Yazarlar

Published on Eylül 1st, 2019 | by Avrupa Forum 2

0

Faşizm böyle gerektiriyor – A.Mahir

İçinde ”Barış, Özgürlük, Mücadele, Demokrasi…!” gibi sözcüklerin yeraldığı, pankart, döviz gibi eylem araçlarına yasak getiren bir yönetimle yüz yüzeyiz. Neredeyse yüreğinde sol eğilimler taşıdığı tahmin edilen insanlara sokağa çıkma yasağı da gelebilecek gibi! ”Saray!” sözcüğü tarihinde yaşanıldığı üzere, günümüzün Sultanı tarafından yine yasaklar içine alınmış.

Bu zihniyetle nereye gideceksiniz? ”Vallahi Faşizm böyle gerektiriyor!” deyip geçecek misiniz? Bir zamanlar desteği 50 puana ulaşmış bir iktidar Partisinin, bu günlerde despotluğu bu denli azdırması, olmadık yasaklarla toplumun itirazlarına galebe çalmasına yetecek midir? Bunun yanıtının ”Hayır!” olduğu belliyken, nedir bu ceberrut tutum?


Kendisinin insan hak ve hürriyetler konusunda bir zamanlar yaptığı hararetli açıklamalar yerini, baskıcı, faşist susturma tekniklerine terketmiş gibi görünüyor. Bu yer akıl almaz yer değiştirme peki nasıl ve neden gerçekleşiyor? İnsan bir zulüm makinesine dönüşürken, faşistleştiğininin ayırdına neden varamıyor?

Kim ne derse desin, tüm bu olumsuzluklar, geniş emekçi yığınların her türden örgütlenmesine dozer gibi çarpan bir kafa, öyle kendinden menkul ”Ben derim olur!” babında bir gerekçeyle açıklanıp geçilecek bir durum olmasa gerektir. AKP eliyle oluşturulan devletin düzeysizliği, kendi yeteneksizliğinden, demokrasi bilincine yabancığından ve etrafında oluşturulmuş milyonlarla ifade edilen bir ulufe toplumunun yaratılmasından gücünü alan bir hülasada yatmaktadır.

Ülkenin 17 yıllık yönetilme pratiğinde ortaya çıkmış en önemli sonuç, yol, baraj, köprü ve tünel yapımını kazançlı bir yol olarak sürdürmeyi bir kalkınma projesi olarak görme çarpıklının, sonunda gelip ülkeyi bir kayaya dayamakta olduğudur. Elbette ki, bu kısır siyasetin kendisinin de dönüp çarpağı yer burası olacaktır.

Milyonlarca sempatizanı olan bir hareketi kitlelerin hoşnutsuzluğunun savurup atması, an meselesi olmuştur. Zira kazan kaldıran eski kurucular ve muhtemelen parlamento üyelerinin bir bölümünün muhalif bir patiye akabileceği gerçeği, beyinlerde amansız fırtınalar koparmaktadır. İşte despotluğun önü alınamaz histerisi belki de burada saklıdır!

Zorbalığa mecbur eden bir süreçten geçiyor iktidar. Her şeye muktedir olduğunu sandığı bir yerde, halkın örgütlü gücüyle karşılaştığında köşe bucak kaçacağı kesindir. Tarih nice sahte kahramanı bazan bir köşede, bazan sehpada, bazan ömür boyu bir zindanda cezalandırmıştır. Hatta bazıları kendi kafalarına sıkarak kendini infaz etmiştir. Bir siyasetin başarılı bir dönemden sonra, ayniyle vaki, zorba bir iktidar etme pratiğine yuvarlanması ne hazin bir sonuçtur ki, bunu egemenlerin baştan farkedebilme feraseti handiyse hiç yoktur.

1 Eyül Dünya Barış Gününde ülkenin en büyük metropolleri, kayyumlarla, seçilmiş başkanların azledildiği iller, büyük mitinglerle, barış isteğini ve demokrasi dileğini haykıran milyonların katılımına ev sahipliği yapıyor. İktidar, 31 Martta ve ardından 23 Haziran İstanbul seçimlerinde muhalefetten sarsıcı bir uyarı aldı. Demokratik bir sürece ilerlemenin motoru veya moral gücü, bu sonuçları yaratan muhalefetin özünde saklıdır. Buradan geri dönüş yoktur. Yıkılacaklar. Hem de, ta Kaftan sesi duyulacak bir çatırdama ile!

Bu yazının sonunu bir anektotla bağlamak istiyoruz. Bir turistik şehrin kenar mahallesinde, işini oldukça güzel yapan hünerli aşçıların, müşterilerine lezzetli et sunduğu bir restoranttayız. Restorant hem kapalı hem açık bir alana hitap ediyor. Asırlık zeytin ağaçlarının arasında saklanmış masalarda iştahla yemek yiyenler var.

Kapalı bölümde bir grup görüyoruz. 10 kişi filan oturuyor. Aralarında kadınların hepsi başörtülü. Olgun yaşta bir beyefendi ve diğer erkekler de muhtemelen ya evlat ya da damat olabilirler! Seyre dalıyoruz. Yaşlıca beyefendi ta ANAP dönemlerinden günümüze dek parlamentoda yeralıyor. Ekrandan yüzünü tanıyoruz. Uzun masaya yayılmış çeşitlerden öyle kibarca filan değil, tıpkı avuçlayarak ağzına götürüp yutan zat bize, ülkeyi nasıl içettikleri örneğini sunuyor adeta!

Siparişimizi bir el çantasına koyup, çıkıyoruz Restoranttan. Tam masalarının yanından geçerken, göz göze geliyoruz. İnsani bir refleksle ”Beyefendi afiyetler olsun! Biz sizi ekranlardan tanıyoruz. Sizin bizi tanımanız zor tabi!” ”Sağolun buyrun! Nereden böyle?” diye sıcak bir yanıt alıyoruz. Elimizdeki nevaleyi gösterek, oturamayacağımızı ima ediyoruz. Ne ki, bu fırsatta belki çarpıcı bir söz etme olasılığı çıkar diye, bir diyalog başlatıyoruz. ”Of’tan! Oflu bir Aileden!” yanıtını alınca, beyefendi ”Oflular hiç bir yere bağlı hissetmezler kendilerini! Ne devlete ne başka bir yere!” ”Evet öyledir. Bu bir kendine güven meselesi galiba. Bizimkiler çok yükseklere bağlıdırlar. Öyle küçük şeylere itibar etmezler.!” Gülüyoruz birlikte. ”Yahu bu Çaykaralılar bir kusur işlese, suçunu neden Oflulara atarlar hep?” Böyle bir şeyden haberdar değiliz ama, yine de bir yorumla yanıtlıyoruz: ”Sanırım eskiden birbirine bağlı olup, sonradan ayrılmaları zaman içinde bir husumet oluşturmuş olabilir!?” Tatmin olup olmadığını hissedemiyoruz ama, beyefendi Ofluların mesleki bir yanını ifşa edercesine, bir gaf yapıyor. ”Sünnetçilik var mı, sünnetçilik?”

Bu soru bizim işimize geliyor tabi. Yanıtımız belli ki onun işine hiç gelmeyecek! ”Doğrudur Beyefendi. O eskidendi. Siz iktidar olduğunuzdan beri, mesleği sizler ifa ediyorsunuz. Artık iktidarınız sünnetçilik yapıyor. Kesecek bir şey kaldı mı bilemiyorum ama!” Anlamlı anlamsız birbirimizin gözlerine bakıp susuyoruz. Biz ayrılıyoruz.

Bu halka zulmetme, sömürme şansınızı çok zorladınız! Evet gidicisiniz! Faşizm böyle gerektiriyor!

Tags:


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑