fbpx

Seçtiklerimiz

Published on Eylül 12th, 2020 | by Avrupa Forum 2

0

Sınıf meselesi mi, ‘Kürt kartı’ mı? – Ahmet Murat Aytaç

Mevsimlik işçilerin yaşam dünyası, 90’lı yılların sonunda yaşadığımız toplumsal dönüşümlerin günümüze yansıyan siyasi ve ekonomik sonuçları için bir ayna işlevi görüyor. Kimilerinin “görünmez işçi” olarak da adlandırdığı mevsimlik işçiler, farklı tarımsal ürünlerin hasat zamanlarına göre senenin on bir ayına yayılan bir sürede belli bir mekana bağlı kalmadan çalışıyor. Söz konusu zaman diliminde Kürt illerinden Türkiye’nin değişik bölgelerine yönelik geçici nüfus hareketlilikleri ortaya çıkıyor. Üretim zamanına göre değişik periyotlarda Akdeniz, İç Anadolu, Ege veya Karadeniz’deki farklı tarımsal üretim alanları iş arayanlar için bir çekim merkezi haline gelebiliyor. Sakarya ili mevsimlik Kürt işçilerin geçim kaygılarıyla yöneldiği böylesi tarımsal alanlarından birini temsil ediyor. Karadeniz’deki fındık üretim sahalarıyla ilgili son istatistiklere göre Sakarya rekolte bazında Ordu ve Samsun’dan sonra üçüncü sırada geliyor. Fındık ihracatının ekonomi içindeki ağırlığının artmasına paralel olarak artan fındık üretimi ve büyüyen fındık bahçeleri, bu şehirdeki mevsimlik emek gücü talebinin de ana kaynağını oluşturuyor.

Sakarya’daki mevsimlik işçi nüfusunun artışı esasen bu dinamiklerle ilgili. Geçtiğimiz günlerde yaşanan ırkçı saldırı üzerinden başlayan tartışmalar da bu toplumsal dönüşüm süreciyle derinden bağlantılı. Ancak ilk bakışta ekonomik zeminde gerçekleşmiş gibi görünen dönüşümün bir bütün olarak insanların yaşam dünyasını ilgilendiren nedenleri ve sonuçları oluyor. Karşımızda sınıf, etnisite, cinsiyet veya din gibi farklı toplumsal etmenlerin üst üste bindiği son derece karmaşık bir düzenek var. Sonuçların kesin ve şiddetli bir şekilde hissedildiği, ama nedenlerin karmaşık bir yapıda olduğu durumlarda, nedenlerden sonuçlara ulaşmak yerine sonuçlardan nedenler yönelmek daha açıklayıcı olabilir. Bu açıdan 2010’lara doğru Sakarya’da çalışan mevsimlik Kürt tarım işçileri üzerine araştırmalar yapan akademisyen İ. Ayşe Küçükkırca’nın çalışmalarına başvurmakta büyük yarar var. Araştırma yöredeki fındık üreticileri ile geçici işçiler arasındaki 2000’lerden önce nispeten yakın ve insani sayılacak bir zeminde kurulan ilişkilerin sonradan giderek dışlayıcı ve çatışmacı bir karakter kazandığını açıkça gösteriyor.

Buna göre üreticiler ve işçiler arasındaki ilişkilerde yaşanan değişim, dört maddede özetlenebilir: 1. 2010’lara gelindiğinde işçiler ücret pazarlığı yapabilme gücünü kaybetmiş ve ödenen ücret neyse razı gelmek zorunda kalmıştır. 2. Önceden işçilerin seyahat masrafları bahçe sahipleri tarafından karşılanırken artık bu ödemeleri işçiler kendi cebinden yapmaya başlamıştır. 3. İşçiler ve üreticiler önceden ortak veya yakın mekanlarda yaşarken yaşam alanları giderek ayrışmış, işçiler şehrin ücra yerlerindeki kamp alanlarında ikamete zorlanmıştır. 4. Başak toplamadan alınan ürün, önceden kadın işçilere verilirken artık üreticide kalmaya başlamıştır. Bu dört maddede özetlenen dönüşümler, giderek ağırlaşan ekonomik sömürüyü, onu çevreleyen insani koşullardaki gerilemeyle bir arada anlamamıza el veriyor. Küçükkırca, bu gerilemeyi son derece çarpıcı bir gözlemle betimliyor:

“…1990’lardan sonra üreticiler işçiler için yer sağlamayı bırakmış ve işçiler Karadeniz’e vardıkları günden itibaren istasyonlarda ya da şehrin dışında, onlar için ayrılmış kamp yerlerinde mahrumiyet koşullarında yaşamaya başlamıştır. Örneğin, Adapazarı’ndaki Köpek Meydanı ve Ordu’da 2008’de işçilere ayrılan şehrin dışındaki kamp yerleri, yaşayanları isyan ettiren, görenleri ise insanlığından utandıracak mekânlardır.” (*)

Peki Kürt göçmenleri “görenleri insanlığından utandıracak” mekanlarda yaşamaya mecbur bırakan dönüşümün ardındaki faktörler nelerdir? Başka bir deyişle 90’ların sonunda ne yaşanmıştır ki böylesi sonuçlar ortaya çıkabilmiştir. Burada ilk olarak Türkiye’de değişen tarım politikalarının etkisini vurgulamak gerekiyor. Döneme hakim olan neoliberal politikalar çerçevesinde devletin bazı ürünlerde destekleme alımı yapmayı durdurması veya taban fiyatları düşürmesi, genel olarak tarım sektöründe çalışan üreticilerin yoksullaşmasına yol açmıştır. Tarımsal üretim daralırken giderek daha az sayıda tarımsal işçiye ihtiyaç duyulmaya başlanmış, buna mukabil yaşanan yoksullaşmadan ötürü tarımsal iş gücü arzı da kaçınılmaz olarak artmıştır. Fakat yoksullaşmanın tek kaynağını değişen tarım politikaları oluşturmamaktadır. O dönemde milyonlarca insanı yerinden eden köy boşaltma uygulamaları da son derece etkili bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir tür ilkel birikim stratejisini, yani siyasi bir kararla mülküzleştirilen Kürt köylülerinin maruz kaldığı kökensel şiddeti temsil eden “zorla göç” ülkede mevcut beşeri ve ekonomik kaynakların farklı etnik gruplar arasında nasıl bölüştürüleceği konusunda belirleyici olmuştur.

Ekonomi dışı zor kullanımının ekonomik tahakküm yöntemleriyle kesiştiği bu türden özgül bağlamları doğru bir şekilde anlamak hem Türkiye’de hak ihlallerinin ortaya çıkmasına yol açan saldırı mekanizmalarını açıklamada hem de insanların bu ihlallere karşı hangi mekanizmalarla savunulabileceğini belirlemede büyük bir önem taşıyor. Sakarya’ya Mazıdağı’ndan gelen işçilerin maruz kaldıkları insanlık dışı saldırının bu arkaplan bağlamında bir tahlilini yapmak son derece aydınlatıcı olacaktır. Kürt işçilerin gittikleri şehirlerde yaşadıkları bu türden saldırganlık vakalarında üç aşağı beş yukarı hep sahnelenen bir senaryonun devreye girdiğine tanık oluyoruz. İşçilerin yaşadığı alanlar, bazen küçük ölçekli yerel meselelerin, bazen de büyük ölçekli siyasal sorunların doğrudan etkisiyle saldırıya maruz kalabilmektedir. Gündelik insan ilişkilerindeki bir uzlaşmazlık, ücret pazarlığında yaşanan bir sorun, şehre gelen bir asker cenazesinin yarattığı öfke veya Kürt sorunuyla ilgili genel bir siyasi tartışmanın alevlenmesi sebep olabilmektedir. Sebep ne olursa olsun Türkiye’deki kamuoyunun genel eğilimi sorunun etnik karakterini inkar etmek şeklinde oluyor ve sonuçta saldırıya maruz kalan işçiler apar topar memleketine gönderiliyor.

Söz konusu inkarın iki temel biçimini ayırt etmek ve aralarındaki ilişkiyi görmek burada önem taşıyor. Çünkü inkar, uygulamada bireyler yahut küçük gruplarca gerçekleştirilen saldırıların aslında kolektif olarak onaylandığını ve sürdürüldüğünü ispatlayan önemli bir göstergedir. İnkar biçimlerinden ilki resmî ağızların yaptığı açıklamalarda rastladığımız türden reddiyelerde karşımıza çıkıyor. Yetkililer genellikle ya böyle bir saldırı olayının vuku bulmadığını ya da olayın söylendiği gibi etnik bir çatışma motivasyonu içermediğini ileri sürerler. Bu resmî tavır çoğunlukla bir inkar ve örtbas operasyonu biçimini almakta ve olaylar ayyuka çıkmasın diye saldırıya maruz kalan grubun süratle şehir dışı edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Böylelikle Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığı, yaşanan şeylerin bir terör veya dış kaynaklı bir provokasyon olduğu yönündeki resmî tez, en azından görüntüde kurtarılmış olur.

İnkarın diğer biçimi yaşanan saldırganlık vakasının ardındaki çok etmenli yapıyı, özellikle işin etnik boyutunu devre dışı bırakacak şekilde, tek bir nedene indirgemek biçiminde ortaya çıkıyor. Bu tartışma özelinde baktığımızda yaşanan şeyin aslında etnik bir mahiyeti olmadığını, temelde ve belirleyici olarak sınıfsal dinamiklerle ilgili olduğunu savunan görüşler bu kapsamda değerlendirilebilir. Elbette saldırıya maruz kalanların işçi olmasından ötürü bu türden olayların sınıfsal bir bağlamının olduğu reddedilemez. Ekonomik açıdan tabi durumda olanların saldırıya daha açık olması, daha kırılgan ve savunmasız bir pozisyonda olması kaçınılmaz. Fakat Türkiye’de yaşanan bu türden mikro ölçekli saldırganlıklarda sınıfsal konum gerekli koşulu oluştursa da yeterli koşul olamamaktadır. Başka etnik kökenlerden gelen tarım işçilerinin benzer türden toplu saldırganlık biçimlerine, linç pratiklerine maruz kalmaması bunun en somut kanıtını oluşturur. Kendini Türk olarak tanımlayan birey veya gruplar ile Kürt olarak görenler arasındaki uzlaşmazlık kaynağı ne olursa olsun, çatışma son tahlilde hep Kürtlükle ilgili bir hal almaktadır. Taraflardan biri mutlaka bir aşamada “Kürt kartını” devreye sokmaktadır.

Bu son derece ilginç durum üzerinde daha geniş bir şekilde durmak gerekmektedir. Şimdilik buradaki meselenin sınıfın mı önce geldiği yoksa etnik kimliklerin mi önce geldiği tartışmasıyla ilgili olmadığını söylemekle yetinelim. Daha çok sınıfsal uzlaşmazlıkların etnik kurgular ve etnik siyasi projeler aracılığıyla ifade edilmesine yol açan bir tür karşılıklı eklemlenme söz konusudur. Bu durumun yok sayılması, farklı bölgelerde, değişik kişilerce ve çeşitli amaçlar uğruna gerçekleştirilmiş mikro ölçekli saldırganlıkların toplamda büyük ölçekli toplumsal çözüm gerektirdiğini yadsımak anlamına gelmektedir. Oysa bu yadsımanın ötesine geçince Türkiye’de şiddet üreten mikro ölçekli saldırganlık pratikleri ile makro ölçekli saldırganlık yapıları arasında aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya işleyen süreklilik, daha net bir şekilde görünür hale gelmektedir. Saldırganlık mekanizmasındaki bu süreklilik ilişkisi tabi durumdaki kişinin yok sayılmasını, değersizleştirilmesini ve bu yolla sindirilmesini garantiye alacak şekilde yapılandırılmıştır. Öyle ki, en ufak bir itiraz, en ufak bir haysiyet belirtisi göstermek, sonradan gelecek olan saldırının gerçekleşmesini, ardından örtbas edilerek inkar edilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Hak savunucularının dikkatini odaklaması gereken noktanın burası olduğunu düşünüyorum.

(*)İclal Ayşe Küçükkırca, “Etnisite, Toplumsal Cinsiyet ve Sınıf Ekseninde Mevsimlik Kürt Tarım İşçileri”, Toplum ve Kuram, No. 6-7, 2012, 197-218, (s. 203)

Kaynak: Gazete Duvar

Tags: , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑