Yazarlar

Published on Ocak 15th, 2020 | by Avrupa Forum 2

0

Hep çocuk bir kadın… Koğuşdaşım Nurcan Bakır – Füsun Erdoğan

Bugün öğlene doğru haber merkezine düşen bir haberle sarsıldım…2013 Eylül’ünde taşındığım A4 Koğuşunda ranza komşum olan Nurcan Bakır dün ailesiyle gerçekleştirdiği haftalık 10 dakikalık telefon görüşmesinde “baskılara boyun eğmeyeceğim” demiş ve gece saat 01.40’da hücre arkadaşlarının uyuduğu bir sırada banyoda kendini asarak yıldızlaşmış…28 yıldır mapustu Nurcan…Gencecik yaşta girdiği zindanda, memleketin bir çok hapishanesini dolaşmıştı. Zindanda büyümüş, zindanda olgunlaşmıştı. Her insan için zor zamanların dostluğu bir başkadır…Benim için de, hapishanede hayatı paylaştığım, özel dostluklar kurduğum zamanlar hakikaten bir başka…Sevgili Nurcan’ı yitirmiş olmak onu tanıyan tüm mapusdaşları gibi benim için de ağır…Üzgünüm, hem de çok üzgünüm…Sevgi toprağı yıldızlar yoldaşı olsun canım komşumun, koğuşdaşımın…Işıklar içinde uyusun…2013 yılında bir kitap çalışması için A4 koğuşuna geçmiştim. Belirlediğim arkadaşlarla serbest vezin sohbetler yapıp, onların portrelerini topladığım bir kitap çalışması yapacaktım. Nurcan belirlediğim arkadaşlardan biriydi. Tahliye olduktan sonra insanların kitaplara pek ilgi göstermediğini görünce, kitabı yayına hazırlama hevesim de kırıldı. Bugün Nurcan’ın haberini alınca, arkadaşımın anısına hazırladığım portreyi paylaşmak istedim…


Yoksulluğun Her Halini Yaşayarak Ayakta Kalmak…


Hapishanede en sıkıcı zamanlar  uzun bayram tatilleri. Yine böyle on günlük bayram tatilinde koğuşdaşım Nurcan’la başladık sohbetimize… Günlere yayılan muhabbetimiz yetmezmiş gibi, gün içinde değişik zamanlarda beni yakalayıp hemen not etmemi istemesi aramızda bir espiri konusu olmuştu artık. Hakikaten çok farklı bir yaşam öyküsü vardı Nurcan’ın. Tutsaklığının 23. yılında olmasına rağmen, neşeli çocuk haliyle özel bir insandı benim için…
Nüfusa göre 1970 yılında doğmuş. Köy muhtarı ablasıyla birlikte komşu köye gelen nüfus memurunun karşısına çıkarmış onları. Boylarına bakan memur onları boy sırasına göre nüfusa kaydetmiş.

Mavi yöresel kıyafetiyle Nurcan…Gülazer ve benim kitaplarımızın çıkışını kutladık o gün…

Babasının ilk eşinden 6 çocuğu olsa da, bunlardan sadece ikisi hayatta. Annesinden ise, dördü erkek, üçü kız yedi kardeşler. Nurcan ise altıncı çocuk. Mardin’in Mahserte (Ömerli) kazasına bağlı Hacya (Sulakdere) köyünden. Eskiden çok sulak bir köy olduğundan adını Sulakdere koymuş olmalılar. Köyde hayvancılığın yanında sebze ve tarımda yapılırmış. Küçüklüğünde 40 haneli küçük bir köymüş Sulakdere. Ailesi çok yoksulmuş. Verimsiz, küçük bir parça toprak dışında hiçbir şeyleri yokmuş. O verimsiz topraktan elde ettikleriyle geçinmeye çalışıyorlarmış. O zamanlar bahçeden elde ettikleri ürünlerle temel gıda maddelerini takas yapmak suretiyle yaşıyorlarmış. Abisinin Adana’da çalışarak biriktirdiği parayı ve başlık parasını birleştirerek birkaç keçi almış babası. Fakat kısa bir süre sonra o keçilerde çalınınca, köy yerinde yeniden hayvansız kalırlar. Annesi hayvanı olan komşulardan ayran alırmış. Ama o ayranın da çoğunun su olduğunu söylermiş. Ve bu durum karşısında hem çok üzülürmüş, hem de ezilirmiş.
Köyde biraz daha verimli toprakları ve hayvanları olan aileler de yaşamasına rağmen, büyük çoğunluk yoksulmuş. Hatta bazı ailelerin kendilerinden daha yoksul olduğunu anlatırken, bunun nasıl bir şey olduğunu örnekleriyle açıkladı Nurcan…Babası saf temiz emekçi bir insanmış. Ama eve ve annesine, çocuklarına karşı hiç çekilmez bir adammış. Babasıyla annesi arasında çok fazla yaş farkı varmış. Annesi neredeyse üvey çocuklarıyla akranmış. Dedesi annesine sormadan annesini verip, evlendirdiği için annesi evlendikten sonra babası tam dört yıl annesini babasının evine götürmemiş.
Babasının çok ilkel olduğunu sık sık vurgulayan Nurcan, üvey annesiyle evlendiklerinde ailenin bir mağarada yaşadığını söyledi. Annesiyle evlendiklerinde bile evleri yokmuş. Mağarada ne gaz lambası ne de bir başka aydınlatma aracı varmış. Ateş yakarak aydınlatıyorlarmış mağarayı. Babasının çocukluğunda da o mağaralarda elbisesiz yaşarlarmış. Kız ve erkek çocukları çırıl çıplak dolaşırlarmış. Çocukluğu böyle geçmiş Nurcan’ın… Ancak büyüyüp, belli bir yaşa geldikten sonra çamaşıra sahip olmuş. Üvey abi ve ablaları da o mağaralarda büyümüşler. Babası annesiyle evlendikten kısa bir süre sonra 3 abisi ve 2 ablası evleniyorlar. Ablasının birisini de babası döve döve zorla Suriyeli yabancı bir adama vermiş. Ve o ablasından bir daha haber alamamışlar.
Annesi babasıyla evlendiğinde hiç anlaşamıyorlar. Babasının evine geri gidiyor. Orada dört yıl kalıyor. Babası annesini almaya gidince de, dedesi annesini gönderiyor. Daha sonra annesi hamile kalınca tüm sorunlara ve yoksulluğa rağmen, babasının evine dönmüyor. Nurcan’dan önce doğan 2 kız ve 2 erkek çocuk kızamık oluyor. Köylerinde de yakın köylerde de o zamanlar bir sağlık ocağı bile yokmuş. Babası o zaman penceresi olmayan, küçük bir taş odada sobayı yakıp, çocukların üzerini de sım sıkı kapatıp, tuzlu tavuk suyunu da içirince bir abisi ve bir ablası o gün ölüyor. Diğer iki çocuk da tesadüfen kurtuluyor. Nurcan ölen abi ve ablasının büyük ihtimalle havasızlıktan öldüğünü düşünüyor.
Çocukluğu yoksulluk ötesi sefalet içinde geçer Nurcan’ın. Ev olarak uyduruk bir göz damda geçer tüm çocukluğu. Köyde okul olmadığı için köyün bütün çocukları gibi ilkokula da gidemez. Aradan  yıllar geçmiş olmasına rağmen, bugün bile köylerinde okul olmadığının altını çiziyor Nurcan…

Kitap kutlamasından…O gün Şadiye ince bulgurdan bize köfte yapmış, ben ve Ümran’da pasta yapmıştık…Güzel bir gündü hepimiz için…

Nurcan bir gün et yiyen komşularını görünce, eve gelip annesinden et ister. Oysa o kadar yoksullardır ki, her gün karınlarını doyurmak bile büyük bir sorundur. Annesi et olmadığını söyleyince, baldırını gösterip, buradan kesip yap dediğinde annesi büyük bir çaresizlik içinde oturup ağlamış.
Uyduruk evleri mağaranın üzerindedir. Banyolarını büyük ablası onları mağaranın ağzındaki bir taşın üzerine oturtarak yaptırıyormuş. Uzun ve gür saçlarıyla zamanın tahta ince dişli tarağıyla her banyo Nurcan için bir kabusa dönermiş. Bu nedenle banyo yapmayı hiç sevmezmiş. Çamaşırlarını deterjanı bilmedikleri için sabunla yıkarlarmış.
Köylerinde cami varmış. Ama okul yokmuş. Yaz akşamlarında dışarıda ay ışığında köy çocukları hep birlikte oyunlar oynarlarmış. Babası erkek çocuklarla birlikte oyun oynamalarına izin vermezmiş. Annesi babası camiye gittiğinde oynamalarına izin verirmiş. Babası ise, eve döndüğünde annesine kızıp bağırırmış bunun için.
Yazları avluda üzerine yatakları koydukları “hollik” dedikleri ve üzüm asmalarından yaptıkları yüksekliklerde uyurlarmış. Babası çok çekilmez ve acımasız bir adammış. Sürekli hem annesine, hem de kendilerine kötü davranırmış. Ama dışarıya karşı da alabildiğine insancıl biriymiş.

21 Mart 2014 Newroz kutlamasından…

Nurcan konuşmamıza sık sık yaptığı eklerle aile boyu yaşadıkları yoksulluk ve eziyete vurgu yaptı. Hakikaten de konuştuğum hiçbir arkadaşın yaşamı Nurcan’ınkine benzemiyordu…
Annesi ölen ablasına hamileyken doğum yaklaştığı halde babası annesini tarlada çalışmaya zorlamış. Annesi kendisini kötü hissetmesine ve bunu babasına söylemesine rağmen, adam bir türlü anlayış göstermiyor. Tarlaya vardıklarında annesi yeniden kötü olduğunu, eve gitmek istediğini söylüyor babasına. Tarla ile ev arasındaki mesafe tam bir saatmiş. Babası ısrarla annesinin tarlada kalmasını istese de, annesi kötü olduğu için dinlemeyip geri dönüyor. Ve köye varamadan, derenin kenarında fenalaşıp düşüyor. Tarlada çalışan kadınlar onun düştüğünü görünce, koşup yardım ediyorlar. Su patlamış, doğum başlamıştır. Kadınlar annesini köye taşıyorlar. Bir süre sonra da ablası doğuyor. Babasının aslında annesinin doğum yapmış olabileceğini tahmin etmesi gerektiği halde, akşam ısrarla kadının harman yerine gelmesini istiyor. Bunu duyan bir başka köylü babasına kızıp “kadını sabah tarlaya götürdün, neredeyse tarlada doğum yapacaktı. Şimdi de çalışması için harmana çağırıyorsun, utanmıyor musun” diyor.
Birinde anne ve babası kavga ediyorlar. Annesi köyü terk ediyor. Nurcan ve kardeşi de köylerine yarım saat uzaklıktaki köye yürüyerek giden annelerinin peşine takılıyorlar. Zira ikisine de babalarıyla kalmak korkunç gelir. Anneleri önden, onlar arkasından giderler. Annesi arada bir arkasına dönüp kendisini takip etmemeleri için kızar ve taş atar. Ama onlar biraz bekleyip, yeniden annelerini takibe koyulurlar. Annesi o köyde bir eve girince, kardeşiyle kapıda beklerler. Ev sahibi kadın dışarı çıkınca onları görür. Annesi kızar ve köye dönmelerini ister. Bunlar bekleyişlerini sürdürünce, ev sahibi kadın annelerini ikna eder ve iki kardeşi içeri alırlar. Bir süre o köyde kalırlar. Ancak o köyde evli olan üvey ablaları ve ev sahibi kadın anneleriyle konuşarak eve dönmesi için ikna ederler. Böylece annesi onları da yanına alarak köye geri döner.
Çok yoksullardır. Babalarının aksiliği, onlara sevgisiz davranması, hep küfür edip şiddet uygulaması, küçük yaşta bütün işleri yüklenmeleri kendilerini öksüz hissetmelerine yol açmış. Birinde annesi kardeşlerinin köyüne gitmiş. Nurcan’lar da yenge ve babasıyla köyde kalmışlar. Abisi askerdeymiş. Yengesi dövmeden “meyir” dedikleri ayranlı çorbadan yapmış. Soğuması için de damın üzerine koymuş. Kedi kafasını çorbaya sokunca, babası o zamanlar tahtadan olan kepçeyi çorbanın içinden çıkarıp, yengesinin kafasında kırmış. Yengesi o parçaları toplayıp, eşi askerden geldiğinde göstermek için saklamış. Ancak o zamanlar abisi durumu öğrense de, babasına karşı gelip, bir şey söyleme cesaretini gösterememiş.
Küçük yaşta çobanlığa başlamış. Nurcan kuzu, erkek kardeşi de keçi çobanıymış. 1987’de Adana’ya göç edinceye kadar da çobanlık yapmış.
Küçüklüklerinde amca ve abisinin çocukları siyasetle ilgilenirlermiş. Bir kısmı KUK’çu, bir kısmı da Rızgari’denmiş. Köyde iki sülalenin fertleri siyasetle içli dışlıymış. Nurcan’ların sülalesi, Şerif bunlardan biriymiş. Diğeri de Arabi sülalesiymiş. Bu nedenle köyleri çok zulme, baskıya maruz kalmış. 12 Eylül darbesi olunca, Adana’da yaşayan bu kişilerin hepsi köye kaçmış. Gündüzleri köye iner, geceleri de dağda kalırlarmış. Bir süre sonra köyün gençleri de geceleri dağda kalmaya başlamışlar. Bir gün bir ihbar nedeniyle asker köyü basar. O gün de köyün gençleri tesadüfen dağa çıkmamışlardır. Sabah erkenden sürüleri dağa götüren çobanların önleri askerlerce kesilir ve dağa gitmelerine izin verilmez. Tüm köylüleri yaşlı, çocuk, genç, kadın, erkek demeden köy meydanında toplarlar. Erkekleri tek sıra halinde düzerler. Kadın ve çocukların bir küme halinde kalmalarına izin verirler. Sonra bir bölüm asker kadınların ve çocukların etrafını çevirirler. Bir kısım asker de evleri aramaya başlar. Evlerde silah olarak sadece kırma dedikleri tüfeklerden bulunur. Onları da yere vura vura parçalarlar. Sonra da köyün gençlerini de yanlarına alarak köyden ayrılırlar. Öğlenden sonra askerler yeniden köye gelirler. Bu defa köyde kalan çocukları, yaşlı erkekleri ve kadınları toplarlar. Sabahki arama esnasında bir kadının köye inmeye çalışan devrimcilere kaçmaları için bağırması üzerine kadınlara bir sürü hakaret eden askerler bu defa kadınları sizi tarayacağız diye tehdit ederler. Ve bu ikinci baskında yaşlı erkekleri ve çobanlık yapan küçük çocukları da yanlarına alarak köyden ayrılırlar.
Baskında asker tercüman kullanır. Köyü terk ederken de, akşam tekrar geleceklerini ve bu defada kadınları götüreceklerini söylerler. Bunun üzerine sabah baskınında devrimci gençlerin kaçmasını sağlayan kadın, hepsinin bir-iki evde toplanmasını, asker onları almaya geldiğinde de askere karşı koymaları gerektiğini söyler. Bunun için de sopa ve taşları evlere yığarlar ki, askere karşı koyabilsinler. Akşam askerler gelir. Askere karşı gelen kadının (Sare) oğlunu da askerler birlikte götürmüştür. Kadın bağırıp, kendini yerlere atıp, yaşlı eşine “seni götürsünler” diye bağırıp ağlar.
Baskılar nedeniyle aile köyde barınamaz. Özellikle mücadelenin başlamasıyla köyde en son 7-8 ev kalmıştır zaten. Köyün dağlık olması nedeniyle askerler gerillalara yardım yataklık yaptığını iddia edip, köyü boşaltmaları için baskı yapar. Bir ihbar nedeniyle ağabeyleri gözaltına alınır. Köyü terk etmedikleri takdirde hepsinin öldürüleceği tehdidiyle karşı karşıya kalırlar.

img

A8’de çekilmiş bu foto…Yıllarca bakıp büyüttüğümüz erik ağacı…

O yıllar geceleri gerillanın köye indiği, gündüzleri de askerin köyü bastığı zamanlardır. Asker geldiğinde yazın sıcağı, kışın karını dinlemeyip, hepsini bir köy meydanına toplayıp, saatlerce bekletirmiş. Tehdit ve propagandayla geçermiş saatler. Yine bir gün operasyon olur. O gün kuzuları erken getirmiş, evde tek başınadır. Asker evdeki her şeyi birbirine katar. Komutanın biri Kürtçe konuşuyormuş. İsmini sormuş. Söylemeyip, komutandan ismini söylemesini ister. Ve ancak ondan sonra ismini söyler.
O yıllarda köye gelen gerillaların tümü erkekmiş. Kadın gerillayla hiç karşılaşmamış. Nurcan gerillalarla birlikte gitmek istemiş. Fakat yaşının küçüklüğü nedeniyle kabul etmemişler.
İlk regl olduğunda çok utanıp korkmuş. Bunun ne olduğunu da bilmiyormuş zaten. Ayaklarının kan olduğunu görünce, ayağını yaraladığını düşünür ilk anda. Ama tuvalete gidip de gerçekle karşılaştığında durumu anlar. Önceden kadınlardan duymuştur, kadınların belli zamanlarda kanadıklarını. Fakat ne yapacağını bilemez. Evde ne pamuk vardır ne de kilot… O durumda ne yapacaklarını bilemezlermiş köyde. Eski bez bulup, pijamayla kullanmaya çalışmış. Oralarda yokluk ve günah birbirinin kardeşiymiş. Köyün dışında kanlı bezleri soğuk suda yıkayıp, dikenlerin üzerinde kurutup, öyle eve gelirlermiş. Kışın da odunların üzerine serip bezleri kuruturmuşlar.
Köyünde Gerçekleştiremediği Düşünü Adana’da Gerçekleştirir…

Bu fotoğraf ben tahliye olduktan sonra A8’de çekilmiş…Erik ağacı ise, benim yıllarca baktığım erik ağacı…15 Temmuz darbe girişimi sonrası bütün çiçekler gibi erik ağacını da idare alıp götürmüş…

1987 yılında Çukurova’ya taşınmışlar. Sırasıyla Dağlıoğlu ve Havuzlubahçe mahallelerinde ikamet etmişler. Taşınırken köyden Mardin’e kadar hep ağlamış. Ailece eşyalarıyla birlikte kamyon kasasında yolculuk yaparlar. Bu zorunlu göçü anlatırken, bunun kendisini çok etkilediğinin altını çizmeyi unutmuyor Nurcan. Adana’da hep çalışır. Hiç okula gitmez. Tam üç yıl boyunca tarlalarda ırgatlık yapar. Ne okuma yazma ne de Türkçe öğrenmiştir buralarda çalışırken.
Köydeyken gerçekleştiremediği gerillaya katılımı gittiği Adana’da gerçekleştirir. Mahalleden 2 genç kadın ve 2 erkek arkadaşıyla birlikte gerillaya katılır. Genç kadınlardan biri halasının kızıdır. Nurcan bugün bile yaşını tam olarak bilemediği için gerillaya katıldığında kaç yaşında olduğunu bir türlü çıkaramadık.
Gerillaya ilk katıldığında Güney-Batı (Maraş) tarafına giderler. İlk yolculukları ise hayli meşakkatlidir. Antep’te onları alacak kişi gelmeyince, geri dönmeleri söylenir. Ama onlar itiraz ederler. Çünkü evden bir kez kaçmışlardır ve bunun geri dönüşü olmaz. Bunun üzerine onları mecburen orada bekletirler. Sonra kurye onları alıp bir köye götürür. 5 gün o köyde kalırlar. Elbiseleri uygun olmadığı için elbise gelmesini beklerler. Elbiseler geldikten sonra da, dağa çıkarlar. O alanda Kandil dedikleri bir bölgeye giderler. Naylondan çadır yapmıştır gerilla. Hepsi naylonun içerisinde kalırlar.

Nurcan A4 koğuşunda…

Grupta Güneyli Aslan dedikleri bir yoldaşları vardır. Uykuları gelmediği için halasının kızıyla onun yanına giderler. Aslan onlara yağmurun nasıl oluştuğunu anlatır. Ama anlatılanlara inanmazlar. Çünkü yağmuru yağdıranın Allah olduğuna inanıyorlardır. Köydeyken namaz kılar, oruç tutarmış. Bu nedenle arkadaşının anlattıklarına inanmazlar. Arkadaşları anlattıkları karşısında gösterdikleri tutumlara aldırmayıp, anlayışlı davranırmış hep.
O süreçte operasyonlar çok fazla olduğu için askeri eğitim hiç almamışlar. Siyasi eğitim de çok kısa ve Türkçe olduğu için Nurcan hiçbir şey anlamaz. İki çatışmayı silahsız geçirir. Çünkü o süreçte Güney-Batı’da silah yokluğu da çekmektedir gerilla.
Nurcan Güney-Batı bölgesinde iki yıl kalır. Bir akşam gruplara ayrılırlar. Birlikte yola çıktığı ve hep birbirlerine destek oldukları halasının kızıyla ayrı gruplara düşerler. Bunun için çok ağlar hala kızı. Ayrılıkları da bir o kadar zor olur. Bu zorlu ayrılıktan tam 10 gün sonra BBC’den 7 yoldaşının şahadet haberini duyar Nurcan. Halasının kızı da o grubun içindedir. Nöbet yerindeki arkadaşlarının yanına gittiğinde alır bu haberi. Ayrılık anını hatırlar. Anılarına karışır gözyaşları…
Daha sonraki bölgesi Amanoslar olur Nurcan’ın. Keşif grubu olarak o bölgeye gitseler de, hepsi bölgenin yabancısıdır. Gruptaki arkadaşlarından biri Mardinli, biri Rojovalı, bir diğeri de Islahiyeli bir öğrencidir. Grup toplam 14 kişidirler. Ancak bölgeye geldiklerinde gruptan kaçanlar olur, şehit düşenler olur. Şu anda da o gruptan hapishanede Nurcan’la birlikte yaşayanların sayısı üçtür.
Köy yaşamından dolayı gerillada pek zorlanmaz Nurcan. Esas zorluğu siyasi olarak geri olmasından ve dil sorunundan dolayı yaşar. O zamanlar eğitim materyalleri tümüyle Türkçedir. Yine eğitimler de Türkçe verilmektedir. Nurcan ise birkaç cümle dışında Türkçe bilmediği gibi okuma yazma da bilmez. Bu halini şöyle özetliyor koğuş arkadaşım…
Bir hareket içindesin, bir birikiminin olması gerekiyor. Benim grubumda okuma-yazma bilmeyen bir arkadaş vardı. Diğerlerinin okuma-yazması vardı. İçinde bulunduğum gruplarda tek kadındım. Ancak erkek arkadaşların yardımını çok gördüm. Daha saygılı ve korumacı yaklaşıyorlardı. Bu nedenle hiç zorlanmadım. Oradaki yaşamın en zor yanı regl dönemleri oluyordu. Ben köyde o dönemleri de bütün zorluklarıyla yaşamıştım. Hatta daha beterini görmüştüm. Regl dönemlerinde yanımda götürdüğüm bezlerle ve eski atletlerimle idare ediyordum. Çok erzaksız kalıyorduk…
Amanoslar’da köylere inemezlermiş. Dağ köylerinde yaylalarda parayla bile bir şey alamazlarmış. Banyo sorunu başlarının belasıymış. İki yıla yakın zamanda gittikleri köylerde 3 ya da 4 defa ancak banyo yapabilmiş. Sadece saçlarını yıkayabiliyormuş.
Bir grup arkadaşla yeni gelecek bir grubu karşılamak üzere Amanoslar’da bir noktaya giderler. Bekledikleri grup gelmeyince, üç gün üst üste aynı noktaya gitmek zorunda kalırlar. Bu esnada erzakları da tükenir. Bir yerden yiyecek bir şeyler almak isterler. Grupta üç kişilermiş. Yol kenarındaki yerleşim yerine sivil kıyafetlerle gidip yiyecek almak için bir plan yaparlar. Gerillada bir yere kural olarak tek kişi gidilmezmiş. Aralarında bir tartışma yaparlar. Nurcan’ın sivil giysisi olmadığı için iki erkek arkadaşın gitmesinde karar kılarlar. Ormanın içinde silahları Nurcan’a bırakarak iki kişi yiyecek bulmak için yerleşim yerine inerler. Ancak yerleşim yerine varmalarıyla arkalarına sivil polislerin takılması bir olur. Gördükleri bir lokantaya girip, adamların geri dönmesini beklemeye karar verirler. Niyetleri o boşluktan yararlanıp kaçıp izlerini kaybettirmektir. Fakat planları hiçbir işe yaramaz. Lokantaya girmeleriyle adamların üzerlerine atlayıp, der dest etmeleri bir olur. Ve Nurcan bilmediği bir bölgede ormanın içerisinde tek başına erzaksız kala kalır. Arkadaşlarının dönmesini çok bekler. Ne bir ses ne bir hareket vardır ormanda. Saati de yokmuş üstelik. O halde sabah etmiş.
Ormanda yalnız başına nereye gideceğini bilemeden kala kalmış. Sisin egemenliğini ilan ettiği ormanda bir müddet yürümüş. O gün akşama kadar beklemiş. Akşam ormanın kıyısındaki köye gidip arkadaşlarını sormaya karar vermiş. Bir gün önce en kenarda ışığı yanmayan evin ışıklarının yandığını görünce, o eve gitmek üzere yola koyulmuş. Eve gidip pencereyi tıklatmış. Ses gelmeyince, kapıya yönelmiş ve kapıyı çalmış bu defa. İçeriden iki genç çıkmış. Çat pat Türkçesiyle onlara; “Korkmayın ben devrimciyim, size bir şey yapmayacağım. Size bir şey soracam.” demiş ve bir gün önce köyde neler olduğunu sormuş. Gençler bir şey bilmediklerini söyleyince, bir bardak su isteyip içmiş ve oradan ayrılmış.
Daha sonra da asfaltın diğer tarafındaki dağa yakın eve yönelmiş. Evin etrafında çit varmış. Bir de yaşlı bir adamla köpeği… Ona da aynı şeyleri söyleyip, kendisinden ona bir zarar gelmeyeceğini söylemiş. Adam Nurcan’ı içeri çağırmış. Ancak O kabul etmemiş. Bir de onları korkutmamak için oraya yalnız geldiğini, erkek arkadaşlarının onu beklediğini söylemiş. Adam köyde polis devriyesi olduğunu, oraya nasıl geldiğini sormuş. İçeri girse de adama güvenmez Nurcan. Köyde iki teröristin lokantada yakalandığını söyler adam. Ardından da yemek yemesi için kalmasını önerir. Adamın önerisini geri çevirir. Yiyecek bir şeyler ister. Yiyecekleri aldıktan sonra da hızla oradan ayrılarak ormana girer. Ancak ormanda nereye gideceğini bilemez. O an kendisini hakikaten çok kötü hisseder. İçinde bulunduğu koşullardan kaynaklı kendini çaresiz hisseder. Bütün bu alternatifsizliklere bölgeyi tanımamasını da ekleyince, Nurcan’ın nasıl bir durumda olduğunu tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Kolu kanadı kırık bir vaziyette hayata tutunmaya çalışır. Dört gün ormanda o halde yaşar. Beşinci günün akşamında yani 31 Temmuz 1992’de pusuya düşer.
Çaresizlik içerisinde yine o eve gitmeye karar verir. Ev sahiplerinin onu taksiyle Maraş’ın kazalarından birine bırakmalarını istemeyi düşünür. Eve yaklaşır. Tam evi çevreleyen tellerden geçmek için ayağını kaldırdığı anda bir gürültü kopar. Ay ışığında onu görmüşlerdir. Kendisini yere atar. Ancak yaralıdır. İlk kurşun ayağına saplanmıştır. Mendille ayağını bağlar. Fakat kan bir türlü durmak bilmez. Silahları ormanda saklamış, yanına silah almamıştır. Sabaha karşı kanamadan olsa gerek enerjisi iyice tükenir, gözleri kararır. Sanki dipsiz bir kuyudaymış gibi özel timcilerin seslerini duyar.
Önce Kürtçe kod ismiyle çağırırlar Nurcan’ı. “Sen yaşıyorsan elini kaldır” derler. Nurcan yarı baygın bir haldedir. Öylece hiç kımıldamadan kalır. Kendi aralarındaki konuşmaları dinler. Ayak sesleri kulağına gelir. Birileri “üzerine toplanmayın silahı yoktur” der.
Hastane Yerine İşkence Seansları…
Oradan nasıl alıp götürdüklerini hiç hatırlamıyor. Kan kaybı nedeniyle iyice kendinden geçmiş olmalı onu götürdüklerinde. Gözünü açtığında kolundaki serumu görür. Zaten gözünü açar açmaz da silahını sorarlar. Nurcan “yok” der. Onlar ısrarla “nerede” sorusunu yöneltirler. Sonra Nurcan’ı yaralandığı yere götürürler. Amaçları Nurcan’ın nereden geldiğini tespit etmektir. Nurcan ana yoldan geldiğini söylese de, onu ormana götürürler. Silahın nerede olduğunu söylemezse şayet öldürmekle tehdit ederler. Önce Nurcan’ı soylarlar. Sonra gözlerini bağlayıp, namluyu şakağına dayarlar. İçlerinden birisi “gebertin” talimatı verdiğinde de diğeri tetiğe basar. Boş silahla yapılan bir denemedir bu…
Nurcan’la tercüman aracılığıyla konuşurlar. Nurcan silahını kaybettiğini söylediğinde, biraz daha uğraşıp elbiselerini verirler giymesi için. Sonra yerde sürükleyerek araca götürürler. Arabada tekrar gözlerini açıp, nereden geldiğini öğrenmeye çalışırlar. Bir şey bilmediğini söylediğinde silahın kabzasıyla göğsüne vurunca bayılır. 8-9 gün kadar gözaltında kalır Nurcan. Sürenin kısalığını ondan önce gözaltına alınan arkadaşlarına bağlıyor. Onlarla birlikte savcılığa çıkarılmış. Yaralı olduğu ve hayli fazla kan kaybettiği için olsa gerek ki, gözaltında sık sık bayılır, ağzından köpükler gelir. Gözaltında kendisine bildik sistematik işkence yöntemlerinden askıya asılmaması, elektrik verilmemesini yaralı olarak ele geçirilmesine bağlıyor Nurcan. Bütün bu süreçlerde işkencecilerin tercüman kullandığını, Kürtçe bilen sayısının da birden fazla olduğunu, kendisine de özellikle tecavüz edeceklerini, öldüreceklerini söyleyip sürekli psikolojik işkence uyguladıklarını yıllar sonra bir kez daha anlattı. Bu tehditler karşısında “beni öldürün” dediği için de, bu defa psikolojik baskı ve işkenceyi tecavüz edecekleri yönünde arttırırlar.
Bir gün gözleri bağlı halde bir grup askerin içine atarlar Nurcan’ı. Biri çimdikler, biri ayağına basar, diğeri taciz eder… Gözaltı boyunca hiç yemek yemez. Sadece su içer. Gözaltı süresi dolduğunda da, önce basına çıkarırlar onları. Nurcan yürüyemediği için asker önce onu götürür, sonra diğerlerini getirirler. Önce yakalanan erkek arkadaşlarından biri Nurcan’ı tutar. Basına gösterildikten sonra da savcılığa çıkarılırlar.
Gözaltındayken birkaç defa iğne vururlar Nurcan’a. O iğneyi vurduklarında Nurcan çok kötüleşir. Bunu bir tavuğun kafasını kesip bıraktıktan sonra çırpınmasına benzetiyor. Çünkü o da iğneden sonra öyle çırpınırmış.
Savcılıkta ifade vermiş. Savcı ailesini isteyip istemediğini sorar kendisine. Sadece koridordaki arkadaşlarını istediğini söyler. Okuma-yazması olmadığı için de bazı kağıtların altına parmak bastırıp, cezaevine gönderilir. Yalnız polisler dosyasını kızamıktan ölen ablası Nofa’nın adına düzenlemiş. Bunu ilk duruşmada öğrenir. İtiraz eder bu duruma. Ancak düzeltilmez. Ve çok sonradan kendisi uğraşarak bu yanlışlığı düzelttirir. Bir de kimlikte ismi Nurcan olsa da, günlük yaşamda Nafiye ismini kullanıyormuş eskiden. Biz tanıştığımızda ise, Nurcan ismini kullanıyordu.
Şimdilik Son durak Gebze Kadın Hapishanesi…
Nurcan’ın ilk hapishanesi Malatya E Tipi Cezaevi olmuş. Orada 10 ay kalmış. İdamla yargılanmış. 3 ya da 4 kez duruşma yapılmış. Ve mahkeme müebbet hapis cezası vermiş. Ceza alır almaz Mayıs 1993’de sürgün sevkle Amasya Hapishanesine gönderilmiş. Orada tam 9 yıl kalmış. Sonra sırasıyla Sivas, Elbistan, Mardin/Midyat hapishanelerinde kalmış. Şimdilik “son durağı” Gebze Kadın Kapalı Hapishane. Bu sohbeti yaptığımızda koğuş arkadaşım Nurcan 22 yıllık mahpustu. Ve hapishane günlerine dair ise, anlatacağı o kadar çok hikayesi vardı ki, acele etmeden ikimiz de günlere yayılan bir sohbetin içine bıraktık kendimizi…
İlk hapishaneye götürüldüğünde hem yaralıdır, hem de hapishane yaşamına dair bir bilgisi de, deneyimi de yoktur. Ayrıca bir gerilla olarak bu şekilde yakalanmış olmasını ilk başlarda kabullenemez. Dört duvar arasında yaşam onu hem psikolojik olarak bunaltır, hem de hapishane yaşamı dil bilmediği için zor gelir Nurcan’a… Ancak bütün bu sıkıntılarını birlikte kaldığı kadın arkadaşları sayesinde aşar. İlk hapishaneye götürüldüğünde askerden onlar teslim alırlar Nurcan’ı. Battaniyeyle içeriye taşırlar.  Gurbeteli Ersöz, Dev-Sol’dan Şerife Doğan’la karşılaşır önce. Şerife hemşireymiş. Revire çıkarırlar ve hastaneye sevkedilir. Hastanede yarasına bakılır, ayağı alçıya alınır. Sonra da hapishaneye gönderilir. Hapishane doktoru her gün koğuşa gelerek, yaralarını kontrol eder, iğnelerini yapar. Bir hemşire arkadaşı da yaralarının pansumanını yapar. Bir leğenin içine koyarak banyosunu yaptırırlar.
İlk başlarda geceleri uyku tutmaz Nurcan’ı. Çünkü dağdayken gündüzleri uyuyup, geceleri yürürlermiş. Yine uzun süre yerde yatmaktan kaynaklı yatak ona çok yumuşak gelir. Bu nedenle koğuş ahalisi uyuduktan sonra, yaralı ayağına rağmen, sürüne sürüne ranzadan inip, içerideki tahta bankın üzerinde yatıyormuş. Sabahları arkadaşları onu yatakta bulamayınca, yine firar etmişsin diye takılırlarmış Nurcan’a. Sonra arkadaşları onunla baş edemeyince, eski elbiselerden ince bir minder yaparlar yatak diye. Uzun süre o minderin üzerinde uyur Nurcan.
Düzenli beslenmesi için arkadaşları özel bir düzenleme de yaparlar. Zira hapishanelerde böyledir… Hastalar için her daim ek bazı gıda maddelerinin alınmasına çalışılır. Fakat Nurcan ısrarla onlarla birlikte alt katta yapmak ister. Gurbetelli buna engel olup, kızarmış her defasında. Tuvalet için de bir kasayı keserek oturak yaparlar.
Bulunduğu hapishanede banyo toplu yapılırmış. Arkadaşlarının hamama gittiği bir gün uzandığı yerde uyuya kalır. Rüyasında polislerin kendisini gözaltına almaya çalıştığını görür. Rüyanın etkisiyle bağırıp, konuşmaya başlar. Çığlıkları üzerine Gurbetelli Nurcan’ı uyandırıp, sakinleştirir. Bu kabusları da uzun sürmez zaten…
Bir de ilk hapishane günlerinde arkadaşları kahvaltıyı bahçede yapacağız diyince, bizimki sanmış ki, tarlada kahvaltı yapacaklar. Kahvaltı için indiğinde bahçe dedikleri yerin beton duvarların ortasındaki havalandırma olduğunu anlar.
O zamanlar diğer koğuşlardaki devrimci gruplardan tutsaklar çok sık slogan atıyorlarmış. Türkçesi olmadığı için de sloganı soğan olarak anlamış. Zaten soğanın da ne demek olduğunu da bilmiyormuş. Birinde arkadaşları slogan atmaya gidince Nurcan: “Aha yine soğan atacaklar” diyince millet kahkahayı patlatmış.
Gurbetelli’yle kısa bir süre kalmışlar. Ancak Nurcan Türkçe ve Zazaca bilmediği için sohbet etme koşulu olmamış. Gurbetelli’nin çat pat kırmancası ile anlaşmaya çalışmışlar. Hem yaralı hem de gerilla olduğu için Gurbetelli’nin onu bir anne gibi sevdiğini söylerken gözlerindeki özlem ve keder gözümden kaçmadı. Gurbetelli’nin tahliye günü yaklaştığında geceleri bir odada daktilo ile bir şeyler yazdığını, kendisinin de geceleri uyuyamadığı için onun yanına gittiğini… Bir gün yine yanına gittiğinde onu uyumayı gitmesi için ikna etmiş. Nurcan minderinde kıvrılıp uyumuş. Bir ara uyandığında Gurbetelli’nin yatağına değil, Nurcan’ın minderinin yanına bir şey atıp, ona sarılarak uyuduğunu görmüş.
Eskiden hapishanelerde esaslı tahliye törenleri yapılırdı. Gurbetelli de tahliye töreninde ardında bıraktığı arkadaşlarını sım sıkı sarılarak öpmüş. En son Nurcan’a sarıldığında da, kulağına “Seni bıraktığım için çok üzgünüm. Ama ben senin silahını yerde bırakmayacağım.” demiş. Yıllar sonra Amasya hapishanesinde Gurbetelli’nin şehit düştüğünü öğrendiğinde kriz geçirmiş…
Nurcan ilk tutsaklık yıllarında dil, okuma-yazma bilmemenin sıkıntısını çok çekmiş. 1994 yılına kadar da doğru dürüst Türkçe öğrenememiş. Önce okuma yazma öğrenmiş. O yıllarda Kürtçe okuma yazma öğretme gibi bir uygulaması yokmuş arkadaşlarının. Eğitimler Türkçeymiş. Eğitimlerden hiçbir şey anlamıyormuş. Tüm materyaller de Türkçe olduğu için hayli zorlanmış. Üstelik o zamanlar eğitimler günde iki defa oluyormuş. İnsanın hiçbir şey anlamadığı bir eğitime günde iki posta dahil olmasının ne kadar sıkıcı olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Kendisine kalan akşamlarda okuma yazma öğrenmeye çalışmış Nurcan. Bir de Semra isimli bir arkadaşı nöbet günlerinde onu çalıştırıyormuş. Türkçe ile okuma-yazmayı aynı süreçte öğrenmiş. Üç defa “Küçük Peşmerge” kitabını okuduğunu ve kitabı ancak üçüncüde anladığını keyifle anlattı. Önce harfleri çözmüş, sonra hece ve kelime, en sonunda da cümle kurmayı öğrenmiş. Öğrenme süreci onun 2-3 yılına mal olmuş. Dil bilmemesinden dolayı da onca yıl millet Nurcan’ın potlarına hayli gülmüş. Burada özel olarak kaydetmeliyim ki, Nurcan hapishanede karşılaştığım kendi çapında çok okuyan ender kadınlardan biridir.
Nurcan’a 22 koca yılı hapishanede nasıl devirdiğini soruyorum… Her zamanki gibi saf ve içten, çocuksu gülümseyiş ve mimikleriyle yanıtlıyor beni…
“Yoldaşım herkes için cezaevi zordur. Benim gibi insanlar için çok daha zor. Okuma yazma bilmemek, dil bilmemek çok büyük zorluk. Mektup yazamazsın, okuyamazsın, derdini anlatamazsın… Arkadaşlar yardımcı olduklarında da, onların zamanını almak da zoruma gidiyordu. Kaldığım yerlerde bir ben, bir de başka bir arkadaş vardı benim gibi. Diğerleri hep okumuştu. 1995-1996 yıllarında gazete dergi okumaya, kendi mektuplarımı yazmaya başladım.”
Türkçe okuma yazma öğrendikten sonra, hapishanede hayatı daha bir kolaylaşmış Nurcan’ın. 2007-2008 yıllarında Azadiya Welat okuyarak Kürtçe okuma-yazmaya başlamış. Daha sonra da Kürtçe kitaplarla dilini geliştirmiş. Şu an Kürtçe yazıp-okuyor. Yalnız yazmada hala bir miktar zorlandığını söylemeyi de unutmuyor.
Nurcan’ın 9 yıl daha mahpus yatması lazım. Dışarı çıktığında zorlanabileceğinin farkında… Ancak topluma adapte olacağını düşünüyor. Karşısındaki insanların onu anlayacağını sanmıyor. Fakat “gücüm neye yeterse onu yaparım” diyor. Özcesi dışarıdaki yaşama dair soruları hem çok fazla, hem de çok soyut.
İçeride değişik zamanlarda komüncülük yapmış Nurcan. Hesap işlerinden dolayı yaşadığı sorunları çözmesinde arkadaşları hep yanında olmuşlar. Ama fazlasıyla unutkan olmasından rahatsız… Bir ara temsilcilik de yapmış. Ama komüncülük ona daha zor gelmiş.
Nurcan tutuklandıktan sonra ailesi tüm yoksulluğuna rağmen onun yanında olmuş, emek vermiş. Görüşüne geliyorlar, mektup yazıyorlar.
Kaldığı hapishanelerin tümünün çok kötü, hepsinin pilot cezaevi olduğunun altını çizerken Nurcan… Çocuk yaşta girdiği hapishanede orta yaşlı bir kadındı artık. Saçlarına düşen aklar ise, 22 yıllık mahpusluğun karşılığıydı. 24 saat kapalı bir ortamda 22 yıl kalmanın fiziki ve psikolojik etkilerini elbette yaşamış. Ancak, özellikle vurgulamalıyım ki, Nurcan 22 yıllık mahpus olduğunu söylemese, sanırsınız ki, daha yeni hapishaneye düşmüş, neşeli, şen şakrak, sevgi ve umut dolu, yarın ilk duruşmasında kesinlikle tahliye olacak bir kadın… Bu satırları yazarken onunla yaptığımız sohbeti keşke kameraya alma koşulumuz olsaydı diye düşünmeden edemiyorum.
Neredeyse bu sohbetleri yaptığım her kadın arkadaşa “sen hiç aşık oldun mu” sorusunu yönelttim. Nurcan’ın yanıtı “hayır” oldu. Çocukken çalışmaya başlaması ve çocuk denilecek yaşta dağa çıkması ve yine çok küçük yaşta tutsak düşmesi bu yanıtının maddi temelini oluşturuyor. Ayrıca örgütünün bu konudaki kararı onun platonik de olsa böyle bir duyguyu yaşamasına müsaade etmemiş. Kişisel olarak aşık olmaya, birlikte yaşamaya karşı değil. Ama kendisi bakımından bunun çok zor olduğunun altını çizmekten de geri durmuyor.
Cins bilincine sahip olmasının öyküsü de esasında kadınlığının farkına varmasının öyküsü… Baba ve annesinin ilişkisinde babasının baskıcı, despot tutumları nedeniyle erkeklere karşı uzak, soğuk yaklaşmasının ilk belirleyenleri olmuş. Yine aynı süreçte yaşadıklarından ve tanık olduklarından kaynaklı, kadınların güçsüz olduğunu düşünürmüş. Evin bütün işlerini yapan annesi olsa da, evde babasının sözünün geçmesine bir türlü anlam veremezmiş. Babası parayı tanımazmış. Ürünü satma işlerini de annesi babasının iznini alarak yaparmış. Bütün bu adaletsizlikler karşısında “keşke ben de erkek olsaydım” diye düşünürmüş çoğu kez.
Dağda kadın-erkek eşitliği üzerine tartışmalara şahit olur Nurcan. Dağa çıktığı ilk günlerde komutan (erkek) halasının kızı ve bazı arkadaşların dereye gidip ayak ve çoraplarını yıkayabileceklerini söylediğinde, Nurcan geri kalanların çoraplarını da gidenlerin birlikte götürüp yıkamasını öneriyor. Komutan kesinlikle böyle bir şey yapmamaları gerektiğini nedenleriyle birlikte öğütlüyor onlara. Bu alanda özel bir eğitim almasalar da, günlük yaşamda kadın-erkek eşitliğini dikkate alma çabalarıyla başlıyor Nurcan’ın öğrenme ve farkındalıkları.
Dağda ilk başlarda tek kadın olduğu için erkeklerle yemek yemekten utanırmış. Birinde biraz yana dönerek yemeğini yediğini gören komutanı, birlikte yemek yemeleri gerektiğini anlatmış Nurcan’a. Feodal yaklaşımlarının değişmesini sağlamış bu türden uyarı ve anlatımlarıyla. Köylere gittiklerinde çantasına çok erzak koyup, yükünü ağırlaştırmasına da karşı çıkıp, erkeklerle aynı ağırlıkta yükü taşımak zorunda olmadığını anlatırmış. Esas olarak da cins bilincini hapishane yıllarında edinmiş. Hareketin bu alandaki değişimi, içeridekileri de sarıp sarmalamış. Hem eğitimlere katılmış, hem de kadın kitapları okumuş.
Hapishanede acıyı da tatlıyı da kendi içinde yaşıyor insan. Herkes gibi Nurcan’a da arkadaşlarının, aile bireylerinin şahadetini duymak her zaman çok zor gelmiş. Duvarların insanın üzerine üzerine geldiği, hapishanenin insana dar geldiği, kendini en çaresiz hissettiğin anlar bunlar…
Koğuşdaşım Nurcan’ın en belirgin özelliğidir içten, saf çocuksu halleri…Onunla herhangi bir sorunu tartışmaya başladığınızda, ondaki heyecanın içinizi açtığına tanık olursunuz. Tahliye haberini aldığımda A-3 koğuşu bu güzel haberi zılgıtlarla karşıladı. Her biriyle vedalaşıp, sıra Nurcan’a geldiğinde içindeki çocuğu hiç öldürmemesini kulağına fısıldadım…

Ekim 2013 Gebze Kadın Hapishanesi A4 Koğuşu

Tags:


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑