Sömürgecilik

Published on Ekim 10th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

İşgal, riskler ve imkanlar – Tuncay Yılmaz

Erdoğan iktidarı OHAL’le kurumsallaştırmayı başaramadığı faşizmi şimdi “Seferberlik haliyle” tamamlamak istiyor. Önümüzdeki büyük risk budur. “Savaş” durumunu bahane edilerek sistem içi güçleri etkisizleştirmek, gerçek demokrasi güçlerini ise bitirmek istiyor.

Erdoğan bütün dünyanın gözü önünde, hepimizin gözlerinin içine baka baka söylediği yalanlar eşliğinde Rojava’yı işgali harekâtını başlattı. Elbette bu sadece “Erdoğan’ın iradesiyle” açıklanabilecek bir karar değil ancak Kılıçdaroğlu’nun basiretsizliğiyle birlikte düşünüldüğünde kişilerin de tarihteki rolü bir kez daha görünür oldu.


Peki, Erdoğan’a başka bir ülkenin topraklarını işgal etme cesaretini veren, başka bir deyişle onu bu hamleyi yapmaya zorunlu kılan tarihsel ve güncel dinamikler nelerdi?

TC’nin Bekası

Öncelikle bu işgali gündeme getiren temel belirleyenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları ve geleneği olduğunu tespit etmemiz gerek. Tekçi, Türkçü, Müslüman devlet yapılanması, Cumhuriyet paradigması kendinden olmayan bütün inanç ve halkları asimile edilecek, olmazsa tehcir ve taktil (katliam) yoluyla yok edilecek “unsurlar” olarak görüyor. Rojava işgalinin en büyük dayanağı esas olarak bu devlet geleneğidir. İşgalin kararını veren esas güç Erdoğan ve Cumhur İttifakı değil, Kürt halkının herhangi bir parçada statü kazanmasını bekası için 1. dereceden tehdit olarak gören sermayesiyle, deriniyle devlet aklıdır.

İşte bu akıl ve reflekstir ki, sadece iktidar partilerini değil, muhalefette olduklarını iddia eden CHP’den İYİ Parti’ye, Saadet Partisi’nden Demokrat Parti’ye bütün sistem partilerini TC’nin bekasının ardında hizaya dizebiliyor.

Sistem içi muhalefetin sınırları

“Beka meselesi” geçtiğimiz yerel seçimlerin de ana gündemlerindendi. Ancak belli ki bu kez sadece Cumhur ittifakı değil, oligarşinin diğer bileşenleri olan derin devlet ve büyük sermaye güçleri de bu işgal operasyonunu bir “beka sorunu” olarak görüyorlar. Erdoğan ve Bahçeli’nin yerel seçimlerde ciddiye alınmayan “beka sorunu” şimdi bir “devlet meselesi” olarak bütün sistem içi güçlere bir sınır olarak dayatılıyor.

İşte tam burada siyasi liderlerin, toplumsal etkileşimlerin ve zorlamaların rolü devreye giriyor. Rejim biçimleri en nihayetinde bu bileşkenin aktif müdahaleleri sonucu o ya da bu şekilde hayat buluyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi başkanı ve kurmaylarının basiretsizliği, toplumsal mücadele dinamiklerinin yetersizliği bizi bu sonuçla karşı karşıya bıraktı.

Muhtemel ki, tıpkı dokunulmazlık oylamasında olduğu gibi, sınır ötesi operasyon kararı da CHP’nin önünde bir “talimat” olarak geldi. Kılıçdaroğlu ve kurmayları bir siyasal irade olarak bu talimata uymayabilir, “devletin bekasını” işgal değil diyalogla koruma yolunu seçebilirlerdi. Aslında daha geçtiğimiz günlerde düzenledikleri Ortadoğu Konferansında ürkekçe de olsa bu yolu işaret etmişlerdi. 31 Mart yerel seçimleri, 24 Haziran İstanbul seçimleri ve sonrasında gerçekleşen kayyum darbesinde takındıkları tutumu (bu tutumların bizim için yeterli olup olmadığından bağımsız olarak) sürdürebilselerdi, burjuva siyaseti içerisinde yeni bir seçenek olarak öne çıkabilir, rejimin faşizme dönüştürülme çabasına bir çelme daha takabilirlerdi. (Bu konudaki ayrıntılı yaklaşımımı “Faşizme karşı mücadelede iki taktik” yazımdan okuyabilirsiniz)

Velâkin, basiretleri yetmedi ve bir kez daha Erdoğan / AKP-MHP iktidarına payanda oldular. Bu saatten sonra Kılıçdaroğlu ve yeni prens(es)lerinin (İmamoğlu, Soyer, Kaftancıoğlu, vs.) iktidarlaşacak bir toplumsal destek/mutabakat bulma imkanları kalmamıştır.

Emperyalist kapışma

Erdoğan’a bu “hayat öpücüğü” manevrasını yapma imkanı tanıyan diğer bir durum ise emperyalist kamplar arasında artan rekabet ve kapışma ortamıdır. Kapitalizmin krizini atlatamamasın ve olası tehlikeleri engelleme çabasının sonucu olarak dünyanın her bir köşesine sirayet eden sağcılaşma, otoriterleşme ve muhafazakarlaşma eğiliminin yanı sıra, emperyalist kamplar arasındaki rekabet, pazar ve kaynak kapma yarışı Erdoğan iktidarına hatırı sayılır bir manevra alanı açıyor.

Hem iki büyük blok arası (Atlantik/NATO ve Asya/Shangay Blokları), hem de bloklar içi (ABD ve AB/Almanya, Rusya ve İran) çatışmalar, rekabetler Osmanlı’dan devralınan “güç odakları arası salınım siyasetini” hala kullanılabilir kılıyor.

Kutuplararası salınım siyaseti dışında bir bütün olarak, Trump’dan Johnson’a, Bolsonaro’dan Orban’a, Putin’den Sisi’ye sağcı, otoriter, faşist liderler bütün dünyada akıl ve kural dışı yönetimleri meşrulaştırıyor. Erdoğan da bu meşrulaşmayı sonuna kadar kullanıyor.

Erdoğan’ın çıkmazları

Burada uzun uzadıya tekrarlamamıza gerek olmayan iç politika sıkışıklıkları Erdoğan iktidarını bir “ölüm perendesi” atarak “ya çöküş ya kurtuluş” noktasına getirdi.

Ekonomik, siyasi, hukuki ve vicdani açıdan çıkmaza giren ve yavaş yavaş çözülmeye başlayan Erdoğan iktidarı, seçimlerin ardından uygulamaya soktuğu kayyum darbesiyle istediği sonucu alamadı. Aslında Rojava işgalinde sağladığı hizalamayı orada sağlayabileceklerini düşünüyorlardı. Kazandıkları metropol belediyeleri sayesinde iktidardan pay almaya başlayan CHP, bu imkanın elinden gidebileceği kaygısıyla da kaçak göçek de olsa kayyum salvosuna direnmeyi başardı.   

Erdoğan’ın muhalefeti bloke etmekte sık sık kullandığı “savaş/şovenizm/beka” tuzağı seçimlerde ve kayyum meselesinde atlatılabilmiş olsa da, Rojava ve Kıbrıs meselesine döşendiği bilinen mayınlar daha ilk hamlede patladı ve psikolojik hegomanya yeniden faşist blokun eline geçti.

Erdoğan iktidarını sürdürebilmenin tek yolunun kurumsallaşmış bir faşizmden geçtiğini çok iyi biliyor ve bunun imkanlarını yaratacak en riskli hamleleri yapmaktan geri durmuyor. Rojava işgalinde istediği sonuçlara ulaşamazsa muhtemel ki önümüze yeni bir “Kıbrıs çıkarması” gündemi gelecek. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama faaliyeti üzerinden ısıtılan gerilim, ihtiyaç halinde yeni bir “hizaya dizme” hamlesi olarak devreye sokulacak.

Velhasıl, Erdoğan iktidarı OHAL’le kurumsallaştırmayı başaramadığı faşizmi şimdi “Seferberlik haliyle” tamamlamak istiyor. Önümüzdeki büyük risk budur. “Savaş” durumunu bahane edilerek sistem içi güçleri etkisizleştirmek, gerçek demokrasi güçlerini ise bitirmek istiyor.

İmkanlar

Bütün bu kaotik duruma rağmen süreç bir yandan da önemli imkânları açığa çıkartıyor. Rojava işgali Türkiye’de pek çok dengeyi, dizilişi, kurulu düzeni bozmaya aday. TC /Erdoğan küresel kapitalist sistemin kendinden vazgeçmeyeceğine ve devlet olmanın avantajlarına güvenerek nobranca saldırıya geçtiler. Ancak karşısında gelişecek halklar direnişini pek de hesaba katmıyorlar. Halk direnişini hesaba katmayanların sonunun ne olduğunu Vietnam’dan Mısır’a kadar örnekleriyle defaten gördük, yaşadık.  

Sürecin yarattığı ikinci durum ise demokrasi mücadelesinin önderliğinin devrimci-demokratik güçlerinin önüne gelmiş olmasıdır. Bunu değerlendirip değerlendiremeyeceğimizi süreç içerisinde göreceğiz ancak başarımızdan bağımsız olarak işgalin ilk kaybedeni Kılıçdaroğlu ve prens(es)leri oldu. Cesaretsiz, vizyonsuz, ufuksuz, çapsız tutumlarıyla bir burjuva siyasetçisi olarak dahi liderlik vasıflarından fersah fersah uzak oldukları, burjuva anlamda dahi bir demokrasi mücadelesine önderlik edemeyecekleri ortaya çıktı. Statüko “içi yanan” Kılıçdaroğlu’nun posasını çıkartıp, şimdiden tarihin tozlu raflarındaki yerini hazırladı.

Her türlü imkanı (zor, para, hukuk, medya, vs.) sonuna kadar kullanarak en yüksek düzeyden yapılan propagandaya rağmen işgal TC’nin beklediği kadar kolay ve hızlı olamayacak. Esasen başka güçlerin verdiği imkanla (ABD ve Rusya göz yummasa sınırın bir adım ötesine adım atamazlar) işgali gerçekleştiren TC, muhtemelen çok zaman geçmeden ağır kayıplar vermeye ve yıpranmaya başlayacak.

Kayıpların hesabı sorulmaya başlandıkça Erdoğan sıranın kendisine gelmesini geciktirmek için teker teker destekçilerini, ortaklarını, payandalarını ateşin içine atacak ama yine de kendini bekleyen sondan kurtulamayacak.

Ve elbette bu olasılıklar kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Siyaseti doğru okuyan, toplumsal mücadele dinamiklerinin ortak noktalarını, sınırlarını, kaygılarını ve potansiyellerini isabetli tespit eden, egemenlerin 100 yıllık statükoyu devam ettirme hedefli 2023 vizyonlarına karşı sosyal, eşitlikçi ve özgürlükçü demokratik bir yarını geniş kitlelerin hedefi haline getirebilecek bir siyasal önderlik ve mücadeleyle ortaya çıkacaktır.

Tuncay Yılmaz

10 Ekim 2019

Tags: , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑