fbpx

Almanya

Published on Mart 22nd, 2020 | by Avrupa Forum 4

0

Evde baklava açtıran yalnızlık: Almanya’da Türkiyeli göçmen olmak-Seçtiklerimiz

Gazete Fersude- İlknur Bilir

Berlin’inin ikonik merkezlerinden olan Alexander Platz’dayım. Normal bir günde günlük trafiği Türkiye ile kıyasladığımızda simülasyon olduğunu ara ara düşünmekten kendimizi alamadığımız Mecidiyeköy ile yarışır düzeye ulaşmakta. Gelin görün ki Koronavirüsü sebebi ile sokaklar ve haliyle meydan bir hayli boş. Ben altısının da farklı ülkelerden göçmenlerin oluşturduğu bir grup arkadaşımla yine bir göçmen mutfağı diyebileceğimiz bir Hint restoranına giriyorum. Masadaki arkadaşların hepsi göçmen kökenli ve benim dışında hepsinin neredeyse aksansız Almancası var. Sohbet muhabbet sonrasında ben arkadaşlardan ayrılıp tenha sokaklardan geçip oldukça kalabalık U-Bahn’a (metro) binip evime geliyorum ve bilgisayarımın başına geçiyorum. Bugün virüs dolayısı ile telekonferans şeklinde yapacağım röportajlarım var ve bunlardan ikisi de bu yazıya konu olan Almanya’da göçmen kökenli olmak ve ya Almanya’da göçmen olmak ve yahut Almanya’da yabancı olmak. Hayır, editörün hatası değil ve bu tekrar gözümüzden kaçmış bir tekrar da değil. Bu kavram karmaşası Almanya’da tam olarak bu şekilde kullanımda ve yürürlükte. Bu nedenle yazıya Almanya’da göçmen, yabancı ve ya göçmen kökenli kavramlar ne anlama gelmektedir biraz bununla başlamak istiyorum. Sonrasında bu kavramların insanın biricikliğinin ve kişisel deneyiminin gücünü nasıl göz ardı edip, onu tek tipleştirdiği üzerine konuşacağız.

Almanya’da yaşayan ve yasalar önünde de göçmen olarak tanınan fakat şu anda bu göçün üç farklı aşamasında olan üç farklı kişi ile bu süreci konuşacağız.

2018 yılı verilerine göre Almanya’da her dört kişiden biri “göçmen”. Kişinin kendisi ve ya anne babasından biri başka bir ülkede doğmuşsa, o kişi göçmen olarak kabul ediliyor. Kavramlar da tanımladıkları sosyal ilişki gruplarından azade olamadıkları için bu kavram da zaman içinde bir değişime uğruyor. Göçmen kavramı, 1960’lı yıllarda gelen Türkiyeli işçi göçmenlerin, 1980’deki politik göçün ve 1990’dan sonra Kürt köylerinin yakılması ve boşaltılması sonucu, ağırlıklı olarak Kürtlerin oluşturduğu göçmenlerin Almanya’da doğan ve Türkçe ’den daha iyi Almanca konuşan kuşağı karşılamıyor. Bu nedenle ortaya bir “göçmen kökenli” kavramı çıkıyor. Yabancı kavramı ise Almanya’da yaşayan Almanlar ve yabancılar olarak o kişinin geçmişine yönelik bir bilgiyi barındırıyor. Kavramı şematik olarak incelersek şemsiye kategoriler olarak Alman ve yabancı ikiye ayırılıyor. Bu iki kategoriden yabancı da kendi içerisinde göçmen ve göçmen kökenli olarak ayrılıyor.

Bu kavramların birer insan hikâyesini anlatmaktan çok uzak olduğu daha çok sosyolojik ve iktisadi analizlerin yapılmasına imkân vermek için oluşturulduğunu düşündüğümüzde kendisini bu kavramların hiçbirine ait görmeyen milyonların olduğunu görüyoruz. 2018 yılı BAFM verilerine göre Almanya’da 3 milyonun üzerinde Türkiye kökenli (Türkiyeli) göçmen yaşıyor. Özellikle son dört yıl içinde artan Türkiyeli göçü, ki bu yazıda Yeni Dalga diye isimlendireceğim, ise bugüne kadar gerçekleşen yukarıda sözünü ettiğim diğer göç dalgalarından ayrılıyor. Bu farklılığın sebepleri ise 2015 yılında başlayıp artarak da devam eden bu süreli göçün motivasyonları ve göçmenlerin yüksek eğitimli iş gücü olması. 2018 BAFM verilerine göre Türkiye’den 2015 yılında 1767, 2016’da 5724, 2017’de 8483 ve 2018’de 10655 kişi göç etmiştir.

Kavramların tanımlarını yapıp kimi ve hangi grupları temsil ettiğini açıklığa kavuşturduktan sonra bu kavramlara ait olan ya da ait olduklarını ifade eden insanların oluşturduğu toplumun kodlarına daha yakından bakmak gerekiyor. İşte bu noktada eşitsizlikler, toplu göç hareketleri, streotipler, kalıp yargılar ve ayrımcılık gibi kavramlar tartışmaya dâhil oluyor. Almanya toplumunun temel taşı diyebileceğimiz Alman Anayasası’na baktığımızda 1949 yılında onaylanan tasarı itibari ile “çoğulcu demokrasiyi” benimsemiş bir ülke. Fakat bu çoğulcu demokrasinin de askıya alındığı zaman ve haller oluyor mu diye sorduğumuzda, burada son yıllarda Avrupa’da olduğu gibi tüm dünyada yükselişe geçen aşırı sağcı yaklaşımın ülke içindeki tutumu karşımıza çıkıyor. Almanya şu anda ırkçılıkla devletin tüm kurumları ile birlikte mücadele ettiklerini son Hanau katliamı sonrasında da gösterdi. Başbakan Angela Merkel “ırkçılık toplumumuz içindeki zehirdir” diyerek katliamı kınadığını olaydan hemen sonra basın karşısına çıkarak ifade etti.

Bu girişten sonra şu anda böylesi bir Alman toplumunda yukarıda verdiğim rakamların ve istatiksel verilerin her birinin bir insan ve her biri özelinde birer biricik hayat deneyimi olduğunu yeniden hatırlatmak istiyorum. Sosyal psikolojinin de altını çizdiği gibi insanın toplumsal deneyimleri manipüle ederek kendi gerçekliğini bu kurgusal ve manipulatif gerçeklik üzerine kurduğunu düşündüğümüzde, bu kavramların temsil ettiği sosyal gruplar anlaşılması ve incelenmesi zor ve oldukça karmaşık yapılardır. Bu nedenle ben bu yazıda bu sayıların ötesine geçip yukarda sözünü ettiğim her kavramdan en azından birinin temsil ettiği üç farklı göçmenle görüştüm.

Ali (*) geçtiğimiz Ekim ayında Almanya’ya iltica başvurusunda bulunmuş bir avukat. Nasıl geldiğini sorduğumda oldukça uzun bir hikayeyi bir cümle ile özetliyor; “ Kadıköy’den çıktım, Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’ya geldim.”. Şu anda yerini söyleyemediğim daha çok siyahi, sonra Afgan sonra da Suriyelilerin çoğunlukta olduğu bir mülteci kampında kalıyor. Kamp ortamını soruyorum nasıl diye bir de koronavirüsü tedbirlerinin alınıp alınmadığını merak ediyorum.

“Dezenfektanlar var onları da çalıyorlar. Revir gibi bir yer var orda da hiçbir tedbir ve ya önleyici eğitim yok. 6 kişilik odalarda kalıyoruz ve buradaki mültecilerin şehir merkezine kadar gitme hakları var sonra tekrar içeri geliyorlar.”

Kendi hijyenini nasıl sağladığını sorduğum da ise “ ellerimi yıkıyorum onun dışında yapılacak bir şey yok” cevabını alıyorum.

Almanya’ya neden göç ettin Ali?

“Siyasi sebeplerden, benim 16 yıllık onanmış bir cezam vardı. Okulu bitirdikten sonra bekledim ortam düzelir diye, 2 yıl da mesleğimi yapmaya çalıştım fakat ceza da verilince, çıkma kararı aldım.”

Burada geçmişim yok!

Nasıl geçiyor peki kampta günün? Başka bir ülkede yaşamak bir de iltica etmiş biri olarak neler hissediyorsun ordayken?

“Arada bir kütüphaneye gidiyorum, bazen bir kafeye uğruyorum. Onun dışında da bu ülkenin bir parçası olmadığımı her an hissedebiliyorum. Yer ve yön kavramları özellikle çok hatırlatıyor kendini. Müthiş bir yalnızlık bekliyor insanı burada. Şu an kamptayım fakat bu sadece kamptan kaynaklanan bir yalnızlık değil. Sosyal ilişkilerimi üzerine inşa ettiğim bir geçmişim yok burada. Burada bir geçmişim olmadığı için insanlarla ilişki kurmak çok mümkün olmuyor.”

Anlaşabildiğin kimse yok mu kampta?

“Daha çok Siyahi, Afgan, Suriyeli ve FETÖ’den yargılanan insanlar var. En kısa kalanlar FETÖ’den gelenler. Gözlemlediğim kadarıyla çok kısa bir sürede oturum alıp çıkıyorlar. Özellikle bazıları “ biz Türkiye’de şu an zayıflamış olabiliriz, ama dünyanın her yerine istihbarat veriyoruz” diyebiliyor. FETÖ’den gelenlerin dışındakilerle de dil engeli yüzünden pek iletişim kuramıyorum.”

Kamptaki sosyal hayatının dışında Türkiye gündemini takip ediyor musun? Merak ediyor musun Türkiye’yi?

“Şöyle söyleyeyim; ilk geldiğim gün Karslı bir abi ile tanışmıştım. 1980 darbesi sonrası ceza alıp çıkış yapmış. “Almanya’da 40 yıldır yaşıyorum fakat hala benim gündemim Türkiye’nin gündemi” demişti. Türkiye ile bağım sanırım hiç kesilmeyecek bir bağ.”

“Şu anda bu söylediklerinin dil öğrendikten sonra ve ya iltica sürecin bittikten sonra değişip değişmeyeceğini sorduğumda ise “Fransız heykeltıraş Brono Catalano’nun bir eseri var, onun gibiyim ben de, hep eksik bir parçası olduğunu hissettiğim bir yaşam, hep bir tarafının eksik olacağını düşünüyorum.”

Irkçılığa uğradın mı şu ana kadar?

“Bu kampın olduğu kasaba göçmenlere çok sıcak bakmayan bir yer hissedebiliyorum ama ben ırkçılığa Türkiye’de uğradım diyebilirim. Devletin bütün kurumlarında bir Kürt olarak her zaman ayrımcılığa maruz kalıyordum.”

Ali’nin şu anda iltica süreci belirsiz, ne olacağını o da bilmiyor. Ali’nin Almanya ile ilişkilenme sürecinin çok başında olduğunu gördüğümüz için göçün kodlarını daha iyi anlamak için kendisini de Yeni Dalga göçmenlerden biri olarak gören Tuğba ile bu süreçleri konuşmak istiyorum.

Tuğba Mayıs 2016’ta eşinin işi dolayısı ile Almanya’ya gelmiş. Kendisi ve partneri de uzun yıllar insani yardım alanında danışmanlık pozisyonunda çalışmış. Buraya neden gelmek istediklerini soruyorum? Yeni Dalga göçünü nasıl tanımladığını merak ediyorum.

“2016 yılında STK’larda çalışan yabancı çalışanlara baskılar artmıştı ve eşim de Alman olduğu için Almanya’daki ilişkiler dolayısı ile bir iş teklifi geldi. O sürede de herkes nasıl Türkiye’den çıkabiliriz diye düşünüyordu, bunu saklamanın bir gereği olduğunu düşünmüyorum. Biz de o iş teklifi ile geldik. Yeni Dalga üyesiyim bence de çünkü birçok insanla ortak motivasyonlarımız kaygılarımız olduğunu gördüm. Hepimiz daha mutlu, huzurlu daha güvenli bir hayat umuduyla geldik buraya”

Nasıl bir sosyal ve ekonomik hayatın oldu? Adapte olabildin mi?

“Berlin’den önce, Frankfurt Main’da bir buçuk yıl kaldık. Entegrasyon kursuna girdim. Biz Frankfurt merkeze bir saat uzaklıkta bir köyde oturduk. Bir buçuk saatlik bir mesafede her gün dil kursuna gidiyordum fakat Frankfurt’ta yaşayamayacağımızı da anladık bu süreçte. Çok beyaz bir şehirdi. Göçmen popülasyonu çok olmasına rağmen göçmenlerin oradaki görünürlüğü ile Berlin’deki bir değil. Ben kesinlikle Berlin’deki Almanya’da yaşamak isterim. Göçlerin kimliğini, izini bilen, duvarlarında, sokaklarında bile taşıyan bir şehir Berlin. O izleri silmemiş.”

Berlin’de çalışabildin mi? Buradaki yaşama ne zaman katıldığını hissettin?

“2017 sonlarında Berlin’e geldik ama sanırım hayata katıldığımı Puduhepa oluşumu ile hissetmeye başladım, dernekleşmeye başladığımızda. Galiba bu 8 Mart 2020’de hissettim. Göçmen kadınlarla birlikte organizasyonda yer alabildik, göçmen kadınların haklarını savunacak bir alanı birlikte oluşturabildik. O zaman dedim “Tuğba sen Berlin’e geldin.”

“Evde baklava bile yaptım”

4 yıl sonra yani. Çok uzun bir zaman değil mi?

“Şöyle ki burada vermen gereken mücadeleler çok katmanlı. Burada göçmen olmak yeni bir kimlik veriyor sana. Türkiye bireyselleşmenin çok zor olduğu bir yer. Hele bir de kadınsan sürekli atak halinde olman gerekiyor, kavga etmen gerekiyor sürekli tırnaklarının dışarda olması gerekiyor. Bu çok ama çok yorucu bir durum. Burada da “göçmen kadın” olmak çok zor. Tüm bu mücadele için ben kendimin nerde olduğunu anlamaya çabalıyorum. Alman toplumu bireyselleştirmeyi çok kutsayan bir yer bu da özellikle yalnızlaştırıyor. Kendi öz mücadelemi kendime danışarak devam ettirmeye çalışıyorum ve cevabı da kolektif mücadelede buldum. Seni koydukları stereotipler var. Örnek vermem gerekirse dil kursundaki hocanın cinsiyetçi söylemlerine karşı geldiğimde müthiş bir tartışma ve kabullenmeme oluyordu.  Yorucuydu. Sonra bir arkadaşım bana “sen entegrasyon kursunda dil öğrenmeye çalışan edilgen bir göçmen konumundasın onun gözünde. Senin eleştirebilir olduğunu düşünmüyor ki. Sen mesela kitapları, materyalleri ve ya hocayı eleştiremezsin. Hoca muhtemelen bu hakka sahip olmadığını düşünüyor.” Bir de daha önce gelmiş Türk göçmen kadınlarla kıyaslayıp aynı ön yargılarla hareket edebiliyorlar. Eğitimli, İngilizceyi iyi bilen, feminist Türkiyeli göçmen kadın profili Almanlar’ın tanıdığı bir göçmen profili değil.”

Entegrasyonun nasıl ilerliyor? Dili öğreniyor musun?

“Şu anda da dil kursuna gidiyorum oldukça ilerledim. Bu süreçte devlet karşılıyor kursları. Burada Almanca çok büyük önem taşıyor. Dil bilmezsen, dil bariyeri insanın bakiyesini sıfırlayıp eksiye indiriyor. Benim dünyaya bakış açım, erdemlerim doğrularım ne diye düşünmeye başlıyorsun bir süre sonra. Çünkü bunca yıl çalışarak edindiğin kazanımlar senden alınıyor. Evde o kadar süre kaldım ki ben baklava bile açtım. Çünkü sürecin kendisi yani göçmen olmak çok yalnızlaştıran bir durum. Türkiye’deki destek mekanizmasının hiçbiri ailen, arkadaşların, geçmişin yok.”

“Almanya göçmen ülkesi olduğunu kabul etmiş bir ülke değil”

Tuğba’ya koronavirüse karşı Almanya’nın aldığı önlemleri soruyorum. Sence yeterli mi kendini güvende hissediyor musun?

“Sosyal devlet olduğunu çok çabuk hükümet hatırlattı.  Yardım paketleri açıklandı, mesela freelancer olanlar meslek birimine başvurup 500 Avroluk kısa dönem çalışma yardımı alabilecekler. Bir de bu kriz anlarında burada devletin gücü çok fazla. Devletin varlığı çok görünür. Sosyal hayatta devletin gücü çok hissedilir düzeyde. Fakat burada da insanların kiralarını, sigortalarını nasıl ödeyeceklerini bilmiyoruz. Temel ihtiyaçları nasıl karşılanır gibi sorular burada da cevapsız. Ama şu ana kadar iyi bir kriz yönetimi var.”

Tuğba’nın dört yıl içinde Almanya’da kurduğu ilişkilenmeler, verdiği kimlik mücadelesi, dil engeli onu kolektif hareket etmeye ve mücadelenin burada bir parçası olmaya götürmüş onu. Özellikle devletin kurumlarında göçmenlerin temsiliyet düzeyinde olduğunu ve Almanya’nın sadece göçmenleri ilgilendiren konularda onlara söz hakkı verdiğini ve fakat Almanya’nın genelini ilgilendiren sorunlarda göçmenlere yeteri kadar söz hakkı verilmediğini düşünüyor. Sözlerini “bence Almanya göçmen ülkesi olduğunu kabul etmiş bir ülke değil” diyerek sonlandırıyor Tuğba.

Kimliklerini, yabancılaşmayı ve aidiyetliklerini yeniden sorguladıklarını dile getiren Ali ve Tuğba’dan sonra  Zeynep (*) ile bir kahve için buluşuyoruz. Zeynep, 1960’lı yıllarda gelen işçi göçmenlerin torunlarından biri. Berlin doğumlu. Oldukça ilginçtir ki 2005 yılında annesi ve babası çocuklarının örf ve adetlerini unutmalarından korktuğu için Türkiye’ye dönüş yapma kararı almışlar ve Zeynep Berlin’den, Edirne’nin Keşan ilçesindeki bir lisede eğitimine devam etmek durumunda kalmış. Daha sonra da Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmış. O üniversitedeyken de ailesi tekrar Almanya’ya kesin dönüş yapmış. Zeynep’e o yılları soruyorum.

“Lise gerçekten çok büyük bir travmaydı benim için. Boğaziçi’nde Berlin’i tekrardan bulmuş gibi oldum. Tabii belirtmek durumdayım o sırada Boğaziçi şu anda olduğu gibi muhafazakarlaşmamıştı ve özgürlüklerimizin bu kadar elimizden alınmadığı bir zamandan söz ediyorum.”

Almanya’ya ne zaman döndün ve nasıl karar verdin?

Ben okuldayken Türkiye’de kalmak istiyordum. Şu anda ise bu sorunun cevabı çok değişti. O zamanlar Türkiye’yi Almanya’dan çok seviyordum. Fakat Türkiye’de yaşamaya başlayıp Türkiye’yi tanımaya başlayınca bu fikir değişti. O zamanlar, yani Türkiye’yi tanımadığımız zamanlar ailecek “ Ah Türkiye’yi çok seviyoruz” “ Güzel Vatanım”, “Vatan millet Sakarya’ydık.”

Sonra ne değişti peki?

“Mezun oldum 2017 yılında ve o yıl Türkiye’den dönerken tek düşündüğüm şey güvencesiz ortamdan çıkmaktı. Geldiğimde de üç gün iş bulana kadar bir fırında bile çalıştım fakat yarın neye uyanacağımı biliyordum hiç değilse. Şu anda da uluslararası bir tedarik firmasının Alman pazarından sorumluyum.”

Sen aksansız Almanca konuşabilen aynı zamanda İngilizce ve Türkçeyi de iyi derece de konuşabilen, kalifiye birisi olarak Almanya’da göçmen kökenli olmaktan dolayı rahatsızlık hissediyor musun? Ayrımcılığa maruz kalıyor musun?

“Hayır yaşamıyorum yani şöyle anlatabilirim sanırım, Almanca konuşan ve Alman ismi olan siyahi bir insana bile bir Alman’ın sen Afrika’nın neresinden geliyorsun diye sorduğunu görmedim açıkçası.”

“Ya da Türkiye’de en iyi Türkçeyi Kürtler kullanıyor olmasına rağmen esmer bir insana aksansız lisanına bakılmadan sen acaba Doğu’nun neresindesin diye sorulabiliyor. Burada öyle bir ayrım var işte, entegrasyonu sağlayıp dili hallettiğin noktada geldiğin yerle çok ilgilenmiyorlar.  Fakat buradaki Türklere baktığımızda benim gördüğüm şey çok gülünç gerçekten. Farklı köylerden diye başka köye kızımı gelin etmem diyen zihniyetlerin olduğunu görüyorum.  Bence iki toplum yapısı arasındaki uçurum bu denli açık.

Senin de geldiğin yıllara tekabül eden yeni bir göç dalgası var onu nasıl hissediyorsun yaşamında? Ya da hissettin mi?

“İlk olarak iş yerimde hissettim. Yeni gelenlerle burada benim de içinde olduğum yerleşik göçmenlerin çocuklarının arasında bir rekabet ve kutuplaşma olduğunu gördüm. Birbirlerine deyim yerindeyse diş biliyorlar. Ben kendimi zihniyet olarak Yeni Dalga göçmenlere, köken olarak da yerleşik göçmenlere ait hissediyorum.  Ben o yüzden iki grubu da yakından tanıyan biriyim. Gözlemime göre yerleşik göçmenlerin çocukları çok daha muhafazakarlar.  Şirket içinde de birlikte hareket edip, birlikte yemek molalarına çıkan bir topluluk. Yeni Dalga’dan gelenler ise daha politikler ve ilişkilenmeleri de bu şekilde oluyor. Çok ilginçtir, bu noktada yerleşik göçmen çocukları kendilerinin de Türkiyeliliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar, örnek vermek gerekirse aslında uzun zamandır Türkiye gündemini takip etmiyorlar, ülkenin iç siyaseti hakkında bir fikirleri yok çok da ilgilenmiyorlar fakat Yeni Dalga göçmenlerine karşı özellikle Türkiyeli olduklarını kanıtlama yarışına giriyorlar bir sınıf ayrımı gibi daha çok.”

Almanya’da Devletin Hesap Verebilirliği Var

Sen iki gruba da ait hissettiğini söyledin peki sen göçmen kökenli mi, göçmen mi yabancı mı oluyorsun bu durumda?

“Ben kendimi ne Alman ne Türk gibi hissediyorum aslında şu anda daha ziyade farklı kültürlerle bir arada yaşamayı başarmış dünya vatandaşı olarak görüyorum.

Bu son günlerdeki kriz ortamının nasıl yönetildiğini düşünüyorsun?

“Korona virüsü gibi bir krizde aldıkları önlemleri yeterli görüyorum. Devleti vatandaşına destek veren bir ülke, varlıklı bir devlet. Bir de daha aydın bir toplum olduğu için bu kriz dönemlerinde siyasetçilerin çok saçma sapan şeyler yapamayacağını biliyorum çünkü devletin hesap verilebilirliğinin bu ülkede geçerli olduğunu biliyorum. Çok endişelenmiyorum.”

Zeynep’in son hafta evden çalışma sistemine geçtiğini öğrendiğim için evde yaptığımız bu röportajın sonunda,  sırası ile Ali, Tuğba ve Zeynep’in aynı toplumun için sözde aynı kavramlarla ifade edilmesine rağmen, kişisel hikâyelerinin getirdiği biriciklik ve koşullar ile nasıl da farklı bir toplum yapısı ortaya koyduklarını göstermeye çalıştım bu yazıda. Umarım başarabilmişimdir.

(*) Güvenlikleri gereği ile isimleri değiştirilmiştir.


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑