fbpx

Seçtiklerimiz

Published on Mayıs 21st, 2020 | by Avrupa Forum 3

0

Kapankıran – Nabi Kımran

Avrupa Forum’un notu: Yazar Nabi Kımran’ın sendika.org’da yayınlanan bu yazısını, yazarın tüm görüşlerine katılmamakla birlikte Türkiye’de yaratılan Dayanışma Ağları ve Sosyalist Hareketler arasında bir koordinasyon kurulması çabasına katkı niteliğinde gördüğümüz için yayımlıyoruz.

I. Sokak ve sandık

Sınıflar mücadelesinde ve onun tayin edici sahası olan politik mücadelede son sözü kuvvet (ilişkileri) söyler. Kuvvet bazen top tüfek olur, çoklukla ekonomik güç, ideoloji, kültür vb. Ezilenler cephesinde ise birinci sıraya örgütlülük yazılmalıdır. Politik kabiliyet, kitlelerin politik olgunluğu, moral, kararlılık ve cesaret, her tür mücadele yöntem aracını kullanabilme kabiliyet ve esnekliği de bunlara eklenebilir. Parlemento ya da sandık, gerçek güç ilişkilerinin dolaylı olarak yansıdığı bir alandır. Türkiye’de Saray rejimine muhalif olan ve solda duran emekçilerin büyük zaaf ve yanılgısı, mücadeleyi ve toplumsal/siyasal dönüşümü seçimlere endekslemesidir. Sokağı, öz örgütlenme ve savunmayı ihmal etmesidir ki, bu da seçimle değişim anlayışına körce bağlılığın tezahürlerinden biridir.

Peki seçimler tamamen anlamsız mıdır ya da hiçbir rolü yok mudur? Hayır. Sadece bu alana da yansıyabilecek olan şeyin, işçi ve ezilenlerin gerçek örgütlülük ve kuvvetleri, politik kabiliyet ve olgunlukları olduğu unutulmadan; gerçek kuvvet ilişkilerinin yerine oy sayıları konamaz. Keza parlamentodan yararlanmak mümkün, ancak Şili, Venezüella, kısmen de Yunanistan tecrübelerinin gösterdiği üzere parlamenter yoldan devrim-sosyalizm mümkün değildir.

Peki Saray rejimi açısından ne anlama gelmektedir seçim? Tersine tüm görünümlere rağmen, seçimle onaylanmış meşruiyet anlayışını hala tamamen terk edemiyorlar. Nasıl bir “seçim” meşruiyeti bu? Baştan sona manipüle edilmiş, taşları bağlayıp itleri salan ve nihayet 7 Haziran – 1 Kasım 2015 kanlı aralığında görüldüğü üzere, sonucu beğenmezlerse sandığın altına bomba koymaktan çekinmedikleri bir seçim oyunu tabii. Şu unutulmadan: Sandığın altına bombayı, Türkiye’de seçim defterini tamamen kapatmak için değil, beğenmedikleri seçim sonucunu tashih etmek için koydular. İstedikleri sonucu aldıklarında ise, “millet iradesi”, “seçim zaferi” nutuklarına geri döndüler. Peki şimdi ya da yakın gelecekte seçimleri kaybetmelerinin bir anlamı var mı? Var. Mart 2019 İstanbul yerel seçimlerinde görüldüğü üzere, yeni bir yenilgiyi de kabul etmeyecekler. Buna rağmen onları bu sahada da yenmenin bir anlamı vardır; çünkü, seçimli sahte meşruiyet oyununa kendi elleriyle son verecekler. Dahası muhalif kitlelerin “seçimle dönüşüm” ham hayaline de bizzat saray rejimi son verecek. Sarayın böyle bir hamlesi, yıllardır sahnelenen sahte parlamenter meşruiyet oyununu bitirecek ve gerçek kuvvetler çıplak elleriyle karşı karşıya gelecektir, gidişat bu yöndedir. Muhalif emekçi kitlelerin önündeki sorun şudur: Bugünden tabandan gelen öz örgütlülüklerini ve elbette öz savunmalarını inşa etmek ve mümkünse bunun tezahürlerinden biri olabilecek seçim sahasında da rejime yenilgiyi tattırmak. Bu  başarılabilirse, olası seçimden sonra ya da halihazırda  gelişecek faşist saldırıları püskürtmek için gerekli örgütlülük ve  politik-psikolojik hazırlığın temelleri bugünden atılmış olacaktır.

II. İşçi sınıfı ve toplumsal-siyasal gerçeklik

Beş yüz işçinin çalıştığı bir fabrikada Kürt, Türk, Alevi, Sünni ve çeşitli milliyet ve dinlerden emekçiler bir arada çalışır, başka türlüsü neredeyse imkansızdır. Kadın işçiler önemli bir bileşenidir aynı fabrikanın. Belki eşcinseller vardır. Bu işçilerin farklı siyasi görüşleri vardır. Kemalist, Kürt hareketini destekleyen, AKP’li, sosyalist, feminist ve akla gelebilecek tüm siyasi akımların o fabrikanın işçileri arasında taraftarı olması kuvvetle muhtemeldir.

Peki bu işçilerin birliği ve özgürlükçü sınıf hareketi nasıl sağlanacak?

Böyle bir fabrikada sosyalist işçiler nasıl bir politika izlemelidir?

Öncelikle yalınkat politikaya daralmadan, sosyalizmin/komünizmin dünya görüşü ufkuna uygun olarak, bu dünyaya ait herşey hakkında sözü ve bütünlüklü bir anlayışı olmak zorundadır sosyalistlerin. İşçi sınıfının ilgisinin yalnızca kendisine, fabrika sınırlarına daralması/sınırlaması, kendisini sonsuza dek sosyalizme kapatmasıdır aslında. Yalnızca kendisi, fabrikası, ücreti ve sendikasıyla ilgilenen bir işçi sınıfı, politikada burjuvaziyi izler; ve zaten bu türden bir daralma bizatihi “burjuva işçi siyasetidir”. Siyasete, dünyaya ve ülkeye dair herşey zaten işçinin yaşamının içindedir, çünkü işçi sınıfı yaşamın içinde, tam ortasındadır. Kendi aralarında Alevi-Sünni, Türk- Kürt, kadın-erkek sorunlarına dair gerilimleri aynı fabrika çatısı altında zaten yaşarlar. Futbol (spor ve spor politikaları), diziler (rejimin kültürel ve ideolojik yönelimleri), trafik ve kent sorunları, Suriye’ye askere gönderilen komşunun oğlu (dış politika), çarşı pazar ve ekonomi, Trump’ın saçmalıkları (ABD, emperyalizm ve bağımlılık), içlerinden birinin gecekondusunu yıkan sel baskını ve havaların çıldırması (çevre sorunları), kadın cinayetleri ve kadın sorunları, çocuğun hangi okula yazdırılacağı (eğitim politikaları), köydeki kardeşin tarlayı ekmekten vazgeçmesi ve kente taşınmayı düşünmesi (tarım politikaları), pazardaki biberlerin patlıcan kadar büyük olması (GDO’lu, ilaçlı ürünler), kanserin neden bu kadar yaygınlaştığı (çevre ve sağlık politikaları); liste sonsuza kadar uzatılabilir: Bu dünyaya ait ne varsa fabrikanın içindedir, çünkü işçi sınıfı hayatın içindedir. Onlarla aynı hayatın içinde olan sosyalist işçi, tüm bu meselelerde, herhangi bir açıdan değil, sosyalizmin ideo/politik görüş açısından hem sözünü söylemek hem de yeri geldiğinde pratik-politik adımlar atmakla yükümlüdür; sosyalist olmanın, sosyalist bir politik hat inşa etmenin gereği budur. Başka sözcüklerle, “her somut olayda sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerine dair, herhangi bir açıdan değil, sosyalist görüş açısından söz söyleyip, eylemli olarak müdahale etmenin” zemini, bizatihi işçi sınıfının toplumsal ilişkiler bütünü içindeki konumu ve yeri değil midir? Eğer öyle değilse sosyalist politika nedir, nasıl yapılır? (bkz. Ne yapmalı – Lenin)

III. İşçi sınıfı ve sosyalist politika

İşçi sınıfının sosyalist olması ile, sosyalist sınıf siyaseti izlemesi apayrı şeylerdir. İşçi sınıfının ancak etkili ve küçük bir azınlığı sosyalist olabilir ya da komünist partiye kazanılabilir; fakat bu etkili öncü işçiler topluluğu, sosyalist olması ha deyince  mümkün olmayan geniş işçi kitlelerini sosyalist politikaları izlemeye ikna edebilir. Komünistlerin derdi işçilerin çoğunluğunu sosyalist yapmak değil, bu mümkün değildir, her somut durumda onları sosyalist politikaları izlemeye ikna etmektir. Bunu pratik-politik bir gerçeklik olarak inşa etmektir. Tersi bir beklenti ve yönelim, sosyal hareketin doğası hakkında kara cahilliktir. Politik/pratik bir hareket olma iddiasından vazgeçip doktrin ve tekke bekçiliğine soyunmaktır. Pedagojizmi tutarlı devrimcilik sanmaktır. Bunun tersyüz edilmiş diğer versiyonu ise ekonomizm ve işçi dalkavukluğudur. Biri doktrine uymayan işçiyi beğenmez ya da bağ kuramaz, diğeri işçi neylerse güzel eyler diye işçi sınıfının (burjuva bilincinin) ardında secdeye durur; nihayet ikisi de aynı sonuca vararak işçi sınıfının gerçek pratik/sosyalist hareketini engeller. Bir devrim anında ezici çoğunluğu sosyalist politika/partiyi izleyen işçilerin çoğunluğu dahi, partili ve dokriner anlamda sosyalist değildir, olamaz. Devrimden sonraki uzunca bir dönemde de bu böyle olacaktır. Lenin’in Troçki ile sendikalar üzerine yaptığı polemik hatırlansın. İktidardaki işçi sınıfının bağımsız sendikalara ihtiyacı olmadığı, “kendi iktidarına karşı mı grev yapacağı” gibi anlayışlardan kalkan Troçki, “sendikaların askerileştirilmesini” savundu. Lenin ise aksine, “işçi sınıfı iktidarına rağmen, işçilerin çoğunluğunun henüz sosyalist olmadığını ve olamayacağını, işçi sınıfının eğilimlerini ölçebilmek için bağımsız sendikaların gerekli olduğunu ve gerekiyorsa işçilerin grev silahını da kullanabileceğini” söyledi. Sosyal hareketin doğası ve dönüşümün dinamiklerinin, hızının nasıl bir şey olabileceği hakkında birazcık fikri olanlar için Lenin’in ne demek istediği gayet açıktır. Pedagojik yöntemler ise kısmi bir rol oynar; öncü işçilerin (yani küçük bir azınlığın) eğitimi ve partiye kazanılmasında. Kitleler asıl olarak pratik hareket içinde, kendi tecrübeleri ile pişerek bilinçlenir, dönüşür ve eyler. Ekim Devrimi günlerinde Rusya toplumunun %80’i okur yazar bile değildi, ne pedagojisi!

IV. Gerçek hareket, gerçek dönüşüm

1917 Şubat-Ekim’i arasında Bolşevikler kitleleri açtıkları okullarda sosyalizm kursuna tabi tutmadılar ne de “Parti pankartı altında yürümezseniz sizinle işimiz olmaz” dediler. Devrimin kaderi, “barış, toprak ve özgürlük” taleplerinde cisimleşmişti, bu talepleri en tutarlı Bolşevikler savundu ve sosyalizme giden yolun kilidini de bu talepler açtı. İşçi, yoksul köylü, asker on milyonlarca emekçi, sosyalizmin  S’si hakkında en küçük bir pedagojik eğitim almadan, ki zaten ne mümkündür ne de gerekli,  yaşamsal taleplerini (barış, toprak, özgürlük) en tutarlı şekilde savunan sosyalist/Bolşevik partiyi izlediler; sovyetlerde bu sayede çoğunluğu sağlayan Bolşevikler iktidara, devamla da sosyalist inşaya yürüdüler. Kitlelerin kendi tecrübeleriyle eğitilerek dönüşmesi, devrim ve iktidar için olgunlaşması ve devrimci partiyi onlarca tecrübe içinde sınayarak onun bayrakları altında yürümeye başlaması böylesi bir şeydir. Bunun yerini tutabilecek hiç bir doktrin dayatması -karikatür doktrinerlikten söz ediyoruz, yoksa tüm bu stratejik, taktik, politik çizginin görünmeyen ama herşeye yön veren beyni/omurgası komünist teoridir- , slogan yarışı, gösteriş ve rekabet çiğliği olamaz; bunlar ancak apolitik küçük dükkan siyaseti olabilir.

“Yığın içinde (bu) komünist bilincin yaratılması için (…) insanların yığınsal bir değişikliğe uğraması zorunlu olarak kendini ortaya koyar, böyle bir biçim değişikliği ise ancak pratikteki bir hareketle, bir devrimle yapılabilir; bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.”  (abç.)  Marks-Engels/ Alman İdeolojisi s. 70 – Sol yay.

Teori, program ve strateji binanın görünmeyen kolonları gibidir, onlarsız bina inşa edilemez; fakat salt onların kuru kuruya tekrarıyla da inşa edilemez. Asıl iş odur ki, böylesi bir derinlik ve arka plana sahip pratik hareketin, her adımda, günlük ve dönemsel her sorunda taş üstüne taş koyarak (taktikler ve politika yoluyla) hedefine yürümesidir. Kitleler teori bilmez; ama tüm bir tarihsel dönem boyunca adım adım inşa edilen çizgiyi sınar, güven duyar ve izle(yebili)r. Kitlenin kendi tecrübesi ile eğitilmesi ile, komünist öncülüğün inşasının/rıza üretmesinin birbirini besleyen olumlu diyalektiği budur. Yani tüm bu süreç boyunca teori/program/strateji “hiç bir yerde ve her yerdedir”; bedene sinen ruh misali görünmeyen, gösterilmesi gerekmeyen ve ancak olayların gidişatı içinde -devrimci dönüşümün beyni, ruhu ve klavuzu olarak- varlığını hissettiren bir şeydir.  Ve bu Marksist Leninist politika, toplumsal dönüşüm ve devrim anlayışının küçük dükkân siyasetiyle, doktriner budalalıkla, gösterişçilikle, slogan ve pankart yarışıyla hiç ama hiç alakası yoktur!

V. Gezi dersleri ve anti-faşist halk hareketi inşası

Gezi’de Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Kemalist, HDP’li, sosyalist, feminist, LBGTİ’ler, yer yer MHP’liler, anti-kapitalist Müslümanlar nasıl bir araya geldi? Öyle kimlik ve sembollerini bir yana bırakıp askeri düzen içinde falan değil; herkes kendi kimliği, rengi, sembolleriyle, birbirlerinin ayağına basmadan, bilakis bir özgürlük ve isyan sentezinde nasıl buluştu? Bu soruların yanıtı bir başka soru olabilir ancak: Başka türlüsü mümkün müydü? Mümkün müdür? Gerçek bir toplumsal hareketin, emek ve özgürlük hareketinin başka türlü olması mümkün değildir! Ne Türkiye’de ne de başka yerde. Ne tarihte ne de bugün.

Amentü gibi hatmederiz ama Paris Komünü’nün renklerine, çeşitliliğine ve bunun ne anlama geldiğine hiç dikkat etmeden geçer gideriz. Komün’de işçiler, askerler, kadınlar, zanaatkarlar, köprüaltı insanları, anarşistlerin çeşitli akımları ve az sayıda Marksist vardı! Marksistler azınlıktaydı, kilit konumda değillerdi, ezcümle devrime önderlik etmiyorlardı. Marks, bu tabloya doktriner bir ukalalıkla burun kıvırmadı. Eleştirilerine rağmen Komün’ün “göğü fethe çıkan cüretini” selamladı. Devlet, devrim, proletarya diktatörlüğü, sosyalizme dair hazine değerinde dersler çıkardı Komün’den. Bolşevikler 1905 Kanlı Pazar’ında ikonalarla yürüyen kitleleri, “dinci bunlar yaa, üstelik Çara dilekçe sunarak kurtulmaya çalışıyorlar, pöh!” diyerek yüzüstü bırakmayı akıllarından bile geçirmediler. Onlarla omuz omuza yürüyerek, Çarın katliamla yanıtladığı eylemi devrimin manivelasına dönüştürdüler. Dünyanın neresine ve son yüzyıldaki çağdaş hareketlerin hangisine bakarsanız bakın aynı tabloyu görürsünüz; Gezi’nin renkleri ve bileşimi de bunun örneklerinden biridir yalnızca. Bunun ne anlama geldiği yukarıda Marks’tan yaptığımız alıntıda saklıdır: Kitleler pratik devrimci süreç içinde dönüşür! Pratik harekete eski düzen kalıntısı pılı pırtıyla, kirli sembollerle, çarpık bilinçle girerler ve hareket geliştikçe arınırlar; eylemleri, bilinçleri, sembolleri de arınır. Biçimle öz arasındaki çarpıklık ve çelişki de yavaş yavaş ortadan kalkar: Devrimci sürecin dönüştürücülüğü ve dönüşümün zirvesi devrim budur; Lenin’in “kitleleri kendi tecrübeleriyle eğitmek” dediği de. Aklıbaşında bir devrimci liderlik bu süreçte kitlelerle omuzdaşlık eder; tıpkı Kanlı Pazar’da ikonalarla yürüyen işçilerle omuzdaşlık etmesi gibi. Ama bizde at arabanın önüne değil, arkasına bağlanır: Şu sembol varsa biz yokuz, onlar gelmesin, öbürü arkamda yürüsün, beriki uzak dursun vs. Eh, bundan iyisi Şamda kayısı: Hadi bakalım bilinçlenin, arının, hatta örgütlenin gelin; yoksa eşi benzeri olmayan öncülüğümüzden mahrum kalırsınız! Geçtim bu anlayışın yarattığı trajikomik görünümleri, asıl acı olan elli yıllık birikime sahip bir hareketin hala bu çocukluk aşamasında çakılıp kalmasıdır…

Sonuç olarak Gezi’nin birinci ve hazine değerindeki dersi, Gezi’yi yaratan tüm bileşenlerin şu anki hayati süreçte de tüm renkleri, sembolleriyle birleşik bir direniş ve özgürlük hareketi yaratmak zorunda olmaları ve yaratabilecekleridir. Başka sözcüklerle, her birinin işçi ve emekçilerin ellerinde yükselmesi koşuluyla orak çekiç, sarı-kırmız-yeşil’li Kürt rengi, mor bayraklılar, Zülfikar kolyeliler, İhsan Eliaçık Hoca’nın inanan-inanmayan herkesle buluştuğu yeryüzü sofrasının renkleri, Kemal Paşa posterleri tıpkı Gezi’de olduğu gibi dinci faşizmin üzerine hep birlikte yürüyebilir ve yürümelidir. Devrimci siyasetin görevi emekçi ve ezilenleri, tüm renklerini kucaklayarak birleştirmektir. Kimse korkmasın, yukarıda gösterdiğimiz üzere bu, kitaba da gayet uygundur. Bu partiler siyaseti, seçim hesabı vs. değildir; devrimci halk hareketini inşa siyasetidir. Böylesine tabandan gelişen bir hareketin soldan yürüyen, seçimlerle doğal olarak uğraşan partilerimize yansımaları olursa ne ala, olmazsa hareket kendi yolunda yürür gider. Çünkü Türkiye’deki mevzu seçimi, oyu, parlamentoyu çoktan aşmıştır. Yine de tüm yumurtaları seçim sepetine koyacağım diyenler de burada önerilen yönelime ilgi duyarlarsa emin olsunlar ki oyları on misli artar. Kürt illerinde kayyumlar hareketin ancak sakalını kesebiliyor, kesilen daha gür geri geliyor. Neden? Çünkü siyasette son tahlilde belirleyici olan kuvvettir. Kürt halkının kan revan içinde yürüyerek kırk yılda yarattığı birikim, yaşadığı arınma ve dönüşüm, örgütlülük ve bilinç; tek sözcükle kuvvet, öyle sakal kesmeyle, kayyumla falan ortadan kaldırılamaz! Halbuki aynı HDP’nin batıda aldığı birkaç milyon oy, birkaç milyon kâğıt parçası gibi yırtılıp atılabildi Saray tarafından. Neden? Çünkü Kürdistan’da olan devrimci birikim ve örgütlülük, yani kuvvet temeli batıda yoktur da ondan!

Sadece batı HDP’sinde değil, Gezi’de eksik olan da budur. Kalıcı, sürekliliği sağlanmış, işçi emekçiler arasında köklenmiş, meclislerle işleyen bir örgütsel temel ve ısrarla takip edilecek talepler manzumesi eksiktir; bunlar Gezi’nin temel zayıflıklarıdır. Son olarak -ki önceki zaaflarla yakından bağlıdır- sistematik ve örgütlü bir öz savunma inşasının yokluğu Gezi’nin devrimci yöneliminin sınırlarını da gösterir. Bir yönüyle de bu tayin edici husus devrimci öncülüğe soyunanların sorunudur; her şeyi de Gezi’den (ve Gezi benzeri hareketlerden) bekleyemeyiz, değil mi?..

HDP eksiğiyle sevabıyla bizim partimizdir, fakat iş şu anda HDP’yi aşmıştır ya da HDP özellikle batıda sokaktan gelen bir halk hareketine önderlik edecek örgütsel-zihinsel dönüşümü bu sıkışık aralıkta ha deyince başaramaz. Buna karşın sokaktan gelen bir hareket HDP’nin alternatifi değildir; bilakis, kendi sahasında, yani seçim işlerinde HDP’yi güçlendirecektir, güçlendirmelidir.

Burada esaslarını tanımlamaya çalıştığımız türden bir anti-faşist halk hareketinin inşası günün yakıcı sorunudur; kazanmak ya da kaybetmek buna bağlıdır.

Tüm sorunlarına rağmen sosyalist ve devrimci hareketimizin tarihsel birikimi bu işin üstesinden gelmeye yeter; tıpkı işçi, emekçi, ezilenlerin öfke, özlem ve tecrübelerinin bir özgürlük seli yaratmaya muktedir olması gibi.

O halde?..

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑