Röportajlar

Published on Kasım 5th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Kürkçü: İşgal CHP’yi siyaseten felce uğrattı

Ertuğrul Kürkçü’nün dün birinci bölümünü yayınladığımız röportajının ikinci ve son bölümünü yayınlıyoruz. Röportajın birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz: “Kürtler için yıldızın parladığı anlar”

İşgal saldırıları açısından Erdoğan’ın en büyük başarısı olarak iç siyaseti kendi istediği şekilde dizayn etmesi konuşuldu. Sizce iç politika dizayn mı edildi?


Erdoğan’ın Rojava’ya yönelik sonuncu seferinin, iç politikayı istediği gibi dizayn etmeye yardımcı olduğu iddiası epey su götürür. Buna hiç katkısı olmadı ya da içeride tamamen geri tepti demek doğru olmaz. Aslında bir yere doğru çakılmakta olan uçağın burnunu an için yukarıya doğru çevirdiğini ve çakılmayı geciktirdiğini kabul etmek icap eder. Ancak bu bir dizayn meselesi değil. Bir an için uçağın burnunu havaya çevirmiş olması, uçağın yakıtının bitmekte, bütün sistemlerinin aksamakta olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bununla birlikte Erdoğan iç politikada bazı kazançlar sağladı: Birincisi, ‘Millet İttifakı’nda gerilim yarattı, ikincisi, HDP ile CHP arasındaki zımni yakınlaşmayı darbeledi ve CHP’yi siyaseten felce uğrattı. Bu açıdan, evet, hakikaten kısa vadede bu Erdoğan için bir kazanım. Çünkü Erdoğan askeri olarak, stratejik olarak nerede ne yaparsa yapsın, seçimsiz bir hayatı mümkün kılabilecek yeni rejim kurmayı henüz başaramadığı için, sonuçta yurttaşlara fikrinin sorulacağı bir saat gelip çatacak. Bu açıdan en azından şimdilik kendi yörüngesine sokarak CHP’yi demokratik ve sosyal muhalefet ile siyasi muhalefet, Kürtlerin muhalefeti ile genel muhalefet arasındaki ilişkileri tahribe zorlamayı başarmış ve kısa vadede göreli bir kazanım elde etmiş gözüküyor.

Uzun vadede siyasetin icaplarınca bu ilişkileri yeniden kurmak ve kazanmak mesuliyeti doğrudan doğruya Kürtlerin özgürlük mücadelesi ve HDP’nin omuzlarındadır. Bunun nasıl ve ne şekilde telafi edileceği meselesine daha derinlikli bakmak gerekir. Özellikle, Erdoğan ve rejimi karşısında oluşmakta olan blokun asıl kuvvet kaynağına döndüğümüzde, Kılıçdaroğlu’nun açtığı tahribatın büyüğünün orada olduğunu görürüz.

Hem Haziran 2018 genel seçimleri, hem 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde halk arasında bir demokratik davranış ortaklığı kalıbı oluştu. Bu ortaklığı doğrudan doğruya halklar, kendi kendilerine kurdular. Hiç kimsenin ricası ve minnetiyle ya da herhangi bir yüksek aklın sürece müdahalesiyle değil, doğrudan doğruya halkın kendi bilgeliğiyle ortaya çıkardığı ortaklık tutumuna politik hareketler siyasi gerçekleşme yolları açtılar.

Bu fikir ta başından beri, üstelik de Kürdistan’ın Türkiye’ye en uzak kesimleri arasında şekillenmeye başlanmıştı. ‘Bunun karşısındaki şeytan olsa, şeytana oy vereceğim’ diyen Kürt bilgeliğiydi bu ittifakın yolunu açan. Batıda özellikle geleneksel olarak CHP’ye oy veren Alevi ve Kürt Aleviler bu sesin gereğine kendi merkezlerini razı ettiler.

Ama şimdi, Erdoğan’ın peşine takılan Kılıçdaroğlu’nun dozunu artırmaya devam eden sömürgeciliğe övgüleri, asıl mühim stratejik darbeyi bu irade kaynağının kendisine indiriyor; tamiri güç bir gönül kırıklığı yaratıyor; asıl mesele buradadır. Rojava’da vahşet tabloları sürerken “çok güzel işler yapılıyor” dendikçe bu yara kapanamayacaktır. Bu vahşete sessiz kalmak bir yana, bağıra çağıra övgüler düzen, işgalden bir cümbüş neşesi çıkartan siyasetçilerin, geleceği kuracak ortaklıkta bir yeri olmayacaktır.

Bu taban bu siyasetçilere karşı başka bir dilden konuşabilir. Bu sağlanmadıkça da, taban ile önderlik arasındaki ilişki yeni baştan kurulmadıkça, Erdoğan’ın karşısında oluşan blokun içine attığı bu dinamitin patlamaya devam edeceğini görüyorum. Bu patlamalara son verebilmek, özellikle CHP’deki akıl ve ferasat sahibi kesimlerin, özellikle İstanbul seçimini CHP’ye taşıyan kesimlerin söz alıp öne geçmesine bağlı olduğunu. Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği merkez ve bu merkeze Kürt düşmanı siyaseti kabul ettiren ulusalcı, Ergenekoncu odaklar halklarımızın ortaklığının karşısında büyük bir mesele olarak dikilmeye devam ediyorlar.

Rojava’ya yönelik harekatın bu manada Erdoğan’ın temsil ettiği AKP-MHP-Ergenekon blokunun karşısında oluşabilecek güçlü bir halk blokunun bileşenlerinin kendi içine dönmesi ve diktatörlükle mücadeleye ayıracağı enerjiyi iç mücadeleye harcamasına yol açarak aslında ona bir avantaj sağladığını söylemek mümkün. Ama bu kısa ömürlü olacak. İster istemez ortaya çıkacak iktisadi, siyasi bunalımlar ve rejimin açmazlarının yanı sıra halkın bir onur mücadelesine girmeksizin başa çıkamayacağı hızla yaklaşmakta olan muazzam sorunların burgacında her şey yeni baştan karılacaktır.

HDP demokratik kampın öncülüğünü üstlenmelidir

Bütün bu nedenlerle bugün kendisini HDP’de ifade eden siyasi ortaklığın, gücün, dimdik durması, aklın ve uzak görüşlülüğün olduğu kadar onurun ve haysiyetin de temsilciliğini bütün kuvvetiyle yapmaya devam etmesi en önemli güvencemizdir. HDP; sağlam, akılcı, tutarlı, devrimci, demokratik konumunu muhafaza ettiği sürece, diktatörlük karşıtı kuvvetlerin de yeniden hizalanmasına en önemli ışığı tutacaktır. Bu açıdan HDP’nin, üzerine düşen mesuliyetin büyüklüğünü görerek, demokratik kampın başına doğru yürümekte ısrar etmesi gerekir.

HDP kendisine ikincil bir rol tayin edemez; demokratik kampın öncüsü mesuliyetiyle en öne geçerek, Türkiye’nin geleceğine dair aktüel önerilerin, sıradan halkın anlayacağı ve benimseyeceği bir dile büründürmek zorundadır. İntikamcılık, maksimalizm ya da ‘Kürdün Kürtten başka dostu yoktur’ karamsarlığının HDP’yi, kuruluşundan beri takip ettiği, ona adını veren paradigmadan uzaklaştırmasına fırsat vermemek gerekir. 

Türkiye ağır bir ekonomik krizde fakat toplumsal bir karşı çıkış yok. Örneğin Lübnan ve Şili büyük eylemlerin olduğu iki ülke. Benzer politikalarla (vergi-zam, yolsuzluk vb.) yönetilen bir ülkede AKP iktidarının güçlü bir muhalefetle karşılaşmamasını nasıl değerlendirmek gerekli?

Toplumsal hareketlilik karşılaştırmalarında farklılıklara dikkat etmekte yarar var. Şu an Türkiye’de esasen görünüşte işleyen bir parlamento, siyasi çoğulculuk var gibi gözükse de pratik olarak bir darbe sürecinden geçiyoruz. Merkezi iktidarın bütün düzeni demir yumrukla kontrol altına aldığı; yargının araçsallaştığı, özetle, siyasi ve toplumsal özgürlüklerin büyük bir şiddetle ezildiği bir dönemde olduğumuzu aklımızda tutmamız lazım. Birincisi bu.

İkincisi, Türkiye’de bir iç çatışmanın devam ettiğini aklımızda tutmamız lazım. Kürdistan şu an fiilen savaş, OHAL, sıkıyönetim altındadır ve nihayet silahlı kuvvetler sınırlar dışında operasyon halindedir. Neresinden bakarsanız bakın, olağanüstü rejimle yönetilen bir ülkeden bahsediyoruz.

Şu an dünyanın çeşitli ülkelerinde önemli itirazlar, protestolar var. Şili’deki başkaldırı bunun için çarpıcı örnek. Lübnan’dakileri izliyoruz. Daha geriye gittiğimizde, Sudan’da da toplum büyük değişimden geçiyor. Halen 10-12 kadar ülkede büyük toplumsal hareketlilik olduğu doğru. Türkiye ve Kürdistan’la kıyasladığımızda, iki büyük fark var bu ülkelerle aramızda: Bu ülkelerin çoğunda devlet içinde ikilik var. Kanatlar arasındaki çatışma ister istemez toplumsal mücadelelere de soluk borusu açıyor. Ya da diğerlerinde esasen büyük bir iç gerilim olmasına rağmen genel olarak işleyen siyasi haklar rejimi var, dolayısıyla bu, kitle hareketlerinin önünü açıyor.

Türkiye’deki görece durağanlığın, teslimiyet ifadesi olarak görülmesini asla yerinde ve doğru bulmam. Gerek 2018 Parlamento Seçimleri, gerekse 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve bu seçim kampanyaları etrafında oluşan kitle mobilizasyona baktığımızda, Türkiye’de toplumsal ve politik muhalefetin güç biriktirdiğini, rejimin siyaseten güç kaybetmekte olduğunu ve dengelerin her saniye değişmekte olduğunu görüyoruz. Karamsarlığa yer yok. Türkiye, özellikle 2015’ten beri diktatörlüğe teslim olmama noktasında büyük başarılar gösterdi. Türkiye ve Kürdistan kendi meşrebince direnişini sürdürüyor. Daha stratejik bakmak ve inisiyatifi demokratik kampın önüne geçerek alma konusunda üçüncü kutbun daha çok çaba göstermesi gerektiği doğrudur ama Türkiye’de kabullenmişlik, boyun eğmişlik havası değil, güç biriktirmek için sabırla, iğneyle kuyu kazma iradesi var.

Bütün bu koşullarda Türkiye’nin hâlâ değişime gebe ülkeler kategorisinde yerini koruduğunu düşünüyorum. Bu değişimin de çok uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşeceğine dair çok sayıda belirti var. Bunlar arasında Kürt mücadelesinin kendini koruyup geliştirmesini, kadın hareketinin büyük kavgasını ve büyük şehirlerde süren kent yoksulları ve emekçilerin mücadelesini hep bir arada değerlendirdiğimizde, mücadelenin sosyal tabanının daimi bir oluşum halinde ve kazanın fokurdamakta olduğunu söyleyebiliriz.

4 Kasım 2019

ANF

Tags: , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑