Kültür Sanat

Published on Şubat 20th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Mehmet Atlı: Asimile olmakta iken müzik yoluyla anadilime tutundum

Dil, din ve ideolojik açılardan asimilasyonist bir eğitime maruz kaldığını belirten Kürt müziğinin güçlü seslerinden Mehmet Atlı, ‘Bundan sonraki nesillerin mecburiyeti olmamalı…’ diyor.

Kendine özgü tarzı, dinleyiciyi derinden etkileyen titreşimli özel sesi, müziğine anlam kazandıran bireysel ve toplumsal felsefesiyle Kürt müziğinin seçkin sanatçıları arasında yer alan Mehmet Atlı, resmi dil dışındaki dillere ayrımcılığın uygulandığı günümüz Türkiye’sinde anadilde eğitim gibi temel bir hakkın konuşulacağı iklimin olmadığını belirtiyor.


Müzisyen kimliğinin yanında mimar ve yazar kimliklerini de taşıyan sanatçı Atlı’yla bu hafta kutlamaları yapılan Dünya Anadili Günü üzerinden anadili, baskı altındaki Kürtçe’de müzik yapmanın önemini, kendisinin müzik serüvenini ve taşıdığı kimlikleri konuştuk…

ÖNEMLİ OLAN KİMLİĞE YAKIŞTIRDIĞIMIZ ANLAMDIR

Herkesin kendini ifade ettiği ya da içine hapsedildiği birden çok kimliği var. Sizin de Kürt, sanatçı, akademisyen, mimar, yazar gibi kimlikleriniz var ve kuşkusuz bunların her biri sizin için farklı bir anlam ifade ediyor olmalı. Acaba bu kimliklerinin hangisi sizi en iyi ifade ediyor ya da Mehmet Atlı hangi kimliğe ve neden kendini daha yakın hissediyor?

Kimliklerin bizi belirlediği kadar biz de onları belirliyoruz; erkek ya da kadın olmanın, Kürt veya Gürcü olmanın, şu meslekten, şu sınıftan, şu memleketten vs. olmanın sabit, değişmez, ezeli ve ebedi anlamları yok. Bu kavramları her an biz yeniden tanımlar ve içeriklendiririz. Kimlikler tarihsel ve toplumsal koşulların ürünüdür ve en katı biyolojik ya da fizikî gerçeklikler dahi insanın kültür evreni, toplumsallık içinde dile gelir, anlam bulur ve bu anlam sürekli değişip dönüşür.

İçine doğduğumuz koşullar ve kimlikler kadar hayat boyunca bizim bu kimliklere ne gibi anlam ve içerikler yakıştırdığımızın, katkı ve yorumlarımızın, bireysel ve içinde bulunduğumuz neslin toplumsal eylemliliğinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Sorunuzda geçen ve daha sıralanabilecek yığınla kimliğim var; herkes gibi. Bunların hiçbirine indirgenemem ama hiçbirini de yok sayamam.

Bir yandan kimliklerin zenginlik olarak kabul edildiği ve birbiriyle buluştuğu, kaynaştığı, multikültürel toplumların oluştuğu Batı dünyası gerçeği var ancak, diğer yandan da kimliklerin bir üstünlük aracı olarak ele alındığı, birbiriyle çatıştığı bir Ortadoğu gerçeği var; akademisyen kimliğinize hitaben sormak istiyorum; etnik, dini ve mezhepsel kimlikler üzerinden kanlı savaşların yaşandığı kadim kültürlerin merkezi Ortadoğu için bir çıkış yolu yok mu?

MULTİKÜLTÜRELLİK SADECE BATIYA ÖZGÜ DEĞİL

Bu benim “uzmanlık” alanlarımı aşan bir soru; hem içerik hem kapsam olarak. Ama sorunuzda geçen bir varsayıma itiraz edebilirim: “Batı” dediğiniz yerler de bu konuda sorunsuz değil. Kimliklerin üstünlük konusu edilmesinin sadece “Ortadoğu” dediğiniz yere özgü olmaması gibi multikültürellik de sadece batıya özgü olmak zorunda değil. Batı, Doğu, Ortadoğu gibi kavramsallaştırmalar da dâhil olmak üzere dilden başlayarak eleştirinin, yapıbozumun geliştirilmesi gerekiyor.

Dünyanın batıya göre ortadoğusu ya da diğer yerleri için olsun, bir çıkış yolu tarifim yok. Bunu, toplumlar, topluluklar ve bireylerin tarihsel gelişimleri, seçimleri belirleyecek. Bir yurttaş olarak ümidimi ifade edebilirim ancak: Barış ve adalet içinde beraber yaşamanın yollarını bulmamız ve bu yolları korumamız, gelecek nesillere aktarmamız lazım. Filistin’de de, Meksika’da da, Çin’de de, her yerde bunu başarmamızı umabilirim.

YAZDIKLARIM BANA TERAPİ GİBİ GELDİ

Ortadoğu’nun kadim zenginliklerini günümüze kadar taşımayı başarmış Diyarbakır’da çok kültürlü bir göçmen mahallesinde dünyaya gelmiş ve o şehrin çalkantılı değişim-dönüşümüne tanıklık ettikten sonra Diyarbakır’ı anlatan bir kitap kaleme almış biri olarak yazdıklarınızın size ve sizin aracılığınızla bize hatırlattıkları nelerdir diye sorsam?

Bunu benim size sormam lazım! Yazdıklarım bana terapi gibi geldi. Büyüdüğüm ve halen yaşadığım şehirle bir yüzleşme ya da gözlemlerimden yola çıkarak kentle ilişkilerimi yazınsallaştırma, mesleklerin, akademinin sağladığı dağarcıkla kentsel mekânlara ve onun içindeki varoluşlarımıza bakma, haklarında kelâm etme şansı oldu benim için bu kitap. Hem edebi hem akademik bir üretimin içinde hissettim kendimi. Hem bireysel hem toplumsal meselelerin ara kesitlerinde bir yazarlık performansı, diyelim.

Turistlere anlatılan, statik, “yöresel” bir Diyarbakır’dan çok; dünyayla etkileşim içinde metropolleşmekte olan, dinamik bir kent hayatı betimlemeye çalıştım.

‘KÜLTÜR İNSANI’ OLABİLMEYİ ÖNEMSEDİM‘

Sanatçı kimliğinizle devam edecek olursak; Mehmet Atlı’nın müzik serüveni nerede ve nasıl başladı? Ayrıca yola koyulduğunuzda kendinize örnek aldığınız biri var mıydı ve hedefleriniz nelerdi?

Erken yaşlardan itibaren çevremde, başta abimde gördüğüm bağlama, cümbüş, darbuka, davul-zurna gibi enstrümanlara ve şarkı söylemeye merakla başladı. Düğünler ilgimi çekerdi. Mahalle düğünleri dışında bir canlı performans izleme şansı nadirdi. Temel müzik eğitimim bu sokak gözlemleri ve çoğunu kendimin yaptığı oyuncak enstrümanlardan ibaret. Teneke çalmak, sınıfta sıraya vurup ses çıkarmak, boş derslerde tahtaya çıkarılıp türkü söylemekle başladı, arkadaş toplantılarında saz çalmakla devam etti ve giderek daha geniş dinleyici kitlelerinin karşısına daha hazırlıklı olarak çıkmakla sürüyor.

Akademik bir müzik eğitimim yok. Alaylıyım ve müzikle ilgili birikimim, sahne performanslarının, dernek çalışmalarının, amatör ortamların, konserler izleyerek, kitaplar ve dergilerle kendini yetiştirmenin, dil ve siyasal haklarla ilgili bir mücadeleyle iç içe yürüyen bir müzik pratiğinin içinde, daha çok el yordamı bir öğrenme ile oldu.

Ciwan Haco’yu ve Kerem Gerdenzerî’yi severdim ve hala severim.

Yola koyulduğumda daha çok beste yapan, enstrüman çalan, yaratıcı bir sanatçı olmayı, çok yönlü bir “kültür insanı” olabilmeyi önemsedim. Zamanla şarkı söyleyen-yorumcu ya da söz yazarlığı gibi yönlerimi de geliştirmek durumunda kaldım. Müzik denen çok geniş skalada ve herkesin temel insan hakkı olan bir alanda, kendime özgü bir mekân amaçladım.

DİL,DİN VE İDEOLOJİK ASİMİLASYONA MARUZ KALDIM

Gelinen aşamada hedeflerinize ulaştığınızı düşünüyor musunuz? Ayrıca bundan sonrası için neler söyleyebilirsiniz? Yeni projeler, yeni ürünler var mı?

Verili şartlar içinde elimden geleni yapmakta olduğumu söyleyebilirim. Büsbütün istediğim gibi bir müzik hayatım olmadı, olamıyor evet; ama bazı şeyler de hayal ettiğimin ötelerine ulaştı. Hayat bizi tamamen doğrulamak zorunda değil. Ama tamamen yanlışlayacak kadar zalim olmasa bari, derim. Yeni çalışmalar var. Yeni şarkılar, yeni halk müziği uyarlamaları, karaladığım bazı kelimeler ve tamamladığım doktora tezim var.

İçinde bulunduğumuz hafta Dünya Anadil Günü nedeniyle kutlamalar, etkinlikler yapılıyor. Siz yüzyıllardır yasaklı olan, baskı altında tutulan ve inkar edilen bir dilde yani anadiliniz Kürtçe’de müzik yapıyorsunuz! Modern Kürt edebiyatının öncülerinden Mehmet Uzun kendini ‘Yasaklı dilin yazarı’ olarak tanımlıyordu. Siz nasıl tanımlıyorsunuz? Anadil gününün anlamı bağlamında bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Dil, din ve ideolojik açılardan asimilasyonist bir eğitime maruz kaldım ve otuz yıl sonra çocuklarımın da aynı muamelelere uğradığını görmek çok üzücü. Asimile olmakta iken müzik yoluyla anadilime tutundum ama bu, bundan sonraki nesillerin mecburiyeti olmamalı.

İlkolkuldan üniversiteye, yüksek lisansa, doktoraya kadar anadilde eğitim gibi temel bir hakkın, bırakın teslim edilip gereklerinin yapılmasını, bu gibi konuları konuşacak kadar dahi uygun bir iklim yok Türkiye’de. Kürtlerin meskûn olduğu başlıca Ortadoğu ülkelerinde ve bu arada Türkiye’de temel insan hakları ve demokrasi sorunları sürüyor. Resmi diller dışındaki dillere kesinlikle ayrımcılık var ve devletlerden cesaret alan sıradan yurttaşların da bu insan haklarına yönelik tecavüz ve saldırılara karıştığına, nefret suçlarına bulaştıklarına şahit olmak sıradan bir şey neredeyse.

Bu yüzden böylesi bir gün bizler için çok anlamlı ve dille ilgili mücadelemizin derinleşerek, yaygınlaşarak sürmesi gerektiğini hatırlatıyor.

YENİ TÜRKİYE ESKİSİNDEN ALA DEĞİL

Kürtçe üzerindeki baskılar arttı. Kürtçe eğitim veren özgür okullar mühürlendi. Anadil temelli evrensel bir eğitim veren 250’den fazla öğrencisi olan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren Ferzad Kemanger, Zarokistan ve Kayapınar Belediyesi’ne bağlı Xalxalok kreş ve gündüz bakım evleri kapatıldı. Adana’da Kürtçe tiyatro yasaklandı. Diyarbakır’da Şehir Tiyatrosu’nun çalışanları işten çıkarıldı. Kürtçe dilinin öğretilmesi ve bu dille ilgili araştırmalar yapılmasını hedefleyen KURDÎ-DER, İstanbul Kürt Enstitüsü ve Kurd-Der mühürlendi. Bu yüzyıllık inkar ve asimilasyon politikalarının şiddetlenerek devam ettiğinin göstergesidir. Siz bir Kürt sanatçısı olarak bu politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar yahut yığınla başka örnekle uzatılabilecek liste, Türkiye’de hukukla, temel insan hakları ile ilgili olarak ve özgürlükler bahsinde iyi yolda olmadığımızı söylüyor. Türkiye hiçbir zaman bir cennet olmadı; ne Kürtler ne de Türkler dâhil diğer halklar için. Eski Türkiye iyi değildi, çok kötüydü, kabul. Ama yeni diye anlatılanın, pek çok açıdan eskisinden daha âlâ olmadığını da görmek geriyor. Kürt sorunu dâhil, Türkiye, hiçbir temel sorununu çözme yolunda gibi görünmüyor bana; bilakis, mevcut sorunlarını büyütmenin yanı sıra yenilerini de ekliyormuş gibi görünüyor. Sorunlarını çözemedikçe ödediği maddi ve manevi faturalar da büyüyor bence.

100 yıllardır asimile edilmek istenen Kürtçe’nin başına gelenler Kürtleri tarih sahnesinden silmek isteyen egemen devletlerin amacını yansıtıyor. Ancak buna karşın Kürtçe’nin de Kürtlerin varlığının devamı açısından da müziğin hayati bir rol oynadığı biliniyor. Kürtçe’nin ve Kürt kimliğinin devamı açısından Kürt müziğinin gelecekte oynayacağı ya da oynaması gereken rol hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Müzik anadille kurabileceğimiz en canlı ilişkilerden biridir. Bir dil edebiyatıyla, müziğiyle, felsefe ile yaşar, gelişir. Müzik toplumun bütün hallerini, bütün dinamiklerini yansıtır ve onlarda yansır, karşılık bulur. Daha doğrusu müzik, mimarlık, edebiyat ya da sinema gibi toplumsal pratiklerin hepsi toplumsal, siyasal ve dilseldir; bunlar toplumsallığın içinde üretilirler. Müzik aynı zamanda tek tek bireysel varoluşlarımıza da dokunur, bireyselliğimizi yansıtır. Tüm bunlar müziğin çok yönlü rollerini hatırlatmaya yetebilir belki. Özel bir rol tarif ederek hiçbir toplumsal pratiği araçsallaştırmaya eğilimli değilim ama dili yaşatmamız için şarkıları da çoğaltmamız ve zenginleştirmemiz gerektiğini söyleyebilirim.

BENİM İÇİN MÜZİK YAPMAK ZAZAKİ VE KURMANCİ’YLE GÜÇLÜ BİR BAĞ KURMAK ANLAMINA GELİYOR

Kürt kimliğine sahip olmanın ve Kürtçe müzik yapmanın sizin için anlamı ne?

Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi kimlikleri sabit şeyler olarak düşünmüyorum. Bireylerin ve yeni nesillerin katkı ve müdahaleleriyle her an değişen içerikler olarak görmeyi yeğliyorum. Bu anlamda kimlikler kapalı, dışlayıcı, izole edici mi olacaklar kapsayıcı, dönüşüme açık, özgürleştici mi olacaklar sorusu çok önemli. Kimlikler hayatımıza anlam veriyor, varoluşumuzu değerli kılıyor olabilirler. Ama tam tersine de dönüşebilirler; bir lanete, hapishaneye, hiçliğe.

Herkesin kimi kimliklere sahip olduğunu hatırlamalıyız bence. Bunların arasında doğuştan sahip olduklarımızdan çok bizim ürettiklerimiz ve geçmiş nesillerin birikimiyle ilişkilerimiz önem kazanıyor.

Kürtçe müzik yapmak benim için hem unutturulmaya çalışılan, buna yüz tutan Zazakî ve Kûrmancî ile güçlü bir bağ anlamına geliyor. Yerle, mekânla, tarih ve kültürle, başkalarıyla, özetle hayatla, karşılıklı etkileşime geçmek anlamına geliyor.

Bir de yaptığı müziğin toplumda karşılığını almış bir sanatçı olarak mücadele içinde müzik yapıyor olmanın olumlu ve olumsuz sonuçları neler?

Olumlu sonuçları az önce söz ettiğim gibi hayatın içinde olmak, canlı ve anlamlı bir şeyler yaptığını hissetmek, yalnız olmadığını bilmek.

Olumsuz sonuçları: Yaşıyoruz işte, daha ne olsun!

MÜZİK SADECE MÜZİSYENLERİN İŞİ DEĞİL

Kürt toplumunun son 40 yılda yaşadığı değişim etkisini en çok da Kürt müziğinde gösteriyor. Müzik dünyasında ‘üretim patlaması’ yaşansa da nitelik açısından yetersizlik yaşandığı da gözleniyor? Siz gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müziğin toplumsal bir üretim olduğunu kabul ediyorsak müzikte rol oynayanların da çoğulluğunu kabul etmeliyiz. Müzik sadece müzisyenlerin işi değil. Pek çok farklı toplumsal kesim müzik üretiminin seyrini ve niteliğini belirler. Medya, bürokrasi, siyaset, ekonomi, iş çevreleri, sivil toplum, dinleyiciler…

Kendini müzik yoluyla ifade edenlerin sayısı, kadınların bu alandaki görünürlüğü artıyor, üretimler tür açısından çeşitleniyor, mecralar çoğalıyor. Kürtler de dünyanın gidişatına paralel süreçler içindeler elbette ki. Ama bize özgü sorunlar da sürüyor: Hukukla ilgili sorunlar, özgürlüklerle ilgili sorunlar, sponsorlukla ilgili sorunlar, zihniyete dair sorunlar… Edebiyat, sinema ya da bilimlerin gelişimi bunları gereksinen donanımlar da isterler. Kürt ve Kürdistan sorunları sürdükçe Kürtçe sözlü müziklerin nitelik sorunları da bunlara tabi olmayı sürdürecekler.

SUR’UN YENİ HALİ DAHA İYİ DEĞİL

‘Hepsi Diyarbakır’ kitabınızı sormak istiyorum; “Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği” olarak tanımladığınız Diyarbakır’ı mimar gözüyle toplumsal, siyasal dinamiğini ve değişimini anlatmaya çalışmışsınız. Diyarbakır doğup büyüdüğünüz Diyarbakır mı? Eski Sur ve çatışmalar sonrası Sur’u karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz?

Eski hali de iyi değildi, bakımsız, soluğu kesilmiş ve yoksuldu. Yeni hali daha iyi değil zira büyük bir yıkım yaşandı ve Türkiye’nin her yerinde görebileceğimiz türden niteliksiz restorasyon, ihale ve yeniden yapım süreçlerine, yerinden etmelere ve mekanı soylulaştırmak suretiyle rant üretmeye dönük bir gidişat, bariz. Kentler kentlilerle müzakere edilerek dönüştürülmüyor Türkiye’de; çeşitli zor araçlarıyla ve keyfi bir hukukla yürüyor gibi bütün işler.

ŞARTLARA VERDİĞİMİZ TEPKİLERLE BİÇİMLENİYORUZ

Bir söyleşinizde, “Savaşlar ortasında aşk şarkıları yazdım” diyorsunuz. Bize bestelerinizden, müziğinize ruhunu veren kaynaktan söz eder misiniz dersem neler söylersiniz? Müziğinizi dinleyenler kendilerini dingin bir acının kıyısında buluyor. Herkesin kendinden ve acısından bir parça bulduğu ve ruhunu bu acılar ile demlediği, size özgü bir müzik tarzınız var. Bu tarz, bu özgünlükle mi dünyaya geldiniz yoksa zamanla mı oluştu? Ayrıca nedir bu tarzın tılsımı?

Bir tılsım ya da Allah vergisi özelliklerden çok tarihe, coğrafyaya ve kültüre vurgu yapmayı önemsiyorum. İçinde yetiştiğimiz şartlara verdiğimiz tepkilerle biçimleniyoruz.

Müziği seviyorum. Sazlarla vakit geçirdikçe, yalnız veya başka insanlarla birlikte şarkı söyledikçe kendimi biraz daha iyi tanıdım. Dahası, insan yapıp ettikleriyle, seçimleriyle öncelikle kendisini inşa ediyor. Bunları paylaştıkça başka insanların hayatına dokunuyor, başkalarının kendisine temas etmesine de biraz daha açılabiliyor. Şarkılarım gündelik hayatımdan beslensinler, gündelik hayatlara katılsınlar diye uğraşıyorum. Şiirde hayatiyet, hayatta şiirsellik arayıp duruyorum.

Filiz DENİZ /ARTI GERÇEK

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑