Türkiye

Published on Ocak 6th, 2020 | by Avrupa Forum 14

0

Hocam, bırak dağınık kalsın (II) – Mehmet Ali Ayan

Baskın Oran genelleme yapmayı ve kural koymayı seviyor. Niçin olmasın, her bilim insanının hakkı ve görevidir bu. Gelgelelim yaptığı genellemeler ve koyduğu kurallar ya genel değil veya kural değil; dolayısıyla ya kusurlu ya da tümüyle yanlış.

“Doğal asimilasyon” ve “alt kimlik” ?

Hoca, bunlardan birinde, Cumhuriyetin, gayrimüslimlere yönelik “etno-dinsel arındırma” ve Kürtlere yönelik “zorla asimile etme” politikaları ile, “kurulmak istenen ‘milleti’ işin başından parçaladı”ğını belirtiyor ve devam ediyor : “Çünkü netice alıcı doğal asimilasyon ancak ve ancak ‘ulusal ekonomik pazar’ın varlığı sayesinde mümkündü ve bu pazarın ancak 1980’lerden sonra oluştuğu bu ülkede Kürtlük bilinci zorla asimilasyon yüzünden en geç 1950’lerin sonunda oluşmuştu. Bu oluşmadan sonraki asimilasyon çabaları bu bilinci ancak sivriltirdi ki, aynen böyle oldu. Şu anda bunu anlamak istemeyen Türk devleti Türkiyeli Kürtleri ülkeden buz gibi soğutmayı, yani milleti parçalamayı sürdürüyor.”


Son sözü dosdoğru, ama öncekiler değil.

Birincisi, Kemalistlerin kurmak istedikleri “millet” tam da böyle bir şeydi. Gayrimüslimleri zaten gözden çıkarmışlardı, her türlü araç ve yöntemle onlardan kurtulmaya bakıyorlardı. “Millî mücadele” millet-i hakimeyi, yani sünni müslümanları esas aldığı için “millî” idi, yoksa çağdaş ulusçuluk zihniyetinden ötürü değil. O nedenle ilk meclislerde (1935’e kadar) tek bir gayrimüslim vekil yoktu, ondan sonra göstermelik alınanlar da Türk’ten çok Türkçülük yapmak zorunda kaldılar.(11) Sıra Kürtlere gelince, Kemalistler, tıpkı Batılı sömürgeciler gibi kendilerini medeni ve üstün, onları de ilkel ve cahil saydıkları için, sünni müslümanlık ortak zemini üzerinde ve tedip, tenkil, asimilasyon politikalarının bileşimiyle Türkleştirebileceklerini sandılar. Uzak geçmişte Bizans’tan yaka silkmiş bir kısım yerli halkın önce müslümanlığı seçip zamanla Türkleşmesi, yakın geçmişte Çerkez, boşnak, Arnavut v.b. göçmen topluluklarının kısmen kolayca asimile edilebilmesi de bunda rol oynamıştır belki. Ama yanlış hesap Kürdistan’dan döndü.

Çünkü, ikincisi, Kürtlük bilinci çok eskiden beri vardı ve Türklerinki kadar köklüydü.(12) Üstelik Devlet-i Aliyye Türk beyliklerini yeniçeri zoruyla ortadan kaldırmış ama Kürdistan’da aynı politikayı uygulamamıştı. Tersine, Yavuz Selim’in İran’a karşı İdris-i Bitlisi ile yaptığı anlaşma sonucu, Kürt beyliklerinin özerkliğini tanımıştı. Kürtler kendi yurtlarında Kürt olmakla ilgili bir sorun yaşamıyordu; İslam ortak kimliğine sahip olmaktan, halifenin sancağı altında bulunmaktan ve “millet-i hakime” içinde yer almaktan ötürü ayrı-gayrı diye bir dertleri de yoktu.(13) Cumhuriyet eşitlik temelinde yeni bir ortak kimlik oluşturmak yerine onlara Türkleşmeyi dayatınca Kürtlük bilinci gitgide öne çıktı ve, kapitalizmin de gelişmesiyle birlikte, ulus bilincine doğru evrildi. Yani Kemalistlerin ve başka bir bağlamda da olsa Baskın Oran’ın sandığının aksine, asimilasyon ihtimali yoktu(14) ama yeni bir ortaklık kurma imkanı vardı.

Üçüncüsü, “ulusal ekonomik pazar” mutlaka “doğal asimilasyon”a da yol açmaz. Baskın hoca “Çünkü netice alıcı doğal asimilasyon ancak ve ancak ‘ulusal ekonomik pazar’ın varlığı sayesinde mümkündü” diyor, ki bu genelleme de bir tevatür ve genel olarak yanlış. Tek gerçek ve fakat ayrıksı örneği var: ABD halkı. Ayrıksıdır, çünkü, büyük çoğunluğuyla kendi köken topluluğundan ve kültürel bağlarından kopmuş, Amerikan kapitalizminin eritme potası içinde yeniden kaynaşmış göçmen bireylerden oluşan bir alaşımdır. “Ulusal ekonomik pazar”ın daha da önce oluştuğu Avrupa ülkelerinde ise durum böyle değil. “Asimilasyon”un herhalde en ileri gittiği Fransa’da bile, Basklar, Katalanlar, Oksitanlar, Alsaslılar ve Brötonlar hâlâ varlığını sürdürüyor. B. Britanya’da İskoçlar, Galliler ve İrlandalılar asimile olmaktan çok uzak. Son genel seçimde, Kuzey İrlanda’nın 1998’deki “Hayırlı Cuma” anlaşmasından beri ilk kez, milliyetçi-cumhuriyetçi partiler “birlikçi”leri geride bıraktı. İskoç Ulusal Partisi ise, 2014’teki bağımsızlık referandumundan sonra, yüzde 45 oranını tekrar yakaladı, 59 sandalyeden 48’ini kazandı ve lideri Sturgeon “İskoçya kendi iradesi hilafına Birleşik Krallık içinde tutulamaz” diye demeç verdi. Belçika’da Flamanlar Brüksel bölgesinden vazgeçemedikleri için çekişmeli bir biçimde Valonlarla bir arada duruyor, yoksa belki de ilk fırsatta kozlarını bölüşecekler. İspanya’da Bask sorunu kapanmadan Katalanların bağımsızlık davası öne çıktı. Kanada’da Fransız asıllı Kebek (Quebec) halkı, ayrılıkçı eğilim sönümlense de, kendi kimliğini koruyor. Kuzey Amerika’da söz gelimi Iroqua ve Navajolar, Güney Amerika’da Mayalar bile asimile olmuş değil. Kısacası, halklar, her ne kadar komşuları ile iktisadi ve kültürel etkileşimde bulunsalar, birbirlerine benzerlikleri artsa, nüfusu daha az olanlar resmî dili de öğrenmek zorunda kalsalar bile, kendileri olmaktan çıkıp çoğunluk içinde erimiyorlar.

Ulusal sorun(lar)a tek bir seferde ve temelli çözüm bulmak olası değil. “Ulusal ekonomik pazar”ın varlığı elbette çok önemli bir birleştirici unsur ama eşitlikle tamamlanmamışsa ise yaramaz. Üstelik, tarafların tatminkar düzeyde paylaşabileceği bir zenginliğin de olması, sürekli yeniden üretilmesi ve gitgide arttırılması gerekir. Bu koşullar bir araya gelirse, ortak tarih, gelenekler, din v.b. kültürel unsurlar da siyasi birliğin sağlanmasına ve korunmasına katkıda bulunur. Aksi halde, uzun süreli bir savaş veya iç savaş, büyük bir doğal felaket, iktisadi bunalım v.s. sonucu, daha önce kurulmuş olan ‘ulusal ekonomik pazar’ çöküntüye uğrayabilir. Kapitalizm, doğası gereği, her düzeyde eşitsiz gelişme kaynağıdır. Bu eşitsizlik bunalım dönemlerinde daha da büyür. Farklı etnik ya da dinsel topluluklara yansıması ise, çoğu kez ve haklı olarak, kendilerine karşı ayrımcılık yapılıyor diye algılanır. Toplumsal rahatsızlık artınca ilk belirtileri milliyetler arası gerilimde de ifadesini bulur. Özetle, ekmek azalır ve kalitesi bozulur, paylaşımı da adaletsiz olursa, ulusal sorun(lar) yeniden baş gösterir. Düşman ya da rakip devletler de araya kama sokarak bu çatlakları büyütmeye çalışır. SSCB’de, Çekoslovakya’da, Yugoslavya’da böyle olmuş ve daha önce bulunan demokratik çözümler ise yaramaz hale gelmiştir.

Dolayısıyla, tek esaslı ve gerçek kural ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak ve barış içinde bir arada yaşamayı tercih etmektir. Sorun çıktığı zaman, her seferinde, aynı devlet içinde karşılıklı rızaya dayalı ve eşit haklara sahip olarak yaşamanın yolları yeniden bulunabilirse ne âlâ. Yoksa, zorla güzellik olmayacağı için, ayrı devletler halinde yan yana yaşamak da bir seçenektir.(15)

Doğal asimilasyona gelince… Bu, bireyler ve kısmen de topluluklar açısından tarih boyunca işleyen bir mekanizmadır; kimse karşı çıkamaz, çıkan olsa cirmi kadar yer yakar. Ancak, eski çağlardaki gibi kimi kavimlerin toptan asimile olduğu hallere artık rastlanmıyor. Ortaçağda imparatorlukların çözülmeye ve kapitalizmin de yükselmeye başladığı dönemden beri çelişkili dinamikler bir arada işliyor; bazıları asimilasyonu şu veya bu derecede hızlandırıyor ama diğer bazıları da etno-dinsel toplulukların kendilerini yeni biçim ve düzeylerde örgütlemesine ve ifade etmesine imkan sağlıyor. O nedenle, asimilasyona yönelik devlet politikaları da sadece ulusal baskı ve anti-demokratizm üretiyor. Ulusal baskının, ezen-ezilen ilişkisinin hüküm sürdüğü bir ortamda “doğal asimilasyon” olmaz. Kimi bireyler ya da toplumsal kesimler bunu kabul etse ve içselleştirse bile yaşanan “doğal” değil “zor”un dolaylı sonucudur; üzerindeki baskıdan başka türlü kurtulamayacağını sananların yanılsamalı tercihidir. Hal böyleyken toplumsal bilimlere ve bilim insanlarına düşen, asimilasyonun hangi koşullarda “netice alıcı” olacağına kafa yormak değil, onu red ve mahkum edip gönüllü birliğin, olmuyorsa diğer demokratik çözümlerin yol ve yordamını aramaktır.

Yeri gelmişken belirteyim, Baskın Oran’ın kullandığı “alt kimlikler” kavramı da bu bağlamda sorunludur. Gerçi kendisinin benimseyip benimsemediği tam anlaşılmıyor. Çünkü “Ülkedeki en güçlü etno-dinsel grubun damgasını taşıyan ve başka gruplara (“alt-kimlikler”e) tahammül göstermeyen “ulus-devlet” cümlesinde bu kavramı hem parantez hem de tırnak içinde kullanmış. Biraz aşağıda ise tırnaksız olarak tekrarlamış. Her durumda, “alt-kimlik” kavramı, sadece, farklı insanların ya da toplulukların gönüllü olarak bir arada durdukları ve ortak bir kimlik de inşa ettikleri hallerde açıklayıcı olabilir. Ama zoraki olarak bir arada tutuldukları, ezen ve ezilen ilişkisi yaşadıkları hallerde, eşitsizlik, dayatma ve küçümseme ifadesidir, kabul edilemez. Bizdeki durum ikincisidir.

“Azgelişmiş ülkeler, tembel iç dinamik ve yukarıdan devrim

Baskın hocanın bir başka ve isabetsiz genellemesi de şöyle: “Azgelişmiş ülkelerin iç dinamiği tembeldir. Zamanla gelişmesini beklersen çok beklersin. İktidarı bir biçimde ele geçiren aydınlar gelişmeyi hızlandırıp kültürünü aldıkları Batı’ya yetişmek için YD [yukarıdan devrim] yapıp iç dinamikleri tetiklerler. M. Kemal Paşa da 1923’te cumhuriyeti ilan ederek aynen bunu yaptı.”

Öyle derme-çatma bir formülasyon ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Bir kere, “azgelişmiş ülkelerin” hepsinde ya da çoğunda “iktidarı bir biçimde ele geçiren aydınlar(…) YD yapmış” değildir, söz konusu aydınların tümüyle Batı “kültürünü aldıkları” ve esas dertlerinin “Batı’ya yetişmek” olduğu da söylenemez. Bu açıklama Deli Petro’nun Rusya’da, Bismark’ın Almanya’da yaptırdığı atılımlar, 19 yüzyıldaki Brezilya “modernleşmesi” v.b. için geçerli olabilir belki. Bir de Japonya’daki Meiji restorasyonu (1866) ve onu izleyen büyük dönüşümler için. Ama Japonları bu yola iten Batı’nın boyunduruğu altına girme korkusu ile devleti güçlendirme ihtiyacı idi. Zaten 19. yüzyıl ortalarından itibaren kimilerince “Batılılaşma” diye ifade edilen reformların ardındaki saik, bağımsız ülkelerde sömürgeleşme tehlikesini savuşturma arzusudur, sömürge veya yarı-sömürge ülkelerde ise bu beladan kurtulma muradı. 20. yüzyılda Türkiye’de Mustafa Kemal’in, Mısır’da Nasır’ın, Irak’ta Abdülkerim Kasım’ın ve Suriye’de Hafız Esat’ın yaptığı “yukarıdan devrim”ler, bu itiraz kaydı ile, az çok Baskın Oran’ın tarifine uyar. Fakat genelleme yapmak veya kural koymak için birkaç örnek yetmez. Dünyanın her yerinde olup bitenleri gözden geçirmek ve aralarındaki ortak noktaları belirlemek şarttır. Öyle yapınca farkedilir ki “azgelişmiş” ülkelerde çoğu kez bambaşka süreçler yaşanmış. Söz gelimi, Çin, Vietnam, Cezayir, Küba, Angola, Mozambik, Gine-Bissau, Namibya, Zimbabwe ve Güney Afrika’da yukarıdan devrim değil sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları; Hindistan ve Endonezya’da esas olarak kitle eylemleriyle yürütülen ama bazan silahlı çatışmaya da dökülen bağımsızlık mücadeleleri var. Tunus’ta Habib Burgiba, Gine’de Ahmed Seku Ture, Ghana’da Kwame Nkrumah, Kongo’da Patrice Lumumba, Zambiya’da Kenneth Kaunda, Tanganika’da Julius Nyerere, Senegal’de Leopold Sedar Senghor, çok sonra Venezuela’da Chavez ve Bolivya’da Morales önderliğindeki hareketler ise, kurdukları dernek, sendika ve siyasi partilerin desteğiyle, boykot, itaatsizlik ve grevlerden isyanlara ve seçimlere kadar çeşitli yöntemleri yerine ve zamanına göre kullanarak, ama silahlı çatışmaya girmeden, hedefe varmış. Bu ülkelerin hepsinde, “iktidarı bir biçimde ele geçiren aydınlar” yerine, söz konusu mücadele ve savaşlar içinde aydınlanmış ve aydınlaşmış bir devrimci kadro görürüz. Onları iktidara taşıyan da, milyonlarca ya da yüz milyonlarca insanın seferber olduğu aşağıdan yukarıya halk devrimleridir. Söz konusu kadronun, Batı kültürünü almış olanlar dahil, çoğu solcu ya da sosyalisttir ve Batı’ya yetişmekten ziyade farklı bir gelişme arayışı içinde olmuşlardır.

İkincisi, hiçbir ülke ya da toplumda iç dinamik tekil değildir (ki Baskın hoca da zaten bir sonraki cümlede “dinamikler” diye kullanıyor). Özellikle sınıflı toplumlarda bir dizi dinamik bir arada ve çelişip çatışarak işler. Bu işleyiş tekdüze de değildir; bazan yavaşlar, bazan müthiş hızlanır ve, aynı zamanda, dış dinamiklerle etkileşim içinde cereyan eder. Bunu bir kenara yazıp asıl büyük ama kof iddiaya göz atalım: Neden “azgelişmiş ülkelerin iç dinamiği tembel” oluyormuş? Bazı ülkelerde ve bazı dönemlerde iç dinamiklerin farklı bir tarzda veya hızda işlemesi “tembel”likten midir? Söz konusu ülkeler neye ve kime göre azgelişmiş sayılıyor? “Azgelişmiş ülkeleri” hor gören Batılı ulema ve ukeladan ödünç alınmış bir önyargı değil mi bu?

Üçüncüsü, “azgelişmiş”lik kavramı esas olarak sanayileşme, büyüme, kişi başına düşen GSMH gibi ekonometrik ölçütlere dayanır. Söz konusu ülkelerin tarihî, kültürel, toplumsal, siyasi v.s. özgüllüklerini hesap dışı bırakır. Sömürgecilik, emperyalist savaş, soğuk savaş, bağımlılık gibi olguların payını da. Batı merkezlidir; bir önkabul olarak kapitalist Batı’yı ve insanlarını gelişmiş, ileri, üstün sayar ve kalan herkesin onlara benzemek zorunda olduğunu ima eder. Dolayısıyla, “azgelişmiş ülkeler” kavramı bilimsel değil tümüyle “ideolojik”tir; emperyalizmin hizmetindeki burjuva iktisatçılarının genel olarak toplumsal gelişmeye, özel olarak da kalkınma sorununa bakışını ifade eder. O bakışla ülkeler ve halklar hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabî tutulur. Orta ve alt basamaklarda kalanların iç dinamikleri gelişmeye engel olarak görülür. Onların ancak “gelişmiş” ülkelerin yardımıyla ve üretim yöntemleri uygulanarak, aşamalı ama hızlandırılmış ve doğrusal bir kalkınma süreci sonunda, benzer seviyelere ulaşabileceği öne sürülür.(16) Aslında yapılan, basitçe, klasik sömürgecilik dönemindeki “medenileştirme” iddiasının yerine, bu kez “kalkındırma” söylemi ile yola devam etmenin kılıfını uydurmaktır.

Rastlantı değil, bu kavramı ilk telaffuz eden de ABD başkanlarından Harry Truman. 20 0cak 1949’da, yeni başkanlık döneminin “açılış konuşması”nda. Uzaklarda savaş kazanmış ama kendisi yıkım görmemiş, üstelik bu sayede 1929’dan beri süregelen Büyük Bunalımı da atlatmış, ekonomisi istim üzerindeki zengin bir ülkenin başında olmanın kibriyle, dünyadaki “azgelişmiş yöreler”den ya da “alanlar”dan söz ediyor. “Onların iktisadi hayatları ilkel ve durgundur” diye de vurguluyor.(17)

Aynı Truman’ın Hiroşima ve Nagazaki’ya atom bombası atma emri verdiğini, 1947 başında “soğuk savaş” ilan ettiğini(18), 1948 yazında İngilizlerin Yunanistan iç savaşındaki rolünü devraldığını, 1949’da NATO’nun kuruluşuna önayak olduğunu, Çin devrimine karşı Çan Kay Şek güçlerini desteklediğini, Vietnam’da 1950’den itibaren Fransızlara malî ve askeri yardım sağladığını, Kore’deki iç savaşa müttefikleriyle birlikte askeri müdahalede bulunduğunu da hatırlamak gerek. O zaman bu sözümona hayırseverliğin, aslında, bir yandan üçüncü dünyadaki köylü devrimlerini önlemeye, diğer yandan da artık sonu gelen klasik sömürgeciliğin yerine yeni-sömürgecilik yöntemlerini ikâme etmeye yönelik olduğu anlaşılır. “Truman doktrini” ABD’nin, “komünizm tehdidine” set çekmek ve “özgür halkları desteklemek” adına, dünyanın her yerinde gerici hükûmetleri, faşist, askeri ya da oligarşik darbe ve diktatörlükleri koruyup kollamasına hizmet edecektir. İçeride de, 1947’de yürürlüğe konan [ABD’ye] “sadakat programı” sayesinde, Mc Carthy’ciliğin hızla güçlenmesine fırsat verecektir.

“Azgelişmiş”lik kavramı Truman’ın konuşmasında kalmayıp, zamanın ruhuna uygun olarak, kalkınma iktisadının temel kategorilerinden biri haline getirilmiştir. Bu da anlaşılır. Çünkü dönem kapitalist sistemin dünya çapında yeniden örgütlenme dönemidir. Her ne kadar Bretton Woods konferansı Roosevelt zamanında ve savaştaki bütün müttefiklerin katılımıyla toplanmış, IMF’nin, (iki buçuk yıl sonra Dünya Bankası’nın çekirdeğinde yer alacak olan) Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası’nın, (1995’te Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşecek olan) GATT’ın kuruluşu orada kararlaştırılmış ise de, bu kurumların açılışı 1946’da yapılmıştır.(19) Yani uygulama Truman zamanında, esas olarak ABD’nin sağladığı para kaynaklarıyla ve ABD’nin politik ekonomi zihniyetiyle başlar. “Azgelişmiş”lik ve ölçütleri bütün bu kurumların, denetledikleri bölgesel ve ulusal yapıların kullanma kılavuzu içinde yer alır. Sonradan “şanlı 30 yıl” diye nitelenen hızlı kapitalist gelişme ve genişleme döneminde de iyice yaygınlık kazanır.

Fakat zamanın ruhu yekpare değildir. Karşı tarafta, II. Dünya Savaşı’nın esas galibi olarak SSCB’nin, Avrupa’da Nazi işgaline karşı direnişe önderlik etmiş komünist partilerinin gücü ve etkisi, dolayısıyla Marksizmin büyük itibarı, ayrıca Çin ve Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşları ve “Bağlantısızlar hareketi” vardır. Bu bağlamda “azgelişmiş”lik kavramı da, hem kullananların bir bölümü hem de reddedenler tarafından eleştiri bombardımanına tutulur. Daha Truman’ın sözleri havada uçuşurken, 1949’da, “azgelişmiş” ülkelerle “gelişmiş” ülkeler arasındaki alışverişin hep ilk guruptakiler aleyhine işlediği ve onlar yoksullaştıkça diğerlerinin zenginleştiği ortaya konmuştur; biri Arjantinli Raul Prebisch diğeri Alman Hans Singer tarafından hazırlanan iki ayrı tebliğ ile. Prebisch “bağımlılık teorisi”nin temellerini atar; bir gurup Güney Amerikalı iktisatçı ile birlikte “yapısalcı” okulu ve kalkınma modelini oluşturur.(20) Ardından bu teori Amerikalı Baran ve Sweezy, Guyanalı Rodney, Yunanlı-Fransız Arghiri Emmanuel, Fransız Gunder-Frank, Mısırlı Samir Amin, yine Amerikalı Wallerstein ve başkaları tarafından Marksist yöntemle ele alınıp geliştirilir. Wallerstein sonradan kendi “dünya sistemi” teorisini kurar. “Azgelişmişlik” kavramına ve kalkındırma iddialarına yönelik eleştirilerin büyük bir bölümü Marksistlerin bundan yüz küsur yıl önce geliştirdiği “emperyalizm” teorisi ile “eşitsiz ve bileşik gelişme kanunu”ndan hareketle yapılmıştır.(21) Bugün artık tarih, ekonomi, sosyoloji, antropoloji, psikoloji, edebiyat ve sinematografi alanında burjuva kalkındırma tezlerini çürütüp gelişme-gelişememe mekanizmalarını yerli yerine oturtan devasa bir külliyat bulunuyor. “Gelişme” kavramı yerini “sürdürülebilir gelişme”ye, eski ekonometrik ölçütler “insani gelişme endeksi”ne bıraktı. Bunların da ne kadar doğru veya isabetli olduğu ayrı konu; ama en azından kapsamları daha geniş, ölçütleri daha çeşitli. “Azgelişmiş ülkeler” söylemi ise neredeyse kullanımdan düşmüştür.

Dördüncüsü, kapitalist sömürgecilik ve emperyalizm her girdiği yerde üretici güçleri, en azından bir kısmını, şu ya da bu ölçüde tahrip eder. İşte sadece birkaç örneği:

ı) İngiliz sömürgecileri Hindistan’da dokuma ustalarının parmaklarını kesip tezgahlarını parçaladılar. Sanki “havadan dokunmuş gibi hafif” muslin ve ipek kumaşları üretenler dilenci oldu. Oturdukları evler bitki örtüsünün istilasına uğradı; sokaklarına kaplanlar, leoparlar ve diğer yabani hayvanlar indi. 1760’ta yüz binlerce kişiyi barındıran Dakka’nın nüfusu 1820’de 50 bine düşmüştü.(22) “Vardım Hint eline, kumaş getirdim” diye bizim türkülere bile girmiş olan ülkenin bu iç dinamiği çökertilirken Manchester’deki iplik ve kumaş fabrikalarının da dinamizmi arttı ve piyasası genişledi. Hindistan pamuk üretimine devam etti ama B. Britanya’ya hammadde sağlamak üzere. Tekstil ürünlerini ise artık İngilizlerden satın almak zorundaydı. İngiliz sömürgecilerinin alçaklığı bununla sınırlı değil tabii ama fazlasını merak eden araştırsın.

ıı) Fransız sömürgesi Haiti’de köleler ve “renkli özgür insanlar”, metropoldekiyle neredeyse eşzamanlı (1791’de) bir devrim yaptılar. Devrimin önderi, eski bir köle ve Fransız ordusunun ilk siyahi generali olan Toussaint Louverture, fiilen bağımsızlığı sağlayıp bir de anayasa yaptığı halde, Fransa ile ilişkiyi kesmekten yana olmadığı için, kendisini “genel vali” ilan etmişti. Fakat Napolyon 1801’de destek kuvvetleriyle birlikte 80 bin kişiyi bulan devasa bir ordu gönderdi. Epey çarpışmadan sonra Louverture müzakereyi kabul ve bazı şartlarla istifa etti. Bir punduna getirip onu tutukladılar. Jura dağlarında hapsedildiği kalede, 1803’te, açlıktan ve soğuktan öldü(rüldü). Aynı akıbete uğramaktan korkan diğer asi komutanlar, Guadelup’ta köleliğin yeniden ihdas ediliğini de duyunca toparlandılar; Louverture’ün yardımcılarından Dessalines önderliğinde Fransız ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğrattılar. 1804’ün ilk günü, Güney Amerika ile Karayipler’de bağımsızlığını kazanan ve köleliği kaldıran ilk ülke, Amerika kıtasının da ikinci cumhuriyeti kuruldu. Fakat Fransa onu tanımadı. Eski rakipleri olan İspanyol ve İngiliz sömürgecileriyle anlaşarak uluslararası ambargo uyguladı. 1825’te ülkeye yanaşan savaş gemileriyle, eski mülk ve kölelerinin kaybına karşılık, 150 milyon altın Frank tazminat ve ihraç ürünlerinin fiyatlarında yüzde 50 indirim şartlarını dayattı. 1838’de borç miktarını 90 milyona düşürmeyi kabul etti. Haiti bunu ödemek için Fransız ve Amerikan bankalarından çok yüksek faizlerle tekrar tekrar borç almak zorunda kaldı. Bugünkü hesapla 21 milyar dolara denk düşen “bağımsızlık borcu”nun ödenmesi ancak 1947’de bitti.(23) Bu arada bir de, ülkenin Amerikan bankalarına boçlarını ödemediği gerekçesiyle, 1915-34 arasında ABD işgali var. 1957-86 arasında ise, tam bir hırsızlık, cinayet ve tacavüz çetesi kurmuş oldukları halde, Küba yakınlarında ve komünizme karşı diye, hem ABD hem de Fransa tarafından kollanan baba ve oğul Duvalier’lerin diktatörlük dönemi. Yani Haiti, “iç dinamiği tembel” olduğu için değil, emperyalist güçler tarafından sürüm sürüm süründürüldüğü, köle gibi sömürüldüğü için “azgelişmiş” olarak kaldı.

ııı) Kongo, “kesik eller diyarı”: 1884-85’te toplanan ve dört ay süren Berlin konferansı Avrupa ülkelerinin Afrika’yı paylaşmasını sağladı. Merkezi bir devletin bulunmadığı, 500 kadar kavmin küçük krallıklar ve kabile reisleri yönetiminde itiş kakış içinde de olsa bir arada yaşadığı, Avrupa kıtası büyüklüğünde bir coğrafya Belçika’ya verildi. Ülkenin parlamentosu da, sömürgecilikten uzak durma kaygısıyla, o toprakları krala bıraktı. II. Leopold, bugünkü Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin hem hükümdarı hem de mülk sahibi oldu. Bölgede demiryolu hattı, altyapı tesisleri ve şehirler kurdu, serbest ticareti destekledi. Fakat aynı zamanda fildişi ve kauçuk işletmeciliğini tekeline aldı; bakır, altın, uranyum ve diğer kaynaklara da el koydu. Sözümona köle ticaretini engelleme ve medeniyet götürme iddiasıyla yerli toplulukları yerinde köleleştiren bir medeni barbarlık düzeni örgütledi. Katliamlar, kırbaçlama, işkence, bedeni zedeleyen cezalar, köylerin yerle bir edilmesi… Zorunlu çalışmadan kaçınmak isteyen yerliler hiçbirinden kurtulamadı. En yaygın ceza el kesmekti. İstenen miktarda kauçuk ya da fildişi getirmeyen köylerde yetişkin erkekleri yakalayıp bir ellerini kesiyorlardı, tekrarında ise diğer ellerini. Eğer aile hala yeterince ürün sağlamazsa artık öldürüyorlardı. Kongo kesik eller diyarı oldu. II. Leopold’un hükümdarlık ettiği 20 küsur yıl boyunca Kongo nüfusunun üçte biri, tahminen 10 milyon kişi kırıldı. Vahşet ve cinayetler ayyuka çıkınca, II. Leopold, ölümünden kısa süre önce, Belçika arşivlerindeki kendi saygınlığını sarsabilecek bütün belgeleri yaktı, sonra da sömürgesini hükümete devretti. Belçika meclisi, sosyalistlerin ve radikallerin çoğu karşı çıksa da, bu ülkeyi ilhak etme kararı aldı ve adını Belçika Kongosu olarak değiştirdi. Bundan sonra, eski kralın yöntemlerini biraz yumuşatarak, sömürgeciliği yarım yüzyıl daha sürdürdüler. Birçok isyan ve pasif direnişin ardından ve gitgide radikalleşen bir bağımsızlık hareketinin sonucu olarak, 1960’ta yapılan anlaşmayla, Kongo Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Kongo Ulusal Hareketi seçimi kazandı ve önderi Patrice Lumumba başbakan oldu. Ama Belçika da elini çekmedi. Bölgesel milliyetçilerin çıkardığı isyanları destekledi, başka bir partinin yöneticisi olan devlet başkanını Lumumba’ya karşı kışkırttı v.b. Devir-teslim töreninin üzerinden üç ay bile geçmemişti ki albay Mobutu hükümeti devirdi, Lumumba’yı tutuklattı ve Kongo’dan ayrıldığını ilan eden Katanga yönetimine gizlice teslim edilip orada öldürülmesini sağladı.(24) Bu da Belçika’nın CIA ile işbirliği içinde kurduğu bir tezgahtı. Aynı Mobutu, çalkantılı birkaç yılın ardından, 1965’te ikinci bir darbe yaptı. ABD, Fransa ve Belçika’nın güçlü desteği ile 1997’ye kadar süren bir diktatörlük kurdu. Böylece, hem bu kez yeni-sömürgeciliğin sürüp gitmesi, hem de bütün Afrika’da karşı-devrimci hareketlerin bir merkez üssüne sahip olması güvenceye alındı. Fakat bu başka bir fasıl. Özetle Belçika gelişmişliğini, kendi iç dinamikleri yanında, Afrika’daki yağmaya ve barbarlığa da borçludur; Kongo (ve daha önce Alman sömürgesi iken 1916’da Belçika’ya devredilen Ruanda ile Burundi) ise, iç dinamiklerinin sömürgeciler tarafından tahrip edilmesi ve kaynaklarının metropole aktarılması yüzünden “azgelişmiş”tir.

ıv) Gelelim bizden yana: Devlet-i Aliyye’nin yönettiği ülkelerden Kuzey Afrika’dakiler 19. yüzyılda Fransız veya İngiliz sömürgesi oldu. Avrupa yakasındakiler, kapitalist üretim ilişkilerinin ve uluslaşma sürecinin daha erken başlaması, emperyalist güçlerin de doğrudan müdahaleleri ile, bağımsız devletler kurdu. Diğerleri ise uzatmalı bir yarı-sömürgeleşme süreci yaşadı. Osmanlı mülkünden geri kalanı elde tutabilmek için girilen savaşlar, yapılan ittifak ve anlaşmalar, alınan borçlar bu süreci hızlandırıp derinleştirmekten başka sonuç vermedi.

1838 Baltalimanı antlaşmasıyla İngiltere’ye verilen, daha sonra Fransa’ya ve diğerlerine de teşmil edilen kapitülasyonlardan ötürü, çeşitli ürünler üzerindeki devlet tekeli kaldırıldı. Avrupa’ya ihraç edilen ürünlerin karşılaştığı yüksek (yüzde 12) gümrük duvarlarına karşılık ithal edilen ürünlerden sadece yüzde 3 oranında vergi alınıyordu. Böylece Osmanlı pazarlarını ucuz Avrupa malları istila etti. Henüz ilkel ve korumaya muhtaç olan yerli sanayi yıkıma uğradı. 1854’e kadar dış borç almayan Devlet-i Aliyye kısa sürede ağır bir borç yükü altına sokuldu. Borçlan(dır)ma, şimdi olduğu gibi o zaman da, emperyalist soygun ve kaynak aktarımının başlıca mekanizmalarından biriydi. 20 yılda 15 ayrı istikraz ile 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmişti. Artık ödeyemez olunca, 1881’de, emperyalist devletlerin denetimindeki Düyun-u Umumiye İdaresi’ni devletin gelir kaynaklarına ortak ettiler. Kimi yıllarda Maliye Nezareti’nin iki katına yakın memur (ve kolcu) çalıştıran bu kurum toplam verginin yüzde 35’ini kendi toplar hale geldi; masraflarını düştükten sonra kalan parayı alacaklılara paylaştırdı; fakat aynı zamanda borç verdi, demiryolu ve sanayi projelerine kaynak sağladı, yabancı yatırımlara aracılık etti, v.b. Osmanlı borçları Düyun-u Umumiye zamanında azalmak bir yana gitgide arttı, tebaası da sağmal ineğe döndü.(25)

Fransızlar, İngilizler ve Ruslar Osmanlı ülke ya da illerini lokma lokma yutmaya başlayınca, 1882’den itibaren, önce Abdülhamit ardından da İTC sırtını Alman emperyalizmine dayadı. Ordunun silah ve donanımını, eğitimini ve harb-i umumide yönetimini Almanlara teslim ettiler. İşbirliği askeriye ile sınırlı kalmadı. Demiryolu, madencilik, bankacılık, tarım ve ticaret alanında da birçok imtiyaz verildi. Almanya, hem sanayisi için gerekli hammaddeyi ucuza temin ediyor, hem de ürettiği malları Osmanlı pazarlarında kârlı bir şekilde satıyordu. Yani, “en fazla müsaadeye mazhar” olanlar değişse de, emperyalist sömürü ve talanın niteliğinde bir değişiklik yoktu.

Alman emperyalizminin belki de en yıkıcı etkisi iç dinamiklerden önemli bir bölümünün, tahrip de değil, düpedüz imha edilmesinde kendini gösterdi. Almanlar Osmanlı’nın mülkü kurtarma tasasını iyi anlamıştı ve bu kendilerinin sömürgeciliğe ilişkin stratejik hesaplarıyla örtüşüyordu. O nedenle, Türkiye’de, rakip devletler tarafından kullanılacağına inandıkları gayrimüslim varlığının tasfiyesini öngören homojen bir uluslaşma fikrini yaydılar. Türk-İslam sentezi, sonradan içselleştirilmiş ve yerlileşmiş olsa da, kökenleri bakımından ithal malıdır ve Alman imalatıdır. “Kan bağına dayalı ulus devlet”in yanı sıra “üstün ırk” kavramı da, Hitler’den çok önce, Kayzer Wilhelm tarafından bile telaffuz edilmekteydi. Yaklaşık 30 yıl boyunca, Golç Paşa’nın ve sonrakilerin harbokulunda verdiği derslerde, Almanya’ya gönderilen asker ve öğrencilerin stajlarında, genç kuşaktan okumuşların kafasına kakıldı. Almanya zaten sömürgesi Namibya’da 20. yüzyılın ilk soykırımını yapmıştı.(26) Türkiye’de Abdülhamit’in 1894’te yol verdiği Ermeni katliamını, İTC’nin 1909’daki Kilikya katliamını, 1913’ten itibaren Ege ve Marmara’da Rumları terörize edip kaçırma politikasını görmezden geldi ya da el altından destekledi. 1915 Ermeni/Süryani soykırımı ile (milli mücadele döneminde de sürdürülen) Pontus soykırımında ise, Osmanlı ordusunun genelkurmay başkanı Bronsart Von Schellendorf başta gelmek üzere, pek çok Alman subayının dahli ve Berlin’in onayı vardır. “Alman İmparatorluğu’nun bu olaylarda[ki] suç ortaklığı”, biraz muğlak ifadelerle de olsa, 2015’te Alman Cumhurbaşkanı Gauck’un konuşması ve 2016’da da Federal Meclisin kararı ile teyit edilmiş bulunuyor.(27)

Daha Çin, Kore ve Vietnam’da, diğer Afrika ülkelerinde, Amerika kıtasında yaşanan yıkım ve imhadan söz etmedik. 400 yıl boyunca bazı “gelişmiş” Avrupa ülkeleri ve Amerika tarafından sürdürülen köle ticaretinden, yollarda ölenler hariç, en az 12 milyon insanın Afrika’dan koparılıp götürülmesinden de. Sömürgeciliğe maruz kalan ülkelerden böyle yüzlerce örnek verilebilir ama konu anlaşılmış olsa gerek.

Sömürgecilik dönemi kapandı, o tür uygulamalar geçmişte kaldı diye düşünülebilir. Kazın ayağı öyle değil. Evet, artık kolonyal şapkalı Avrupalılar kol gezmiyor “azgelişmiş” ülkelerde. Kapitalizm dünyanın her köşe-bucağına girmiş durumda ve, yerli hakim sınıflar eliyle, ama emperyalist efendilerin yönlendirmesiyle işliyor. Arada fırsat bulup bazı atılımlar gerçekleştirmiş, kısmen de olsa sanayileşmiş ve kendi yağıyla kavrulur hale gelmiş ülkelerin yöneticileri, ya sınıf çıkarları gereği emperyalizmin dümen suyuna girdiler, ya yaptırım veya ambargolarla teslim alındılar, ya da askeri darbelerle tasfiye edildiler. Kimi ülkeler, Irak, Libya veya Suriye gibi, yerle yeksan edildi. “Yerli-milli” kapitalizm kurmaya çalışanların hemen hepsinde şimdi borsa, fabrikalar, madenler, büyük çiftlikler, bankalar, kamu işletmeleri v.s. yeniden emperyalist şirketlerin eline geçmiş ya da onların ortaklığı ve yönetimi altına alınmıştır. “Ulusal ekonomik pazar” dünya pazarının bir uzantısından, “ulusal devlet” de kapitalist sistemin mahalli bekçisinden ibarettir. Zamanında Mahir Çayan’ın özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, “emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgudur”.

Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde de “büyük insanlık” elbette berbat koşullarda yaşıyor, zulüm görüyor, çile çekiyordu. Hakim sınıfların ve onlara hizmet edenlerin, yani iç dinamiklerin bir kısmı her türlü ilerlemeye engel oluyordu, bu doğru. Fakat o zaman, hattâ kapitalizmin doğuşundan sonra da, zengin ülkeler, gelişkin bölgeler ya da medeniyetler eksik değildi. Yani başka yerlerde de un, yağ ve şeker vardı ama helva yapmanın ortamı yoktu. Kapitalizm 16. ve 17 yüzyıllar arası Kuzeybatı Avrupa’da, özellikle İngiltere ve Hollanda’da, ayrıksı koşulların bir araya gelmesi ile ortaya çıktı. Ardından habire genişleyerek bütün dünyaya yayıldı. Başka türlü olamazdı. Çünkü kapitalizm, önceki bütün üretim biçimlerinden farklı olarak, “genişletilmiş yeniden üretim” demektir. Marks da bunu anlatmak için, henüz kapitalizme geçmemiş olanlara, “de te fabula narratur” demişti, “bu hikayede senden söz ediliyor!” İşbu “gelişme”, dört yüzyıldır, kapitalist güçlere muazzam bir sermaye birikimi ve iktisadi büyüme ile bilgi, teknoloji ve silah üstünlüğü kazandırmış, dünyanın geri kalanını ve sömürülüp ezilen sınıfları boyunduruk altında tutma imkanı vermiştir.

Öte yandan, kapitalizm, sömürgecilik ve emperyalizm şeklinde de olsa, girdiği her yerde iç dinamiklerin başka bir kısmını az çok harekete geçirir, hızlandırır ve yeni dinamikler de oluşturur. Vietnam’da, Çin’de, Küba’da “gelişmiş” emperyalist güçleri yenilgiye uğratan, G. Afrika’nın kara halkına lanetlik ırk ayrımı (apartheid) düzenini yıktırıp yerine “gökkuşağı milleti” kurduran, “azgelişmiş” Bolivya’nın daha da “azgelişmiş” Aymara ve Keçua (Quechua) yerlilerine dünyanın en demokratik, eşitlikçi, çevre ve hayvan dostu anayasalarından birini yaptıran iç dinamikler biraz da bu sayede varlık göstermiştir. Yakın zamanda Tunus’ta Ben Ali’yi, Mısır’da Mübarek’i, Cezayir’de Buteflika’yı, Sudan’da El Beşir’i dehleyen, Hindistan’da ve başka yerlerde yüz milyonlarca isçiyi greve sokan, Şili’den Lübnan’a kadar hükûmetlerin kâbusu olan iç dinamikler de öyle. 50 yıl önce “azgelişmiş” sayılan Çin, G. Kore ve Hindistan’daki “tembel” iç dinamiklerin olağanüstü çalışkanlık kazanıp ülkelerini en önemli iktisadi güçler arasına sokması gene aynı olguyla ilişkilidir.

İktisatta “gelişme”, sosyolojide ve antropolojide “modernleşme” teorileri, kapitalist toplumları gelişmişliğin ya da modernliğin ölçütü olarak almıştı. Cetvel bu olunca, henüz kapitalizme giriş yapmamış veya yarı-kapitalist olanlar azgelişmiş ya da geri kalmış sayıldı. Oysa bu kavramlar görelidir. Her toplumun kendi kültüründe gelişmeye açık ya da bağnaz, ileri ya da geri, hareketli ya da durgun unsurlar bir arada bulunur. Kimi “azgelişmiş” halklar, bazı alanlarda, en gelişkin kapitalist toplumlardan daha ileri olabilir veya geçebilir. Söz gelimi Baskın hocanın da bir gelişme ölçütü saydığı kadınların oy hakkı, bütün “gelişmiş” ülkelerden önce, 1755 yılında Korsika Cumhuriyeti’nde, 1840 yılında da Hawaii krallığında tanınmış.(28) Keza Hawaii en “gelişmiş” ülkelerde bile yeni kabul edilen homoseksüel haklarını neredeyse bütün tarihi boyunca olağan karşılamış. Başka bir düzlemde, bugün en “gelişmiş” ülkelerde ırkçılık yeniden güçlenir ve devlet katlarında bile telaffuz edilirken, sağlık hizmetleri gitgide kötüler ve eğitimin seviyesi gerilerken, Küba’nın ırkçılığı birkaç onyılda tasfiye etmesi, sağlık ve eğitimde hem nitelik hem de nicelik bakımından birçoklarından öne geçmesi, doğal felaket yaşayan her ülkeye karşılık gözetmeden yüzlerce doktor göndermesi de bir örnektir. Demek ki “azgelişmiş” toplumların iç dinamikleri fırsatını bulunca hızla ileri atılabilir ve, özellikle de farklı bir gelişme modelinde, ülkelerini üst basamaklara çıkabilirmiş.

Kapitalist “gelişme”, sistemin doğası gereği, eşitsiz veya dengesizdir; uluslar, bölgeler, ırklar, topluluklar, sektörler, sınıflar, cinsiyetler arasında sürekli eşitsizlik yaratır, varolanları da azdırır. Fakat aynı zamanda bileşiktir; dünyayı tek bir mekâna indirger; ülkeler, toplumlar, kültürler, insanlar arasındaki mesafe ve farkları azaltır, onları kendi suretinde yeniden şekillendirir, birbirleriyle her türlü alışveriş ve etkileşimi arttırır. Bu yüzdendir ki dünyanın her yerinde yöneticiler, sömürücü güçler, sömürü ve talan biçimleri gitgide birbirine benzemektedir. Yönetilenler, sömürülenler, ezilenler ve onların kaderi de. Emperyalist kapitalizm bugün işçi sınıfının ve emekçilerin büyük bir bölümünü yeniden kölece çalışmaya zorlarken, yüz milyonlarca insanı da işsiz-güçsüz, yarı aç-yarı tok ve yersiz-yurtsuz sürünmeye mahkum ediyor. Bunun yanı sıra, sürekli daha çok araba, daha çok plastik, daha çok kimyasal, daha çok petrol, daha çok nükleer enerji, daha çok ve güçlü kitle imha silahı v.s. üretip tüketmeye zorlayarak; ürettiği sayısız eşyanın ömrünü baştan programlayıp kısa sürede çöpe atılmasını sağlayarak; sebze ve meyvenin genlerini değiştirip tohumlarını kısırlaştırarak; havayı, suyu, toprağı ve gıdayı zehirleyerek; doğal kaynakların israfını, küresel ısınmayı ve çevre kirliliğini hızla arttırarak, dünyayı bütün canlılar için yaşanmaz hale getiriyor. Öyle ki, artık, güneyde Avustralya ve Yeni Zelanda’ya, Kuzeyde Avrupa, ABD ve Kanada’ya doğru yeni türden bir “kavimler göçü” başlamış durumda. Buna bazı kuşlar, balıklar, tırtıllar, virüsler v.s. de katılıyor ve yakında büyük ölçekli iklim göçlerinin eklenme ihtimali yüksek. Yani tahribat her alanda ve düzeyde, boyutları büyüyerek ve çeşitlenerek devam ediyor. Hâl böyle iken kapitalist üretim ve yaşam biçimini “gelişme” saymak akla ziyandır.

Eskilerin “ihtilal-i kebir” diye nitelediği Fransız devriminden başlayarak, 19. ve 20. yüzyılın devrimleri, bu denetimsiz sömürü ve rekabet düzeni ile yarattığı tahribattan ve yaklaşan doğal felaketten kurtulma yolunu işaret ediyor. Fakat geçmişte kapitalist sömürü, sömürgecilik ve emperyalizmin boyunduruğunu kırmayı başaran her devrim, “gelişmiş” düşmanlara karşı kendini savunabilmek, kapasitesini zorlayan bir hız ve güçle ileri atılıp onlara yetişmek, mümkünse öne geçmek için çabaladı. Bunu başarmak için bazen de onların üretim ve gelişme yöntemlerini taklit etmekten başka çare bulamadı. Böylelikle belli bir ilerleme sağlansa bile, sonuç, aynı zamanda, devrimin kurmaya çalıştığı düzenin bir ölçüde kapitalizme benzemesi ve geriye dönüş oldu. Dolayısıyla gelecekteki her devrimin, geriden gelip öne geçme sorunu ile baş etmeye çalışırken, aynı tuzağa düşmekten nasıl kaçınabileceğini de hesap etmesi gerekiyor.

Uzun lafın kısası, “Batı’ya yetişmek” son tahlilde, “gelişmiş” kapitalist ülkeler arasına katılmak demektir; makul bir hedef değildir, makbul de değildir. Makul değil, çünkü bu hedefe ulaşmak neredeyse imkansız. Yüz yıldır, bütün çabalara rağmen, Batı’ya yetişebilen “azgelişmiş” ülke yok (Bir dönem SSCB, sonra da Çin hariç. Onlar, ne kadar başardıkları ayrı konu, başka bir yol açmayı deneyerek ilerlediler) veya yok denecek kadar az, ama eski konumuna göre gerileyen çok. “Batı” da kimse kendisine yetişemesin diye elinden geleni yapıyor zaten; malî, ticarî, teknolojik, politik ve askeri bütün araç ve silahlarını fazlasıyla kullanıyor. Üstelik kısmi başarılar bile ancak yoğun bir emek sömürüsü, insan ve doğa tahribatı, sömürgecilik, diktatörlük ve savaş pahasına kazanılıyor, kalıcı da olmuyor. Makbul hiç değil, çünkü ayrıksı koşullarda nadiren Batı’ya yetişebilenler, kapitalizmin doğası gereği, lanetlik bir emperyalist olup çıkıyor ya da emperyalist sistemin bileşeni haline geliyor. 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına kadar bunu gerçekleştirmiş olan iki ülke, Almanya ve Japonya, kendileri hayrını görmediği gibi insanlığın başına da diğerleri kadar dert açıp sayısız düşman kazandı.

Şimdi, tersine, artık bu zıvanadan çıkmış “gelişme”yi durdurup başka bir gelişme ve yaşama biçimi kurgulamak ve kurmaya da girişmek gerek. “Büyük insanlığın” sömürü ve sefaletten, onların yanı sıra her türlü tahakküm, bağımlılık, ayrımcılık ve aşağılanmadan kurtuluşu için! Bütün toplumsal ilişkilerde eşitlik, hakkaniyet, dayanışma ve ortaklaşmayı başat kılmak için! Doğanın sınırsız talan ve tahribatına son, canlılar aleminin yaşama ortamına da kendini yenileme fırsatı vermek için! İnsan-doğa ilişkilerini sürdürülebilir bir ortaklaşa evrim yoluna sokacak, ekolojik döngülerle uyumlu, yeni bir üretim ve tüketim düzenine geçmek için! Küresel ısınma ve çevre kirlenmesinin büyük bir doğal felaketle sonuçlanmasını önlemek için!..

İnsan yapacağı işi önceden tasarlayabilen bir yaratık ise, elbette kapitalist rekabetin “görünmez el”inde helak olmaktan kurtulmayı da tasarlayıp gerçekleştirebilir. Geçmiş devrimlerden kalan zengin deney birikimi ile teorik müktesebat, kıyasıya eleştirilmek, geliştirilmek ve çağın ihtiyaçlarına uyarlanmak kaydıyla, bilimsel teknolojik devrimin yarattığı araç ve imkanlarla bir araya geldiğinde, yeni yollar bulmak veya açmak da nispeten kolay olacaktır.

../…

Yazının ilk bölümü için bkz: https://avrupaforum1.org/hocam-birak-daginik-kalsin-i-mehmet-ali-ayan/

______________________________________________________________________________

11) Bkz. Ayşe Hür, “TBMM hiç ‘çok renkli’ oldu mu?”, Radikal 28/06/2015 : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayşe-hür/tbmm-hiç-çok-renkli-oldu-mu-1386784/

12) “Kürtlük bilinci”nden benim anladığım etnik kimlik bilincidir ki bu ulusal bilinçle aynı şey değildir. Uluslaşma süreci kapitalizmin gelişimi ile bağlantılıdır. Aynı kavme mensup, ortak bir dile ve kültüre sahip olma bilinci kural olarak daha önce de vardır; vakti saati gelince, özellikle de uluslaşmanın etnik temele dayandığı ülkelerde, onu kolaylaştırır ve güçlendirir. Kürtlük bilincinin yüzyıllardır varolduğunu göstermek için sadece iki kaynak yeter: 16. yüzyılda Bitlis Emiri Şeref Han, “Kürtler ve Kürdistan’a ilişkin bir kitap yazmak” düşüncesiyle kaleme aldığı Şerefname’de, gelmiş geçmiş bütün Kürt devlet, beylik ve aşiretlerinin, yurt tuttukları illerin, konuştukları lehçelerin bir dökümünü çıkarmıştır. 17. yüzyılda ise Ahmed-e Hani, Mem-u Zin’de, “Arap ülkesinden Gürcü ülkesine kadar Kürtlük”ten söz etmiş, Kürtlerin sınır boylarında başkalarına bekçilik edip savaşan tarafların oklarına hedef olmasından şikayetle dayanışma ve birlik vurgusu yapmıştır. Ayrıca, unutulmamalı ki, Devlet-i Aliyye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi Kürdistan’da da medreseler vardır. Bunlarda verilen eğitimin yanı sıra ve beylerin himayesinde, fıkıh, örf ve adetler, tarih-cografya, nebatat v.s. ile ilgili metinler, şairler tarafından divanlar kaleme alınmakta, Kürtçe’nin farklı lehçelerine ait sözlükler ve gramer kitapları da yazılmakta, çeviriler yapılmaktadır. Biriken bilgi ve bazı eserlerin kopyası diyar diyar gezen fakih ve mollalarca diğer Kürt illerine ulaştırılmakta, özellikle destan şeklindeki tarihi-edebi eserler ise dengbejler tarafından ezberlenip köylülere aktarılmaktadır. Kaldı ki, daha 9.-12. yüzyıllar arasında İranlılar, Araplar ve Bizans hangi toplulukların Kürt olduğunu ve nerelerde yaşadıklarını aşağı yukarı tanımlamış bulunuyordu. Selçuklu sultanı Sencer’in 12. Yüzyılda Zagros’un doğu kısmında, Hamedan çevresinde, Kürdistan eyaletini kurması (sonradan Şehrizor, Senendec, Dinaver, Kirmanşah ve Şengal de bu idari bölgeye dahil edilir), bir ilk ve kısmi de olsa da, eşyanın adını koymaktan ibarettir. Daha sonra Devlet-i Aliyye de sınırları ve merkezleri değişen Kürdistan illeri ya da eyaletleri kurmuştur. Yani Kürtlük ve Kürdistan olgusu komşu halk ve devletlerce bile kabul edilmişken Kürtlerin bundan bihaber olması düşünülemez.

13) Devlet-i Aliyye özerk yapıları ortadan kaldırmaya, vilayet yönetimlerini merkezileştirme konusundaki 1795 tarihli fermanla girişti. Aynı yönelim kimi Avrupa ülkelerinde çoktan beri vardı. Fakat Rusya, İspanya ve Osmanlı’da idari taksimat, söz gelimi Almanya ile İtalya’dan (ve Asya’da Japonya’dan) farklı olarak, şu veya bu ölçüde etnik farklarla da örtüşüyordu. Çeşitli bölgelerde geleneksel hukuku savunmak için çıkarılan isyanlar ve onların bastırılması, ulusal sorunların ve ulusal bilincin doğuşuna da ebelik etti. Bizde Babanzade Abdurrahman Paşa (1806), Babanzade Ahmet Paşa (1812), Zaza (1819), Ezidi (1830), Mir Muhammed (1832), Garzan (1839), Bedirhan Bey ve Han Mahmut (1843) Yezdan Şer (1854), Bedirxan Osman Paşa (1877) Şeyh Ubeydullah-ı Nehri (1880) isyanları, ayrıca Kürdistan eyaletinin 1867’de lağvedilmesi, Cumhuriyet’ten çok önce, Kürtlük bilincini “sivrilten” ve Kürtlerin merkezi yönetimden ruhsal kopuşunu başlatan olaylardır.

14) TC sınırları dışında da, İran, Irak ve Suriye’de hatırı sayılır bir Kürt nüfusunun varlığı ve oralara olup bitenlerin Türkiye Kürtleri tarafından izlenmesi bile Kürtlük bilincini pekiştirici ve asimilasyonu engelleyici bir etkendi (Nitekim, tüm isyan ve direnişler bastırılıp “sükunet” sağlandıktan 20 yıl sonra, 1959’da, Kürtlük bilincinin kendini ilk kez yeniden ifade ettiği “49’lar Olayı” Irak’ta Barzanilerin de taraf olduğu sorunlar dolayısıyla patlak vermiştir). SSCB’deki Ezidi azınlık sayesinde Erivan radyosundan yapılan Kürtçe yayınlar da o bilinci diri tutmakta rol oynamıştır.

15) İskoçya ile İngiltere’nin ilk kez 1603’te, ikinci kez 1707’de birleşmesi, (1541’den beri aynı kralın mülkü sayılan ama kendi sınırları, meclisi ve kanunları olan) İrlanda’nın da katılımıyla 1801’de anlaşmanın yenilenmesi gönüllü birliğe örnektir. Fakat bu birlik 1922’de İrlanda Cumhuriyeti’nin ayrılmasını önlemeye yetmediği gibi şimdi İskoçya halkının neredeyse yarısının bağımsızlık istemesini de önlemeye yetmiyor. 1905’te Norveç’in İsveç’ten, 1917’ sonunda Finlandiya’nın Rusya’dan, 1991’de Orta Asya cumhuriyetlerinin gene Rusya’dan, 1993 başında Slovakya’nın Çekya’dan barışçıl biçimde ayrılmaları ve halen iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmeleri de hır çıkarmadan “boşanma”nın ve barış içinde bir arada yaşamanın örnekleridir. Buna karşılık Baltık cumhuriyetleri ile Ukrayna’nın SSCB’ye katılmaları da zoraki olduğu için bugün iyi komşuluk söz konusu değil.

16) Bkz : Walt Whitman Rostow, “Ekonomik Büyümenin Aşamaları : Komünist Olmayan Bir Manifesto” (1960).

17) “Bizdeki bilimsel gelişme ve sınai ilerlemenin faydalarını azgelişmiş alanların iyileşmesi ve iktisadi büyümesi için erişilebilir kılacak cüretkar bir yeni programa girişmeliyiz. Dünya halkının yarıdan fazlası sefalete yaklaşan koşullarda yaşıyor. Yiyecekleri yetersiz. Hastalığa kurban gidiyorlar. İktisadi hayatları ilkel ve durgundur. Yoksullukları hem kendileri hem de daha gönençli alanlar için bir engel ve tehdittir. Bkz: https://www.bartleby.com/124/pres53.html

18) Soğuk savaş aslında, bir niyet beyanı olarak, Chuchill’in 5 Mart 1946’da yaptığı ünlü “demir perde” konuşmasıyla ilan edildi. Churchill bu terimi daha önce de Mayıs ve Haziran 1945’te Truman’a çektiği iki telgrafta ve Ağustos 1945’te Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada kullanmıştı. Fakat Temmuz 1945’te yapılan seçimleri kaybedip iktidardan düştü. Üstelik Avrupa halkları Sovyetler’e müttefik gözüyle ve sempatiyle bakıyordu. Yani Avrupa’da etkili olma ihtimali pek yoktu. Truman’ın doğum yeri olan Missouri eyaletindeki, Fulton, Westminster Ünivesitesi’nden aldığı daveti fırsata çevirdi. Tren yolculuğunu birlikte yaptılar. “Baltık kıyısındaki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar bir demir perde indi Kıta’nın ortasına” derken Truman da yanı başındaydı.

19) Bretton Woods konferansında Sovyet temsilcisi de vardı ve kararları, tavsiyeleri içeren sonuç belgesini imzalamıştı. Sonradan siyasi hava hızla değişince bu belge yetkili kurullar tarafından onaylanmadı. SSCB, adı geçen kurumların resmi açılışı için 8–18 Mart 1946 tarihlerinde yapılan toplantıya da katılmadı.

20) (Bkz: “Prebisch-Singer varsayımı” ). Bizde tek parti yönetiminin uyguladığı sanayileşme politikası ile de benzerlikler taşıyan “yapısalcı” okulun kalkınma modeli, “üçüncü dünyacı” bir bakış açısına dayanıyor, “azgelişmiş” ülkelerin belli ölçülerde korumacılık, ithal ikameci sanayileşme, birbirleriyle ticaret v.b. yollarla kalkınabileceğini öngörüyordu. Fakat geri kalmış ülkelerde de toplumun sınıflara ayrıldığını, hakim sınıfların emperyalist güçlerle işbirliği veya ortaklık içinde bulunduğunu, ayrıca emperyalizmin oralardaki çıkarlarını korumak üzere elindeki bütün araç ve silahları kullanmaktan geri durmayacağını göz ardı ediyordu ve başarı şansı yoktu. Bununla birlikte “Prebisch-Singer varsayımı” ve yapısalcı okulun birçok eleştirisi hâlâ değerini korumaktadır.

21) Emperyalizm teorisinin kurucuları Lüksemburg, Hilferding, Lenin ve Buharin’dir. Eşitsiz gelişme, üretimin değişik alanları ya da sermayenin çesitli kesimleri arasındaki farklarla ilgili olarak, Marks’ın da kullanmış olduğu bir kavramdır. Onu dünya çapındaki toplumsal, ekonomik ve siyasi süreçlere uygulayıp kapsamını genişletenler arasında Marksistlerden Hilferding, Parvus, Lenin ve Troçki’nin, Narodniklerden Çernişevski ve Vorontsov’un adları öne çıkar.

22) Ian Jack, “Britain took more out of India than it put in – could China do the same to Britain?”, The Guardian, 20 Haziran 2014 https://www.theguardian.com/commentisfree/2014/jun/20/britain-took-more-out-of-india

23) https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_Haiti ve adı geçen kişilerle ilgili Wikipedia sayfaları.

24) https://www.nouvelobs.com/monde/afrique/20181220.OBS7462/les-mains-coupees-du-congo-une-horreur-de-la-colonisation.html ve https://histoirecoloniale.net/la-verite-sur-le-passe-colonial.html Bunu soykırım sayanlar olduğu gibi, nüfus ya da halk kırımı (demosit) terimini uygun bulanlar da var. İkinci guruptakiler, soykırımın belli bir topluluğu hedef aldığını, Kongo’da ise bütün toplulukların kırıma uğradığını söyler. Ayrıca bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Belgian_Congo Belçika hükûmeti, 2002 yılında, Patrice Lumumba’nın katlindeki rolü için resmen özür dilemiştir. Daha geniş bir degerlendirme için bkz: Walter Rodney, Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı, Dipnot yayınları, 2015

25) Hem Abdülhamit hem de İTC neredeyse her yıl borç almaya devam ettiler. 1854’ten 1914 yılına kadar 42 istikraz var. Harb-i Umumi’ye de Almanya’dan alınan borç parayla girildi, çünkü hazinede sadece 93 bin altın lira kalmıştı. O zamana kadar 153,7 Osmanlı lirası olan dış borçlar, savaş boyunca Almanya’dan alınan 150 milyon lira ile birlikte, ikiye katlandı. İttihatçılar savaş başlayınca borç ödemeyi durdurmuş ve kapitülasyonları kaldırmıştı. Lozan’da Ankara hükümeti 1. Dünya Savaşı’ndan önceki Osmanlı borçlarının yüzde 70’ini üstlendi. Buna karşılık kapitülasyonları ve Düyun-u Umumiye’nin gelir denetleme yetkisini iptal ettirdi. Cumhuriyet, 1928’de borçların nasıl ödeneceğine ilişkin Paris antlasmasından sonra taksitlerini aksatmadan ödeyerek 1954 yılında o dertten kurtuldu. Gerçekten kurtuldu mu? Çok geçmeden, hiçbir musibetten ders almayan hazır yiyici Türk burjuvazisi ile onun “milliyetçi-muhafazakar” ve faşist siyasi kadroları sayesinde, aynı kapana tekrar kısıldık. Gerisi “dön baba dönelim, IMF’ye gidelim” ve “elde avuçta ne varsa satalım” diye özetlenebilir

26) Berlin Konferansı’nda Togo, Doğu Afrika (Tanzanya, Ruanda, Burundi), Kamerun ve Güneybatı Afrika (bugünkü Namibya) Almanya’nın payına düşmüştü (I. Dünya Savaşında yenilince sömürgeleri de el değiştirdi). Namibya’da hayvancılıkla geçinen ve toprakları Alman yerleşimciler tarafından işgal edilen yerli Herero, Nama ve San halkları 1904 yılında isyan ettiler. İsyan 5 ay boyunca bastırılamadı. Kayzer Wilhelm, general Lothar Von Trotha komutasında, 6 savaş gemisi, toplar, makinelitüfek ve el bombaları ile de donanmış 15 bin asker gönderdi. Herero şefi Samuel Maharero, isyan sırasında, İngilizlere, Boerlere, Alman misyonerlere, olaya karışmayanlara, genel olarak kadınlara ve çocuklara dokunulmamasını emretmişti. Öldürülen Alman sayısı 120 ile 150 arasındaydı. Buna karşılık Von Trotha, Alman Genelkurmayının onayıyla, tam bir imha harekatı yürüttü. Hedef ülkeyi kara halktan arındırmaktı. Toplam 100 bin kadar yerlinin katledildiği hesaplanıyor. 80 bin kişilik Herero kabilesinden 15 bin kişi, Namalardan dan ise 10 bin kişi sağ kaldı. Büyük çoğunluğu kadın ve çocuktu. Onları da 6 toplama kampına dağıtıp köle olarak çalıştırdılar. Kamplarda çoğu, işkence, kötü beslenme ve hastalıktan kırıldı. 1908’de uluslararası kamuoyunun baskısı ve işgücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle kamplar kapatıldığı zaman, söz gelimi Shark adasındaki 3500 tutukludan sadece 200 kişi hayatta kalabilmişti. Dr. Eugen Fischer, Dr. Bofinger ve zoolog Leonhard Schultze beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlamak için bu kamplarda deneyler yaptı. Yüz yıl sonra, 2004’te, Almanya’nın Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı Heidemarie Wieczörek-Zeul, bağımsız Namibya’da düzenlenen anma törenine katıldı ve ülkesi adına özür diledi. 2015’te de Dışişleri Bakanı (2017’den beri Cumhurbaşkanı) Frank-Walter Steinmeier, yapılanların bir savaş suçu ve soykırım olduğunu kabul etti. Fakat Berlin Herero ve Nama torunlarının tazminat talebine karşı çıkıyor. Bkz: https://en.wikipedia.org/wiki/Herero_and_Namaqua_genocide ve https://www.nouvelobs.com/monde/afrique/20190110.OBS8312/le-massacre-des-hereros-en-namibie-premier-genocide-du-xxe-siecle.html

27) https://t24.com.tr/haber/iste-almanyada-oylanacak-ermeni-soykirimi-tasarisinin-tam-metni,343386

28) Korsika, daha önce Cenova Cumhuriyetine bağlı iken 1755’te bağımsızlığını ilan etti ve Aydınlanma ilkelerine göre bir anayasa yaptı kendisine. Kadınlar, öteden beri, muhtar ve diğer mahalli yönetici (podesta) seçimlerinde oy kullanıyordu zaten. Cumhuriyet’le birlikte genel seçimlerde de oy kullanma hakkına kavuştular. Fransa 1767’de, adayı işgal etti. Korsikalılar cumhuriyeti savunmak için savaştılar ama 1769’da kendi güçlerinden çok üstün Fransız ordusuna yenildiler. Bu “azgelişmiş” ülkenin iç dinamiklerince tanınan kadınların oy hakkı da “gelişmiş” Fransa tarafından ortadan kaldırıldı. Hawaii ise 1840’ta anayasa diye de nitelenen ve kadınlar dahil herkese oy hakkı veren bir tür haklar bildirgesi kabul etmişti. 1852’de, gitgide artan Amerikan etkisi ile, toprakta özel mülkiyetin ve yabancılara satış hakkının tanınması başta ollmak üzere, bir dizi anayasa değişikliği yapıldı ve genel oy hakkı da erkeklerle sınırlandı.

Tags: , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑