fbpx

Yazarlar

Published on Temmuz 17th, 2020 | by Avrupa Forum 5

0

Kutsiye Bozoklar anısına – Hilmi Toy

Kutsiye Bozoklar: Sevdası Gibiydi Kavgası

Payına kavga düştü Kutsiye Bozoklar’ın

1977’den beri adını çokça duyduğum, ilk olarak 1980’li yılların ortalarında Hatay E Tipi Hapishanesinde 51. Koğuşta Muzaffer Oruçoğlu ile yapılan röportajı okuyarak başladım yazılarını takip etmeye. Sonra Yeni Demokrasi, Emeğin Bayrağı, Atılım, Sanat ve Hayat’taki yazılarıyla tanıştığım Kutsiye Bozoklar’ı hayata veda edişinin 11. Yılı. ‘Bir ihtiyacın var mı?’ kavlinden ara ara arayıp sorduğum, telefonun öbür ucundaki sesini duyduğumda bile heyacanlandığım Kutsiye Bozoklar’ın telefondaki o içten dost sesini bile özlediğimize 11 yıl oldu.

Sevgili Kutsiye, bugün 16 Temmuz. Nevin Koçoğlu’nun dediği gibi “ayların tuzu teridir Temmuz”. Temmuz’un tam ortasında, sarı sıcağında Ankara Dikmen’den geldi veda haberin.

Ayrılığın 5. Yılında mektup yazdım sana. Hemen her yıl yazmaya çalıştım kendimce. 10. Yılda da yazdım. Sitemli bir mektuptu, ‘Şikayet Mektubu’ da dedi bazıları. Olsun, sitemi seninle paylaşmayıp, şikayeti sana yapmayıpta kime yapayım değil mi?

Bu yılda yazmayı unuttum sanma, yazacağım yeni bir hayatın, yeni bir sevdanın başlangıcı ile hem de.

11. Yılında Sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.

İyi ki, hayat denilen bu kavgada “candır can dost, iki kaşın arası, sende kurşun ben yürek yarası” diyerek geçmişsin hayatımızdan Kutsiye.

11 yıl oldu ayrılığına. Bizi ışıksız, bizi dilsiz, bizi hüzünle bırakıp gidişine 11 yıl oldu Temmuz sıcağında. İçimizdeki boşluğun, saflarımızdaki boşluğun 11 yıla sığamayacak kadar daha da büyük.

Bu topraklarda yetişen 68 kuşağının genç bir devrimci kadını, 12 Mart 1971 darbesinin direngen direnişçi sosyalist kadını, kurşun yarasını davasına olan inançla, mutlu yarınlara umutla saran, acısını yaşama sevincine dönüştüren sosyalist bir aydınıdır Kutsiye Bozoklar. 1953 yılında Mersin ilçesi Anamur’da doğar. 1973 yılı 19 Mart’ın da İstanbul’un Şehremini semtinde kaldıkları evde polisle aralarında çıkan çatışmada yoldaşı Ahmet Muharrem Çiçek şehit düşer, kendisi yaralı tutsak olur. “candır can dost, iki kaşın arası, sende sevda, bende kurşun yarası” der o gün anısına yazdığı şiirinde. Ve sonrası yaşamı için, akıp giden hayatın sularında “payıma kavga düştü” der, ömrünün sonuna kadar devam eder kavgasına güzel günler, mutlu yarınlar adına. Göğün fethine çıkanlardandır hem de yaralı gövdesiyle.

Tutsaklıkta yaralı yaralı gördüğü işkenceler sonucunda omuzdan aşağı felç olur, ömrünce tekerlekli sandelyeye bağlı olarak yaşar. “kelepçem bırakmasa da, bu yürek seninle, bin zeybek oynar” der bir şiirinde. Yarasına bastırıp ellerini, hayatın ellerinden inançla, umutla, sevgiyle ve davasına olan büyük bir sevdayla tutar. Okur, durmadan okur ve üretir. Özellikle arkadaşı, dostu Muzaffer Oruçoğlu’nun hapishaneden mektuplarıyla ısrarlı teşviki ile yazmaya başlar. Yılgınlığa, yorgunluğa, umutsuzluğa karşı üretir ömrünce, yazar. Gazete ve dergilerde yazar. “Yaşama Dair, Umuda yazılı sözler, Hep Aynı İnatla, Türkiye Bu Tadı Seviyormuş? Hangi Kültür? Emperyalist Küreselleşme ve Yalanlar” adlı kitaplar bizlere bıraktığın eserlerden bazılarıdır. Şairdir, şiirleri “Kavga Düştü Payıma” adlı kitapta yayınlanır.

Yeryüzünü aşkın yüzü kılma kavgasının bilge insanı, kendi sınıfının sıra neferi, aydını, yazarı, şairidir. Aynı zamanda iyi bir sanat ve edebiyat eleştirmenidir Kutsiye Bozoklar. Yılgınlık, yenilgi yıllarının aydın ve yazarlarına karşı ilkeli, tavizsiz bir ideolojik mücadele verdi ömrünce. Yılgınlık, yenilgi romanlarını, öykülerini eleştirdi. “Küfür romanları” dedi bazıları için. ‘Hangi Kültür?’ adlı kitabı bu anlamda değerlidir. Keza ‘Yaşama Dair’ adlı kitabındaki ’12 Eylül ve Edebiyat’ başlıklı uzun makalesi bu konuda önemli bir refaranstır. Ahmet Altan’ın ‘Sudaki İz’, Mehmet Eroğlu’nun ‘Issızlığın Ortasında’, ‘ Geç Kalmış Ölü’,’ Yarım Kalan Yürüyüş’, Latife Tekin’in ‘Gece Dersleri’, ‘Sevgili Arsız Ölüm’, Kürşat Başer’in ‘Konuştuğumuz gibi Uzaklara’, Ayla Kutlu’nun ‘Hoşçakal Umut’, Atilla Tokatlı’nın’ Devrimcinin Ölümü ‘, Orhan Pamuk’un’ Kara Kitap ‘, Adalet Ağaoğlu’nun ‘Hayır’, Vedat Türkali’nin ‘Mavi Karanlık’ romanlarının eleştirisi, Kutsiye Bozoklar’ın sanat ve edebiyat eleştirmeni yönünün belirgin ve gelişkin olduğunun örneğidir.

Keza sosyalist ülkelerdeki geriye dönüşler, komünist partilerdeki yozlaşmalar, bürokratik tehlikeler, bürokratizmin gelişimi, parti yöneticilerinin yetkilerini kötüye kullanmaları gibi sapmalara karşı mücadeleyi konu edinen Çimento, Fabrika, Alyoşa’nın Bayırı, Don Kıyısında Hasat gibi romanları değerlendirmeleri önemlidir.

‘Aydınların tarafsızlığı’ ya da ‘partisiz sanat, partisiz sanatçı’ gibi tezlerle, savlarla cepheden mücadele etti. Örgütlü aydının, sanatçının üretken olamaz tezlerini çürüttü. Aksine ne kadar üretken olunabilecek olduğunun örneklerini ve örnekliğini bıkıp usanmadan gösterdi. Sosyalizmde geri dönüşün ve çözülmesinin ideolojik boyutlarını yazılarında hep işlemiş, uyarmıştır. Ama umudunu devrimden, Sosyalizmden yana hep güçlü tutmuştur. Sosyalizmden Geri dönüşlere ‘Sosyalizmin ay tutulması’ demiştir.

11 yıl oldu aramızdan ayrılışına. Alışamadık, alışamadık yokluğuna. Ve dolduramadık yerini. Her gün biraz daha eksiliyor, daha çok duyumsuyoruz eksikliğini. Bunun için utangaç sözcüklerimiz, bunun için mahcubuz sana karşı can dost.

Biliyorum, “candır can dost bakışının alası, sende kurşun bende yürek yarası”. Bırakıp gittin bizi, rüzgarın kelepçesini çözerek gittin, ışığının eksikliğini hep duyumsadık yaşamın her anında.

Gazetelerin sayfalarını sensiz çevirişimize 11 yıl oldu. 11 yıl oldu hayatta sanatı, sanatta hayatı senden okumayalı. Başını kaldırıp baksan halimize, ağız dolusu gülerdin. Bak derdin, “yiğitlik sevdaya bir adımlık yol, yaşamak direnmektir yangın yüreklim”.

Yalnız bize has olanı korumak, geliştirmek, ileri taşımaktır omuzlarımıza yüklediğin sorumluluk. Gel gör ki kadir kıymet bilinmezlik alıp başını gidiyor. Ahde vefa dersen duyan var, duyuran var, gören az. Yine de yok değil, az olsa da bağrına bastığında duyarsın yüreğinin, aklının sesini olanca güzelliğiyle. “Bütün zamanların devrimcisi olmak” olurdu her zaman öğüdün. Gel gör ki öğüdünü yaşam kılmak isteyenler vicdanlarıyla baş başa kalıyor çokluk.

Bir de ‘yoldaş devrimciler olmak’ derdin hep. Diyerek yaşadın, yazarak yaşadın sen. Gel gör ki olmak isteyenler diyari gurbet ellerde birazı göçmen, birazı öksüz, kimi yetim, kimi mutsuz. Bütün renkleri sevelim ama kendi rengimizi unutmadan, kaybetmeden, karıştırmadan ilk önce. Bütün sesleri duyalım ama kendi sesimiz olalım. Kendi sesimizi unutmadan, yitirmeden, bozuk sesler içinde boğmadan. Yoksa ‘Böyle de olmaz ki’ dedirtiyor hayat! Böyle de olunmaz ki orta yerinde hayat kavgasının! Sende yoksun ki hallerimizi aynen böyle yazasın, rivayet sanılmasın diye.

Yine de aklın erdiği, yüreğin götürdüğü yere git gide daha çok “Korkunun soluğunu avuçlarımda sıkı sıkı tutarak” gürül gürül akmak geçiyor içimden yaşam denizinin içinde. Küçük dereciklerinde boğulmamak hayatın, sarp yollarında tökezlememek çabası sarıp sarmalıyor benliğimi, uyarıyor.

Günler, düşlerini emanet bırakarak gidenlerle ağır. Gündüzler kendini tekrar eden, eksen kaymasıyla patinaj yaparak yorgun. Geceler yakınmalı, geceler şikayet makamı, yıldızlaşanların ışığı olsa da ay tutulması karanlığında gece, heyecanı sönük, mesaiye bağlanmış merhabası o amansız sevdadan ve davadan yana can bildiklerinin. ‘Bir dokun bin ah işit’ misali ellerinden tutmak istediklerinin. Gözlerinin feri eksik, bakışlarının ufku dar. Yorgunluğun üstüne teorik açılımlar yapılıyor bir bilsen. ‘Benden ötesi tufan’ misali memleket hallerinde. Seyirlik halleri yaşanan, ‘yakamızdan düşseler de kurtulsak’ havasında, havasından geçilmeyenler. ‘eleştiren, tartışan, sorgulayan olmalı’ diyen yazılarını, satırlarındaki sesini duyar gibiyim.

Düşen düşene, giden gidene geri geri. Yarana merhem olan yoldaşlarından Sultan Seçik de gitti senden sonra illet hastalık elinden. Hayata Asmin’i bıraktı geride. Sonra ‘sıradakini bekletme’ dercesine başkaları düştü inandığı değerlerle sevdiği topraklarda. Başka başka genç, yiğit insanlarda. Düşlerini yoldaş kılıp yola çıkan Suruç’ta 33 can parçası örneğin. 33 düş, 33 kitap, 33 kalem, 33 defter, ve oyuncaklarıyla çocukların. 5 yıl oldu. Ankara’nın Muzaffer abisi, İlhan’ın kardeşi, Sol ve Onur yayınevini kuranlar Sola katkı için. Ülkü Tamer, yerin göğün Yaşarı Yaşar Kemal, romanlarını eleştirdin diye ‘sende kimsin?’ diye Sanat ve Hayat dergisinde sana zehir zemberek bir yazı yazan Vedat Türkali. Ve daha niceleri. Genç ölüsü, kayıp mezarı çok bir dünyanın önde gelen ülkesiyiz.

Neylersin, dava bu, büyük insanlık davası. Yazdıkların geliyor aklıma. Mağmaların uğultusunda akıyor nehirler. ‘Su akar yatağını bulur’ bekleyişinde umut. Umut saklımızda, inancın zulasında umudumuz her şeye rağmen. Göz bebeğimizi korumanın çabasında. Eldeki sıfırı da tüketmeden bir yol arayışında. Uyarıya basıyor mührünü kimileri. Duyan duysun, bilen bilsin telaşında sevdadan yana. Kardeşin duymazsa, sevdiceğin duymazsa kim duyacak yüreği pır pır edenlerin sesini.

Doğru yolda olmak yetmiyor bilirsin, adresi bellisiz olmamalı. ‘Haklı olmak yetmez’ hep söylediğin gibi, doğru yapmak önemli olan. Yaşamsal plan ve programın çok iyi, çok güzel, düzgün olması önemli. Ama bundan daha da önemlisi ve de hayati olanı bu plan ve program doğrultusunda pratikte ileriye doğru atılan adımdır. İşte rüzgarın gerisin geriye çeken kelepçesi tamda burada. Cevdet Bağca’nın “Ben seni şafaklarda sevdim, ben seni yasaklarda” türkü sözleri dolanıyor sana bu satırları yazarken dilimde. Ve senden dizeler düşüyor: “illegal bir çiçeği büyütüyorum içimde seninle / En saklı yerlerimde güzelliğin / Şiir git başımdan diyorum öylesine / Geceden günler yapıyorum dizelerle / Sözcükler ıssızlaşıyor / Sus diyor yüreğim / Bütün dilleri tüketiyorum birdenbire / İsyanımı büyütüyorum giderken öylece”…

Sevgili Bilge insan,

11 yıl oldu gidişine, çok uzaklarda değilsin, hep aklımızdasın ama yine de seni çok özledik. Yaşama dair umuda yazılı sözler yazmak, hayatın ellerinden tutarak hep aynı inatla yürümek, yürümek, payına düşen kavgayı omuzlayarak rüzgarın kelepçesini çözerek yürümek. Sensizde olmuyor ki can dostum. Bir yanımız eksik, bir yanımızda eksikliğin. Hani bir kitabına ad olarak “Türkiye Bu Tadı Seviyor mu?” koymuştun. Sensiz de bu tadı sevmiyor Türkiyelim. Bu tadı sevmiyor okurların, öğrencilerin, öğrettiklerin. Sevgili Nihat Göktaş senin için paylaştığı mesajda: “Hayatın ellerinden tutmayı bizlere öğrettin. Eksilen yanlarımızı nasıl geliştirip telafi edebileceğimizi öğrettin. En zor durumlarda direnç yüklenerek umutlu bir tebessümle nasıl düze çıkılacağını öğrettin. Saymakla bitmez öğrettiklerin ve hala öğreniyoruz özleyerek seni” diyerek çok yalın bir halde ifade etmiş. Çünkü sen Ortakça yaşamın ışığıydın. Bir yıldız gibi kaydın gökyüzünde. Yerin göğün gözü yaşlı. Geceler gündüzleri sağıyor. Güne açılan pencere, yarınlara açılan kapı sensizde olmuyor ki.

Hem tarihsel hem de siyasal arkadaşın Mukaddes Erdoğdu Çelik’le senin için hazırladığı kitapla ilgili sohbet ettik, basıma verilmişti. Yayın serüvenini anlatıp paylaştık biraz. Mukaddes Erdoğdu Çelik binbir emekle araştırıp yazdığı “Kelepçeye İnat Hayat” yayınlandı uzun ve yorucu, birazda kırgın çabalar sonunda. Dostların, arkadaşların, sevdiklerin, sevenlerin, yarana merhem sürenlerin, dertlerine derman oldukların seni anlatıyor. Silivri’de tutuklu iken İçeride okudum. Bir kez daha tanıdım seni, yeniden tanışmış olduk. Meğer ne kadar çok ortak tanıdıklarımız varmış. Hastane odasında sana kır çiçekleri getiren asker var ya hani, hemşehrim sayılır, 1980’li yıllarda Adana ve Hatay’da birlikte hapiste yattık aynı koğuşta. Ve daha niceleri… Her şeye rağmen hayatlarımıza vurulmuş Kelepçeye inat yaşasın hayat demekte ısrar edenlerdeniz. Yaşam çok incitti seni, cefasını çok çektin hayatın, kavgasını verdin hep aynı inatla güzelliklerin, yattığın yer incitmesin, yüreğinden öpüyoruz. Daima bizimlesin, daima seninleyiz.

Yüce Kavganın Şafağı, yüreklerimizin en güzel ışıklı yerindesin…

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑