı “başaramamak” duygusu ile bizleri başbaşa bırakan.

Gündelik hayatımıza kısa bir göz atsak ne görürüz, işsizlik, yoksulluk ve geleceksizliğin hakikatlerinin yanı başında şatafatlı gösteriler haline gelen hayatlar, pahalı kıyafetlerinden kimlik/duruş edinmeye çalışan insanların oyun alanlarının çelişkilerini belki. Neredeyse kendilerini değerli olduklarına inandırmak için piyasada fiyatı olan vasıflarını sadece işyerinde değil sosyal yaşamlarında da öne çıkaran bir sürü insan, aralarında normalleşen rekabet ve derinden gelen değersizlik duygusu. Zira eğitimi, vasfı ve çalışma deneyimi ne olursa olsun, güvencesizliğin maddi dünyası aynı şekilde işliyor: belirli süreli sözleşmeler, yeteneğe veya deneyime göre değil ihtiyaca göre yapılan işler, beklenen sınırsız esneklik karşısında işverene veya devlete biat.

Çok tehlikeli bir yer olsa da işyerlerinin tehlike haritasını bile çıkaramadan, işin kendisinin riskleri karşısında kendini koruyamadan, maliyet hesabı yapıldığı için aşınmayan önlemlerden hayatları ve gelecekleri çalışan insanları düşünün. Uzun saatler çalışmanın üzerine, evde bile telefon veya bilgisayar aracılığıyla iş saati hesaplamasına girmeden yapılan işleri düşünün. Kendinizden ve sevdiklerine ayıracağınız zamandan çalınan saatleriniz sadece tekrar etmeniz istenen biat ispatı. Sürekli iş peşinde yollarda veya iş neredeyse orada yaşamaktan parçalanan gündelik hayatınızı düşünün. Bu işlerin kendisi, insanın sosyal ve politik varlığını parçalamak üzere kurulu değil mi zaten.

Sosyal Cinayet Düzeni

Ekranlarda sıkça gördüğümüz yüzler, intiharlarda ve iş cinayetlerinde bir komplo ya da milli birlik ve bütünlüğe saldırı ararken, aslında anlamak çok kolay değil mi bu kendini kurtarma girişimini. Umutların ve alternatiflerin görünmez kılındığı bu dönemde, sosyal dayanışma biçimlerinin bile elit ve kapalı hale dönüşmesi; sosyal politikayı bir yatırım olarak görev devlet kadar suçlu kılıyor muhalefeti, bizleri. Bir sosyal cinayeti dönemi yaşıyoruz, teker teker yaşadıkça psikolojik bireyselliklere indirgenen bu isyan, bu çığlık geriye kalanların üstünde bir ağırlık yaratıyor hep.

Hannah Arendt, biz mülteciler isimli kısa mektubunda ikinci dünya savaşı döneminde toplama kamplarındaki intiharlardan bahsederken, ilginç bir tartışma yürütür: Yaşamlarımızı ya da içinde yaşadığımız dünyayı yaratmakta özgür olmamakla birlikte, yaşamdan vazgeçmekte ve dünyayı terk etmekte özgürüz, diyerek dinsel yaklaşımları yaşamında temel alan inançlı Yahudilere bir cevap verir. Zira “onlar intiharda cinayeti görürler, yani insanın asla yapma imkanı olmayan bir şeyi yok etmesini, Yaratıcının haklarıyla müdahale etmeyi. Adonai nathan veadonai lakach (“Tanrı verdi ve Tanrı geri aldı”); ve üzerine ekleyeceklerdir: Baruch shem adonai (“Tanrı’nın adı kutlu olsun). Onlar için intihar, cinayet gibi, yaradılışa bir bütün olarak yapılmış kafir bir saldırıdır. Kendini öldüren insan hayatın yaşamaya değer olmadığını ve dünyanın onu barındırmaya değer olmadığını söylemektedir.” 

Ancak Arendt, hayatta kalanların birkaç defa kurtarılması gerektiğine ve her kurtarılışta kendilerini aşağılanmış hissetme duygusundan çıkaramadıklarını söylerken, intihar etmeyi de şöyle anlatır: “ortadan kaybolmanın sakin ve mütevazi bir yolu; kişisel problemleri için buldukları bu şiddetli çözümden ötürü özür diler gibidirler. Onlara göre, genel olarak, politik olayların kendi bireysel kaderleriyle bir alakası yoktur; iyi ya da kötü zamanlarda sadece kendi karakterlerine inanırlar. Şimdiyse kendilerinde olayların üstesinden gelmelerini önleyen gizemli bir eksiklik buluyorlar. Erken çocukluklarından beri kendilerinde belirli bir sosyal standart hakkı gördükleri için, bu standardın artık korunamaması onların gözlerinde bir başarısızlıktır. İyimserlikleri, kafalarını suyun üzerinde tutmak için harcadıkları beyhude bir çabadır. Sonuçta, bir çeşit bencillik yüzünden ölürler.”

Şiddetin Hiyerarşisi

Savaş ve çalışma hayatının tüm şiddetinin hiyerarşik olarak toplumda yerini görüyoruz. Mülteciler, rejimin üzerine kurulduğu etnisite ve inanç grubu dışında kalanlar, çocuklar ve sakatlar; tüm bu grupların kadın bireyleri katman katman yükleniyorlar bu ağır yükü. Neoliberal kentlerin, giderek meta alanının genişlediği hizmet alanları ve tüketici olmaksızın hareket etmenin imkansızlaştığı yaşam alanları, bu yükü öldürücü hale getiriyor sinsice. Evsizlik bir kabusa dönüşürken, linç tüm şiddeti bir anda failinden kopararak bir başka mağdura yüklediğimiz bir infaza dönüşüyor bir anda. Toplumsal tüm değer yargıları, iktidarın dili gibi içi boşalmış ve görgüsüzce itibar rekabetine açılmış bir alanda iktidardakilerin iktidarda kalma hırslarının rüzgarında paramparça edilmiş sürükleniyor iken, kavramlar içi boşaltılarak ve toplumsal belleği yok etmek üzere yeniden inşa ediliyor. Hafızamız üzerinden dahi yok sayılıyorken, intihar çok mu şaşırtıcı?

Televizyonda satılan dizilerin sunduğu hikayelerin içinde unuttuğumuz hayatımız, kentin topraktan koparılmış rutinlerinde ise faturaların, gıda ve ulaşım masraflarının sürekliliği karşısında bizleri her gün acı çekerek gittiğimiz işlerimize hapsetmiyor mu, ruhsal ve her türlü bedensel rahatsızlıkları yarattığını bile bile, karakterimizi aşındırdığını göre göre? Ya işsizlik… bunca prangaya dönüşen faturalar yaşamın maliyeti değil mi, nefes almak için ödemek zorunda olduğumuz bir maliyet. Kentsel hayatın, işçileşmenin ve mülksüzleşmenin en önemli dinamiği olan borçlanma, sadece bugünü değil geleceğimizi de ipotek altına almıyor mu? Kamu kurumlarının işsizlik raporlarına baktığımızda bile işsizliğin işçi olamayanların beceriksizliği veya şımarıklığı olarak değerlendirildiği kibar cümleler görürüz. İş cinayetlerinde ölenlerin, dikkatsizlikle suçlanması gibi… intihar eden ise günah işlemişti değil mi?

Dört kardeşin intiharı, kendini yakan veya intihar eden diğer işsizleri, barış akademisyeni Mehmet Fatih Traş’ı, Kürt olduğu için hakaret edilen güvenlik görevlisinin intiharını ve diğer ölümleri yeniden önümüze getiriverdi. Dört kardeşin intiharı, haysiyete saldıran bu sistemi çırçıplak ortaya serdi; aynı zamanda iktidarın terzilerinin insanlıktan çıkmışlığını ve bu rejimin çarklarının yaşamı koruyarak değil yok ederek döndüğünü de.

09 Kasım 2019

Tags: , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑