Röportajlar

Published on Eylül 4th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Savaş öldürür, sakat bırakır, göç ettirir – Onur Hamzaoğlu

Günümüzde 1 asker ya da savaşçı ölümüne karşılık 14-15 sivil hayatını kaybediyor. Dolayısıyla burada büyük bir sorun var. Yani 1 askerin ölümüne karşılık 1 sivil doğrudan hayatını kaybediyor ve kalan 13-14 sivil ise bulaşıcı hastalıktan, açlıktan, susuzluktan ölüyor. Dolayısıyla, savaş halk sağlığı sorunudur; çünkü savaş öldürüyor.

Röportaj: Zabel Mirkan / Yeni Özgür Politika


Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile 1 Eylül Dünya Barış günü dolayısıyla barışın toplumlar için ne anlama geldiğini, hangi ortamlarda var olabileceğini ve savaşın neden bir halk sağlığı sorunu olduğu üzerine konuştuk… Hamzaoğlu’nun sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

‘’Barış kavramını tabii ki değişik biçimlerde tanımlamak, içerikleri belirlemek mümkün. Ama bir hekim olarak bana sorarsanız, ben “Halkların sağlığı için barış nedir, nasıl olabilir?” üzerinden ilerlemek isterim. Öncelikle sağlık konusuna kısaca değinelim; hekimleri, hemşireleri, hastaneleri çok fazla olan ülkelerin halkları bunların daha az olduğu ülkelerin halklarından daha sağlıklı olacak diye bir kural yok ve zaten somut olarak böyle de değil. Öncelikle ülkede demokrasi, ülkenin kaynaklarının eşit bölüşümü ve tabii ki beraberinde o ülkedeki özgürlük, haklar ve bütün bunların oturduğu zemin olarak barış ortamının varlığının/yokluğunun büyük etkisi var. Ardından diğer kriterler olarak yeterli ve dengeli beslenme, temiz içme ve kullanma suyu, temiz çevre, eğitim, kişinin kazancı olarak işi değil kendini gerçekleştirmesine, zenginleştirmesine yardımcı olması hedefiyle bir işinin olması ve toplumun bütün üyelerinin gereksinim duyduklarında gereksinimleri olan hizmete ulaşabilme durumları geliyor. Bunlar sırayla birbirlerini etkiliyor, dolayısıyla diyebiliriz ki toplumların sağlıklı olabilmesi için sağlık hizmetinin önceliğinden ziyade başka önceliklerimiz var. Özgürlük ve demokrasi, barış olması gerekir ve toplumsal bölüşümün eşit olması gerekir, toplum sağlığından bahsediyorsak. Sağlıkla da bu ilişki kurulduktan sonra barışı iki ayrı başlıkta tanımlayabiliriz.

Barış için mücadele

İlk olarak: Barışı nasıl tanımlayalım? Açıkçası bu kavramın iki ayrı yönüyle ele alınmasının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Böylece kafamızdaki karışıklığı da sileriz. Özellikle, 21. yüzyıl başından itibaren dünyada neredeyse ülke içi çatışmanın, şiddetin olmadığı ülke yok. 19. yüzyılda yaşanan ülkeler arası çatışma ve savaş hâli, 20. yüzyılın ikinci yarısında ve 21. yüzyılın ilk yarısında ülkeler içinde çatışmalar biçiminde şekilleniyor daha çok. Öyle olunca da barış dendiğinde herkesin aklına doğal olarak “silahların susması” geliyor. Ülke içi çatışmaların sonlanması ya da ülkeler arası savaşların sonlanması için barış, yani silahların susması için barış diyebiliriz buna. İlki bu. Çok önemli tabii ki ve bombaların patladığı, sadece silahların konuştuğu topraklardaki halk sağlığı sorununu konuşabiliriz burada.

Barışın ikinci tanımında ise hak ve özgürlükler için barış vurgusu yapılması önemli. Toplumun tüm üyelerinin kişisel ve toplumsal haklarının, özgürlük alanlarının müdahaleye, şiddete ve tecavüze uğramadan yaşanabilmesi gerekli. İnsanların, yurttaşların bu hak ve özgürlükler alanlarını kullanabilmesi olarak barışı ele alabiliriz. Bu bağlamda ele alındığında aslında doğrudan doğruya üretim ilişkilerinin dahil olduğu; nasıl bir toplumsal yaşam olması gerektiği sorgusuyla gündeme geliyor barış. Silahların susması ve çatışmaların sonlanmasıyla savaşsız bir barışa evet diyoruz; ama bunun toplumsal barış olmadığını unutmamak gerekiyor. Sınıfların olmadığı, herkesin gereksiniminin karşılanabilir olduğu, herkesin kendi kimliğinde yaşayabildiği, doğadaki bütün canlıların ve insanların toplumsal yaşamın öznesi olabildiği bir perspektifte, hedefte yaşam varsa orada barış var diyebiliriz. Dolayısıyla nasıl ki silahlar sussun diye bir mücadele sürüyor her yerde, aynı şekilde hak ve özgürlükler çatısına alabileceğimiz, nihai barış için de mücadele etmemiz gerekiyor. Ediyoruz ve etmeliyiz.

“Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlığı, 2002 yılından itibaren Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anlattığım “Savaş ve Sağlık” başlıklı dersin öğrenim amacıydı. Tıp fakültesi 1 ve 3. sınıflar için ayrı ayrı olmak üzere, bir ders olarak vardı ve bunun üzerinden tartışıyorduk savaşı. Öğrencilerime savaşın bir atari oyunu olmadığını anlatmam gerekiyordu. Çünkü özellikle 90’lı yıllardan itibaren, bilgisayarın yaygınlaşmasıyla beraber oyunlar savaş ortamlarıyla şekillendi. Öyle ki Irak-Kuveyt Savaşı’nda, daha sonra Irak’ın işgali sürecinde savaş pilotlarının kabinlerinden savaş naklen yayınlandı. Bomba atışları, vurulan insanlar, ölümler gibi görüntüleri tüm dünya canlı izledi. Ve bu görsellik toplumların hafızasında -karşısında olsa da olmasa da- egemen ideolojinin ulaşımı üzerinden her yere sirayet etti. Ben öğrencilerime savaş ortamında çekilmiş fotoğrafları kullanarak ölümün nasıl bir şey olduğunu; parçalanmış insan vücutlarının, acıyı yaşamış gözlerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Diğer türlü 8-10 başlıkla savaşın neden halk sağlığı sorunu olduğu anlatılabilir, onlar da ezberleyip bu dersi geçebilirdi. Ama bu tanıklık sayesinde, bu yaklaşımla o olgu nedir öğrencilerim bunu kavradı. En azından kendi öğrencilerimden gelen geribildirimler aracılığıyla, mezun olduklarında onlarla hekim olarak karşılaştığımızda, Barış Akademisyeni olarak imzamı attıktan sonra hep dile getirildi bu dersin onlar için anlamı ve üzerinde bıraktığı etkisi.

Halkların barış hakkı

Dünya gündeminde silahlı çatışma konuları gündeme gelmeden önce, barış içinde yaşamayla ilgili haklarımız vardı, hâlâ da var. 15 Aralık 1978’de BM Genel Kurulu’nun oy birliğiyle aldığı bir karar var örneğin, “Barış İçinde Yaşamak İçin Toplumların Hazırlanması” başlıklı bir bildirgede geçiyor: “Her insan, ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin doğuştan barış içinde yaşama hakkına sahiptir.” Karar numarası 33/73. Bunlar esasında insan olmak adına söylenebilecek şeyler değil; ama müzakerelerde hakkımızı talep etmek zorunda olduğumuz “sığ” durumlar için elzem. Yıllardır şiddetle iç içe yaşayan bir toplum olduğumuz için bu belgelerin kıymeti var. Kıymeti de yine bir insan olarak yok, bir yurttaş olarak var. 12 Kasım 1984’te yine BM Genel kurulu “Halkların Barış Hakkı” diye bir metin yayınlıyor, burada da “Gezegenimizde yaşayan tüm insanlar kutsal bir hak olan barış içinde yaşama hakkına sahiptir” diye ikinci bir vurgu yapılıyor.

11 Aralık 2010 yılında Barış İçinde Yaşama Hakkı Uluslararası Kongresi toplanıyor İspanya’da. Bu bildiriyle barış içinde yaşama hakkına içerik kazandırılmış oluyor. Bu bildirgenin 13. maddesi de diyor ki: “Bireyler, gruplar, halklar vazgeçilmez, adil, sürdürülebilir ve kalıcı barış içinde yaşama hakkına sahiptir. Barış içinde yaşama hakkının sağlanması ve korunması zorunluluğu devlete aittir.” Bu madde Barış Akademisyenleri’nin de taleplerinin, devlete sorumluluğunu hatırlatması anlamında okunabilir ve hatta anlamına, kökenine işaret eder. Bir de 5. maddesi var bu bildirgenin. Orada da yine bizim imzalarımızın bir gerekçesi var bence. Şöyle diyor o madde: “Bütün halkların ve bireylerin devlet tarafından ‘düşman olarak görülmeme hakkı’ vardır. Barışa karşı tehdit oluşturan faaliyetlere, kişilerin bireysel sivil itaatsizlik ve vicdani red hakkı vardır.” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de her iki BM Genel Kurul kararında da imzası olduğunu ekleyelim. Bu bilgiler ışığında şunu söyleyebiliriz:

Barış ortamını sağlama yükümlülüğü devletindir ve yurttaşların tümünün barış içinde yaşama hakkı vardır, hiçbir devlet yurttaşını ya da halkları düşman olarak göremez. “Bunlar dünya genelinde uygulanıyor mu peki?” olmamalı bakış açımız, bunlar insanlık tarihi boyunca bir değer olarak ortaya konmuş ve bir şekilde kazanılmış haklar olarak talep edilmesi gerekiyor hepsinin.

Savaş halk sağlığı sorunudur

”Savaş neden halk sağlığı sorunudur”, derseniz bunu verilerle ele almak isterim. Öncelikle ”halk sağlığı sorunu ne demektir”, bunu açıklamam gerekir. Halk sağlığı bilim alanında yasa özelliği kazanmış bir tanımımız var, halk sağlıkçıları olarak. En çok öldüren, en çok sakat bırakan, en sık görülen sağlık sorunları en önemli hastalık/sağlık sorunu diğer bir ifadeyle, halk sağlığı sorunu olarak kabul ediliyor. Evrensel bir kural bu. Bugün için savaş bir halk sağlığı sorunudur diyorsak, bilimsel bilgiler ışığında söylenen bir sonuçtan bahsediyoruz…

Evet, savaş halk sağlığı sorunudur; çünkü savaş öldürüyor. Yıllar itibariyle son derece önemli olan savaş sonuçlarını bu başlığı açıklayabilmek için söyleyebiliriz. Örneğin Birinci Emperyalist Savaşı’nda milyonlarca insan öldü ve verilere bakıldığında her bir askere karşılık iki sivilin hayatını kaybettiğini görüyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşamını kaybeden 30 milyon insan var, bu 30 milyonun yaklaşık yüzde 90’ınını siviller oluşturuyor. 30 milyon insanın hepsi kıymetli ve hepsinin ölümü sorun; ama bu insanların yalnızca 3 milyonu asker ya da savaşçı. Günümüzde ise 1 asker ya da savaşçı ölümüne karşılık 14-15 sivil hayatını kaybediyor. Dolayısıyla burada büyük bir sorun var. Yani 1 askerin ölümüne karşılık 1 sivil doğrudan hayatını kaybediyor ve kalan 13-14 sivil ise bulaşıcı hastalıktan, açlıktan, susuzluktan ölüyor. Askerlerin ve savaşçıların ölümleri kendi orduları, örgütleri tarafından kayıtlı. Hemen olmasa da birkaç ay içinde diyorlar ki “Bizim 50 askerimiz öldü.” 50 asker ölmüşse şöyle hesaplamamız gerekiyor: 50 sivil doğrudan silahla ölmüş, 750 sivil de bulaşıcı hastalıktan, açlıktan, susuzluktan ölmüş. Yani genel bir hesaplamayla toplam 800 sivil yaşamını kaybetmiş demektir. Hem Irak Savaşı’nda, hem şu anki Suriye savaşında işgal süreçlerindeki asker ölümleri üzerinden kaç sivilin hayatını kaybettiğini de böyle hesaplayabiliriz.

Savaş sakat bırakır, göç ettirir

Dünyada yaşanan sakatlıkların en sık ve en önemli, ama önlenebilir nedeni savaşlardır. Savaşlarda gerçekleşen ölümlerin 2-2,5 katı kadar da sakatlanma oluyor. 21. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık 60 ila 75 milyon insanın savaş nedeniyle sakat kaldığını tahmin ediyoruz bu veriler ışığında. Bu nedenle de savaş bir halk sağlığı sorunudur.

Zorla yerinden edilmeler savaş nedeniyle oluyor. Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından Haziran 2018’de açıklanan rapora göre 2016 yılı sonu itibariyle dünya genelinde zorla yerinden edilmiş insan sayısı 65 milyon 600 bin kişiyken, 2017 sonunda 68 milyon 500 bin kişiye ulaşmıştır. Savaş nedeniyle zorla yerinden edilen her 100 kişiden 38,5’i başka bir ülkeye, 61,5’i de kendi ülkesinde başka bir yere göç etmiştir. Yine 2017 yılı sonu itibariyle 65 milyon kişi savaş nedeniyle zorla yerinden edilmiş, bunlardan 25 milyonu başka bir ülkeye göç ederken, 40 milyonu da kendi ülkesi içinde başka bir yere göç etmiştir. Kendi ülkemizde de Suriye savaşı nedeniyle Suriyeli göçmenlerle, Afgan savaşı nedeniyle Afgan göçmenlerle çok sık karşılaşıyoruz. Öyle ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde Suriyeli göçmenler konu oldu ve maalesef hükümet, İçişleri Bakanı aracılığıyla “Onları ülkelerine göndereceğiz,” diye bir açıklama yaptı. Bunun kabul edilemez olduğunun da altını çizmek istiyorum.

Savaş, yiyecek maddelerinin üretim ve dağıtım sistemlerini çökertir. Su kaynaklarını kirletir, keser, kullanılamaz hale getirir. Savaş esnasında sağlık sistemleri çöker, insanlar koruyucu ve sağaltıcı sağlık hizmetlerinden yararlanamaz. Açlıktan ölümlerin de savaş dönemlerinde son derece arttığını biliyoruz.

Savaş çocukları önceliyor

BM Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar raporundaki verilere göre 2016 yılında 8 bin, 2017 yılında da 10 bin çocuk savaş ve silahlı çatışma ortamlarında öldürülmüş ya da sakat bırakılmıştır. Irak’ta savaş öncesinde 1991 yılında çocuklar arasında bodurluk yüzde 18, düşük ağırlıklı olma yüzde 9 ve kavrukluk yüzde 3 sıklığında görülürken, Körfez Savaşı sonrasında 1996 yılında bodurluk yüzde 31’e, düşük ağırlıklı oranlar yüzde 26’ya ve kavrukluk yüzde 11’e yükselmiştir. Irak’ta beş yaş altı çocuk ölüm hızı 1980-1990 yılları arasındaki 10 yıllık süre içinde yaklaşık üç kat (yüzde 270) artmıştır. Irak’ta 1990 yılında canlı doğan 1000 bebekten 48’i beşinci doğum gününü göremeden ölürken, 2000 yılında ise canlı doğan 1000 bebekten 138’i beşinci doğum gününü göremeden ölmüştür. Çocuklar ve savaşın bir de şu boyutu var: Çocuklar cephe gerisinde kullanılıyor savaşlarda. Çocuklar hem silahlı çatışma ortamına giriyor hem de cephe gerisinde haber ve gıda getirip-götürme gibi işlerde kullanılıyor. Doğrudan cephede, çatışma ortamında da çocuk savaşçılar yaygın görülen bir uygulama haline geldi. Güncel veri değil ama örneğin yalnızca 1988 yılında 16 yaşından küçük 200 bin çocuğun dünya genelinde savaşçı olarak savaşa katıldığı saptanmış. Günümüzde bu sayının milyonlara ulaştığını tahmin etmek güç değil.

Tecavüz ve işkence savaşta özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik bir şiddet aracı olarak kullanılıyor. Öyle ki bazen kadınlar yiyeceğe ve suya ulaşmak için bedenleri söz konusu olduğunda zorunlu bir “rıza” göstermek durumunda kalıyorlar; ama çoğu zaman da çocuklarını, özellikle kız çocuklarını, tecavüzden ve şiddetten korumak için “rıza” göstermek zorunda kalıyorlar. NATO tarafından 1992 yılında gerçekleştirilen Balkan saldırısında, Bosna’da 20 bin kadın tecavüze uğramıştır. ABD’li BM askerlerinin bu savaş esnasında kadın ticareti yaptıkları için mahkemeler tarafından yargılandıklarını ve hüküm giydiklerini biliyoruz. Aynı şekilde günümüzde de Sünni Müslüman IŞİD tarafından farklı din ve mezheplerden kadınlara yaygın olarak işkence amaçlı tecavüz edildiğini, kadınların köle pazarında satıldıklarını biliyoruz. Özellikle Êzîdî kadınlara yönelik yaptılar bunu ama Arap ve Kürt kadınlar da böyle bir şiddet ve insanlık suçuyla karşılaşmış oldular.

Savaş kitlesel psikolojik travma nedenidir

Savaş ortamında ölmüş ve yaralı insanların görülmesi, öldürme ve işkence olaylarına tanıklık, işkence, yaralama, tecavüz ve dayak gibi şiddetin farklı biçimlerini yaşamak kadın-erkek, erişkin-çocuk ayrımı yapmadan psikolojik travmaya neden oluyor. Bunlara tanıklık eden insanlarda kabus görme, konsantrasyon bozuklukları, depresyon, geleceğe yönelik umutsuzluk, ağlama krizleri, intihara teşebbüs ile saldırganlığa ve suça eğilim en sık ortaya çıkan bulgular haline geliyor.

Savaş sadece gerçekleştiği zaman diliminde değil, bittikten sonra da can alıyor ve sakat bırakıyor. Özellikle de kara mayınları nedeniyle. Yaklaşık 1-2 dolara mâl edilen mayınlar, çatışmalar bittikten sonra, bu mayınların temizlenmesinin maliyeti 100-150 doları bulduğu için, hiçbir ordu ya da örgüt mayın temizlemeyi tercih etmiyor. O bölgeler daha sonra yaşam alanı olarak kullanıldığında çocukların, insanların ölümüne neden oluyor. Hemen hemen hiçbir zaman toplanmayan kara mayınları nedeniyle günümüzde her hafta 800 kişi ölmekte, yaralanmakta ya da sakat kalmaktadır. 90’lı yılların sonu itibariyle 64 ülkede 110 milyondan fazla patlamamış mayın olduğu saptanmıştır. Günümüzde ise bunun çok daha fazla olduğunu söylemek güç değil. Sadece ülkeler arasındaki sınırlar geçilmesin diye değil çünkü, aktif bir savaş aleti olarak kullanılıyor kara mayınları.

Savaş, ekonomik bir yıkım da demek. Doğrudan doğruya üretim kaynaklarını, tarım alanlarını, sağlık hizmetlerini kurutuyor savaş. Savaşın bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmesinin bir gerekçesi de bu olarak karşımıza çıkıyor.

Savaşla birlikte sağlık kurum ve kuruluşları tahrip ediliyor. Tedavi amaçlı sağlık hizmetleri sunumu için ilaç ve tıbbi cihaz ve donanım tedariği aksıyor, sağlanamıyor. Sağlık sistemi işlemediği için de düzenli bir sağlık hizmeti verilemiyor yurttaşlara.

Savaş yalnızca insanları değil savaşın gerçekleştiği bölgedeki bitki, hayvan ve mikroorganizma varlığını da yok ediyor. Mikroorganizmalar yok olunca ölü topraklara dönüşüyor bu topraklar. Ardından da radyoaktifle kirleniyorlar. Son dönemlerde özellikle seyreltilmiş uranyumlu bombalar sık kullanılmaya başlandı ve bunlar maalesef nükleer silah olarak geçmediği için de çok rahat kullanılıyor. Örneğin ABD ordusu Körfez Savaşı’nda 800 ton seyreltilmiş uranyumlu bomba kullanmış. Bunu takip eden yıllarda Bosna’da 18 bin, Kosova’da ise 31 bin adet seyreltilmiş uranyumlu bomba kullanıldığı biliniyor.

Savaş sayılarla ifade edilmez

Dikkat ederseniz savaşın neden halk sağlığı sorunu olarak görülmesi gerektiğini anlattığım bu 11 başlığı hep sayıların fazlalığı üzerinden açıkladım. Bu sayıları haklılığımızın kanıtı olarak gösterebiliriz maalesef. Maalesef diyorum çünkü insanlar görmeden bu yıkımı anlayamıyor bazen. Ancak bir de savaşın sayılamayan etkileri var. İnsanların yaşadığı korku, çaresizlik, aşağılanma ve acılar sayılarla ifade edilemez. Savaş bu nedenle de bir halk sağlığı sorunudur ve bu nedenle de, birinci tanım üzerinden, silahların acilen susturulması gerekir. Dolayısıyla savaş karşısında tarafsız olmak ve onun bir halk sağlığı sorunu olduğunu kabul etmemek aslında hem insanlara yaşatılan bu onursuzlukların ve acıların yanında yer almakla eşdeğerdir hem de onların yeniden üretimine dolaylı katkıda bulunmaktır. Savaşın karşısında olmak ancak ondan daha önemli ölçüde toplum içinde insan kalabilmenin ön koşulu olan barış talebinden ve mücadelesinden hiç vazgeçmemektir…”

Tags: , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑