Türkiye

Published on Eylül 27th, 2019 | by Avrupa Forum 2

0

Siyasi iktidar elini bütün mahkemelerden çekmelidir – Figen Yüksekdağ

Hakkında 30 ila 83 yıl hapis cezası istenen HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, tutuklu yargılandığı davanın 15. duruşmasında, Erdoğan’ı işaret ederek, “Ha bir tutukluluk ha iki tutukluluk. Biz hüküm de yatarız. Bunların her birini göğüsleyecek gücümüz kuvvetimiz var çok şükür. İrademize ve halkımıza güveniyoruz. Benim özel bir tahliye talebim yoktur. Ama bir çağrım var. Siyasi iktidar derhal bütün mahkemelerden, bilhassa, bizlerin yargılandığı mahkemelerden elini çekmelidir” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu bulunduğu davanın 15. duruşmasında savunma yaptı.


Yüksekdağ’ın savunmasının tamamı şöyle: 

Burada bulunan tüm izleyici arkadaşlarımı, avukatlarımı, kurum temsilcisi arkadaşlarımı, partimizin sayın eş genel başkanını, milletvekili arkadaşlarımı saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Konuşmama başlarken dün yaşanan depremden dolayı geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Umarım korktuğumuz başımıza gelmez, bir facia yaşamak durumunda kalmayız. Ama ummak yetmiyor sadece tabii ki. 

İKTİDAR SİYASİ AFETLER YARATIYOR

Siyasetin, bu ülkeyi yöneten siyasi iktidarın ve tüm siyasi kurumların felaketlerin önüne geçmek gibi bir görevi var. Ne yazık ki Türkiye’yi yöneten siyasi yapı doğal afetleri önlemek gibi bir görevin birinci derece sorumlusu iken siyasi afetler yaratmanın, yaşatmanın peşinde. Türkiye’de yaşanan siyasi afetlerin ardı arkası kesilmiyor. Oysaki bizim birinci gündemimiz insanların güvenli bir biçimde yaşamasını sağlamak olmalı. Bugün İstanbul’da karşı karşıya kaldığımız deprem riski ve arka arkaya yaşanan iki deprem bizim ne kadar öncelikli sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu hatırlattı. Doğa ve doğanın kuralları bunu hatırlattı. Biz bu uyarıya riayet etmek zorundayız. Siyasi iktidarın birinci görevi de muhalefeti kovalamak değil, siyasi otoritesini despotik bir şekilde her yerde hakim kılmak değil, insan yaşamını korumak için elinden geleni yapmaktır. İstanbul başta olmak üzere ülkemizin bütün kentlerinde halkımızın güven içinde yaşayacağı koşulları tesis etmektir. Bu doğrudan politikanın konusudur. Allah’ın işi değildir, kadere havale edilemez. İhtimaller, olasılıklar üzerine konuşulamaz. Bugün ihmaller üzerine konuşmak bile politika kurumu bakımından suç kapsamında değerlendirilmektedir. Siyaset kurallarına göre bu bir suçtur. Siyaset kurumunun ve yönetim merciinin birinci görevi tedbirini almak, bütün toplumsal yaşamı insani bir biçimde düzenlemek, önceliğini insandan, haktan, yaşam alanlarından yana yapmaktır. Ne yazık ki Türkiye’de bu böyle olmuyor. Arka arkaya siyasi depremler yaratıyor siyasi iktidar. 

SAVCI BENİ TUTUKLAMAYA SEVK ETTİĞİNİ SÖYLEME GEREĞİNİ HİSSETMEDİ

Geçen dönemde de bir siyasi rezalet yaşandı. Tutuklu olduğum dosyadan ikinci kez tutuklanmamdan söz ediyorum. Partimize dönük intikam operasyonları kapsamında nadir örneklerle karşı karşıya kalıyoruz, ilkleri deneyimliyoruz. Aslında benim tutuklu yargılandığım davadan ikinci kez tutuklanmam bu örneklerden birisi. Partimizin önceki dönem diğer Eş Genel Başkanı Sayın Demirtaş’la birlikte bir gün habersiz ve alelacele bir şekilde savcılık sorgusuna çağrıldık. Bizim bakımımızdan yeni bir durum değil. Hapishanedeki yaşamımızın önemli kısmı SEGBİS odasında geçiyor. Bunlardan birisi olduğunu düşündük. Ama hapishanedeki olağanüstü hareketlilikten olağanüstü bir durum olduğunu anladık. Ama bizler olağanüstü durumlara ve operasyonlara da hazırlıklıyız ve deneyimliyiz. Temel hukuk kriterlerini ihlal ederek gerçekleştirilen bir savcılık sorgusu oldu. Türkiye’deki yargı sistemi bakımından o kadar trajik gelişmeler yaşandı ki, yaşananları söylemek benim bile zoruma gidiyor. Yargılandığım isnat edilen suç okundu. Mükerrer bir sorgu olduğunu hatırlattım. Savcı bunu bildiğini söyledi. Ama buna rağmen başka maddelere dayanarak soruşturmanın başlatıldığının, içeriklerin farklı olduğunu söyledi. Bu soruşturma sürecinin hukuka uygun olmadığını ifade etmiş olmamıza rağmen bu sorguyu yapmakta ısrarcı davrandı. Buradan çok net anladım ki sadece savcının tasarrufunda olan bir durum değildi. Bizim hakkımızda yapılan geceyarısı operasyonlarından, beklenmedik bir anda yapılan operasyonlardan birisi olduğunu farkettim. Çünkü savcı da derme çatma sözlerle bu soruşturmayı başlattığını ifade ediyor. Ben hukuki hakkımı kullandım. 

Avukatlarım yanımda olmadan, herhangi bir ön bilgiye sahip olmadan ifade vermeyeceğimi, süre istediğimi belirttim. Buna itiraz da olmadı. Çünkü itiraz olması için hiçbir neden yok. Buna ilişkin bir engel koymadı. Tutanaklara da o şekilde geçti. İşin en rezalet tarafı şu: Savcı beni tutuklamaya sevk ettiğini söyleme zahmetine bile girmeden tutuklamaya sevk etti. Ben tutuklamaya sevk ettiğini televizyondan öğrendim. Türkiye’de yaşanan rezaletin düzeyi budur. Savcının beni mahkemeye sevk ettiğini söylemeye yüzü tutmuyor. Bunu tercih meselesi ya da zahmet meselesi olarak görmüyorum, yüzü tutmuyor. Türkiye’deki yargı mensupları kendi yaptıkları eylemlerin izahını yapamayacak hale geldi. Benimle bunun tartışmasını yapamıyor. Çünkü hiçbir vicdani ve hukuki nedeni yok. Ben tutuklanmaya sevk edildiğimde süre verildiğini sanıyordum. Televizyonlardan alt yazı geçmeye başladı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tutuklamaya sevk edildi.

Sonrası kamuoyunun malumu; mahkemeye çıktık. Sulh ceza hakimliklerinin nasıl çalıştığı ortada. İktidarın yargıya en fazla müdahale ettiği, iktidarın yargıya bir müdahale köprüsü olarak gördüğü mahkemelerdir. Bu amaçla kurulan mahkemelerdir ve kuruluş amacına uygun olarak kendine yüklenen misyonu boşa çıkarmamıştır. İktidar da oturup kalkıp çok şükür diyordur böyle bir mekanizmayı kurduğu için ama biz çok yazık diyoruz. Yazık bu memlekete, yargıya, insanlara diyoruz. 

Yine sulh ceza hakimliğinde de sağlıklı bir süreç işlemedi. Halkımıza duyduğumuz saygı gereği, eylemlerimizi her zeminde savunma gereği çıkar mahkemede söyleyeceğimiz sözü söyleriz. Ne düşündüysek ne yaptıysak savunuruz. O mahkemeye de bu ilke doğrultusunda çıktık. Yoksa mahkemeyi o duruşmayı asla meşru bulmuyorum. 

22 KEZ DAHA TUTUKLASINLAR; HAKİKAT DEĞİŞİR Mİ?

Ben kamuoyunun bizden beklentisini meşru bir görev olarak gördüğüm için o mahkemeye çıktım. Çok fazla bir şey söylemedim. Selahattin Bey de söylenmesi gereken şeyleri bizim açımızdan söyledi. Ayan olan beyan edildi. Tutuklama kararı verildi. Ben de bugün çifte tutuklanmış olarak karşınıza çıkıyorum. Bir tutuklama yetmedi. İki kez tutukladılar. Şunu çok net söyleyebilirim, 2 kez tutukladılar, 22 kez daha tutuklasınlar hakikat değişir mi? Benim sözlerim, düşüncelerim, HDP’nin varlığı, HDP’nin Türkiye halkları için taşıdığı önem değişir mi? Değişti mi herhangi bir şey? 22 kez tutuklasınlar, 32 kez tutuklasınlar bizi çifte tutuklayanlar. 

BİZİM ÇELİĞİMİZE ÇİFTE SU VERİLMİŞ, ÇİFTE TUTUKLAMA KÂR ETMEZ

Bu kararları bize dayatanlar aynı zamanda şunu unutmasın: Bizim çeliğimize çifte su verilmiş. Çifte tutuklama kâr etmez. Bu zamana kadar anlayamadılarsa yazık olmuş. 

SİYASİ İKTİDAR ACINACAK DURUMDA

Ben kendi durumumda bir haksızlık, adaletsizlik dışında bir mağduriyet görmüyorum. Kimse bana ‘yazık’ demiyor. Ama yazık bu iktidara. Eğer bu tip yöntemlere hala eğilim gösteriyor ve başvuruyorsa bu siyasi iktidarın acınacak durumda olduğunu gösterir. Bütün dünya soruyor, Türkiye soruyor. Yahu Figen Yüksekdağ size ne yaptı da bir değil iki kez tutukluyorsunuz? Selahattin Demirtaş size ne yaptı da bir yargı kurumunun verdiği kararı kendi mahkemenizi hiçe sayarak o gayri meşru pozisyona başka bir yargı kurumunu alet edip, bu kararı alıyorsunuz. Bu zamana kadar hiçbir arkadaşımızın tutuklu bile kalmaması gerekiyordu. Ama kaldılar. 

Bu yöntemle kendi yargılandığı mahkeme kararının önüne geçemeyeceklerini bildikleri için ve aynı zamanda artık AİHM’in verdiği kararın daha fazla üzerine çıkamayacaklarını bildikleri için arkadan dolanmaya karar verdiler. Çok kötü bir yöntem. Siyaseten de arkadan dolanmak çok kötüdür. Bizim kültürümüz de de. Arkadan dolanmayı en fazla kınayan toplum Türkiye’dir. Hukuksuzluğu bir tarafa bırakın, ayıptır her şeyden önce. 

İŞİNE GELDİĞİ ZAMAN CUMHURBAŞKANI İŞİNE GELDİĞİ ZAMAN PARTİ BAŞKANI

Bu siyasi iktidar dört cepheden bize saldırmaya yemin etmiş bir sefer ve bunu hiç gizleme, saklama ihtiyacı hissetmiyor. Aynı gün bu ülkenin Cumhurbaşkanı çıktı bir açıklama yaptı. Ama cumhurbaşkanı sıfatı ile değil, AKP Genel Başkanı sıfatıyla. Ben o konuşmayı dinlerken AKP Genel Başkanınını gördüm tüm insanlarda onu görmüştür bence. Yani öyle bir sistem ki işine geldiği zaman cumhurbaşkanı ceketini giyiyorsun, işine geldiği zaman parti genel başkanı ceketini giyiyorsun. Çıkarıyorsun, değiştiriyorsun, öyle yapıyorsun gene de yürütüyorsun. 

Bu gemi böyle yürür mü? Hadi sen gemini böyle yürütme maharetine sahip olduğunu düşünüyorsun. Bu denizin hiç mi fırtınası olmaz? Hiç mi boranı, dalgası olmaz? Bu denizde fırtına kopuyor. Ama siyasi iktidar her şeye rağmen gemisini yürüttüğünü sanıyor. Ama denizde fırtına kopuyor. Bu halkın denizi böyle bir riyakarlığı sonsuza kadar bağrına basmaz. 

ERDOĞAN KİM OLARAK BİZİ ‘BIRAKAMIYOR’, YARGIÇ OLARAK MI?

Artık bu siyasi yönetim tarzı, bütün devlet kurumlarını zapturapt altına alarak tek ele bağlayan bütün Türkiye halklarının kaderini tek bir ele bağlayan bir siyasi yönetim anlayışı bu ülkede zaten tutabilecek birşey değildir. Gözle görülüyor anlaşılıyor ki tutmuyor, bu gemi yürümüyor, Cumhurbaşkanı çıktı konuşma yaptı, “54 kişinin kanı eline bulanmış insanları bırakamazdık” dedi. Erdoğan bu cümleyi daha önce de sayısız kez kurdu. Biz bu cümleyi ve buna benzer cümleleri ilk kez duymuyoruz ondan. Kim olarak bırakmıyorsun? Yargıç olarak mı, heyet olarak mı, bir hukuk kurumu olarak mı?

Çok net bir biçimde aslında herkesin bildiği gerçeği ayan etmiş, itiraf etmiş oldu. Altını çizmiş oldu, bundan kesinlikle sakınmıyor. Çünkü şuna güveniyor: “Benden kim hesap soracak ki”. Yazmışım yasamı, çıkarmışım kararımı ben hesap sorulamazım diyor, kimse benden hesap soramaz diyor. En üst merci benim, söylerim olur. Yanlış da söylesem, olsa da söylerim, olmasa da söyledim, derim biter diyor. Böyle bir sistemden bahsediyoruz. Bütün dünyanın gözünün önünde koskoca bir AİHM kararı ortada dururken -Selahattin Bey bakımından özellikle söylüyorum- ve Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi bundan önce de yine bir yargı kurumu kararı ve müdahalesiyle engellenmişken, bir kez daha 3’üncü kez engellendi. Benzer bir şekilde engellendi. Benim açımdan ne olur ne olmaz şeytan doldurur, ben beklemiyorum ama “Kazara bir tahliye çıkarsa verelim biz tutuklamayı ki çift dikiş giderse sağlam olur” diye düşündüler herhalde. Veya 6-8 Ekim sürecinde merkezi sorumluluk partinin eş genel başkan olduğumuz için Selahattin Beyi yalnız bırakmak istemediler. İkimiz hakkında bir yeniden tutuklama kararı verildi. Bu artık yargıya müdahale denilen sürecin, yargıya müdahale denilen afetin, afettir bu artık, facianın adıdır. Kabul edilebilirlik sınırını zaten geçti, tahammül edilebilirlik sınırını aşarak, bir faciaya, bir afete dönüşmüştür. 

MESELE 6-8 EKİM SÜRECİ, KOBANÊ OLAYLARI DEĞİL

Bu ülkenin yönetimindeki yürütmenin başındaki insan tarafından bu doğrulanmıştır. Bırakmıyorum diyor. Sizi bırakmam diyor. Nedeni çok açık. Hem bu tutuklu yargılandığım dava dosyasında burada oturdum anlattım size, bunları konuştuk, şüphesiz anlatacaklarım da var daha, konuşacağız, diğer davada da burada da konuşacağız. Bir sürü taleplerimiz oldu, bizim taleplerimiz kabul edilmedi. Gerekli bulmadınız. Ama siyasi iktidar bu meselenin üzerine gitmeyi o kadar gerekli görüyor ki mesele bitmiyor. Hala bizimle mesele üzerinden hesaplaşabileceğini sanıyor. Bu 6-8 Ekim gündemi ve süreci konusu üzerinden bize siyasi operasyon düzenliyor. Mahkeme heyetinize de şunu söylemek isterim. Demek ki çok gerekliymiş, bu talep ettiğimiz şeyler, bu 6-8 Ekim sürecindeki derinleşmeye dair söylediğimiz sözler ve yapmak istediğimiz tartışmalar. Aynı zamanda bir ihtiyaca tekabül ediyor. Ondan sonra konuşacağız değişik zeminlerde. Türkiye’yi konuşacağız Türkiye’nin gerçeğini konuşacağız. Ama herkes de biliyor ki esas mesele 6-8 Ekim süreci değil Kobanê olayları değil. 

NASIL BİR SAVUNMA VERECEK TÜRKİYE?

AİHM kararı kapı gibi ortada duruyor. Bütün mahkemeleri ve Türkiye’yi bağlayan üst mercidir. Altına imza atmışız. Senin kararlarını tanımıyoruz demişiz. Biz çünkü Avrupa bütünün parçasıyız demişiz. Ve o AİHM “Yargı mekanizması, Selahattin Demirtaş kararında 18’inci maddeye dayanarak siyasi amaçlarla, saiklerle muhalefeti etkisizleştirmek amacında. Bu tutuklama gerçekleştirilmiştir ve yargı üzerinde bunun etkilerinin olduğuna dair ciddi kanaatlerimiz vardır, gözlemlerimiz vardır” demiş ve bunu karara bağlamış. Buna rağmen en fazla sorumluluk taşıması gereken insan, bu devletin birinci dereceden temsilcisi çıkıyor diyor ki “Ben AİHM’e karşı sorumluluklarımı da tanımıyorum, AİHS’ye sözleşmeye karşı sorumluluklarımı da tanımıyorum”. “Benim açımdan esas önemli olan iç siyaset dengelerinde yaptıklarım ve yapmadıklarımdır” diyor ve açıkça da şunu ilan ediyor. “Ben bu tutukluluğu sürdüreceğim, ben sizi bırakmayacağım.” Yine AİHM’in verdiği karar uygulanmıyor. Nasıl bir savunma verecek Türkiye bundan sonraki davalarda, dosyalarda. Merak ediyorum zaten verdikleri savunmalarda elle tutulur ikna edici bir şey yok. Yaptıkları açıklamalarda böyle bir şey yok. Bu ülkenin cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı sıfatıyla çıktı dedi ki “Ben siyasi amaçlarla bırakmıyorum. Bırakamayız onun için mahkeme görülür hakim karar verir yeni bir tutuklama ya da tutukluluğa devam…” Bu olay bu şekilde devam ediyor.

İKTİDAR İRTİFA KAYBETTİKÇE DE DAHA AGRESİFLEŞİYOR

Siyasi nedenlerin konusuna gelince. Şu çok açık, siyasi iktidar özellikle son seçim süreçlerinde aslında 7 Haziran’dan sonra inişe geçiş dönemine girmiştir. Ancak son yerel seçim dönemlerinde artık halktan desteğini önemli ölçüde kaybetti ve bunda HDP’nin aldığı politik tutum belirleyici oldu. Yani son iki seçimde çok daha belirleyicidir, yerel seçimlerde de tayin edici bir noktaya gelmiştir. Artık durumu radikal bir biçimde değiştiren, belirgin bir biçimde değiştiren bir noktaya gelmiştir HDP’nin etkisi. Sadece kilit konumda olan bir parti değildir. Memlekette son dönemlerdeki moda tartışmalardan birisi hangi parti kilit, hangi parti anahtar. Bu tartışmalar çok yapılıyor ama kimsenin bunu tartışıp kendisini yormasına gerek yok. HDP bu memlekette bir çok kapıyı açan özellikle de barışın, demokrasinin ve otoriter rejime karşı çıkışın yolunu açan, kapısını açan temel partidir. Son yerel seçimler örneği de bu iddiamızı, bu gerçekliği doğrulamıştır. Bizi artık başka bir gerçeklik zeminine taşımıştır. Bu iktidar irtifa kaybediyor, irtifa kaybettikçe de daha agresifleşiyor daha saldırganlaşıyor ve bütün siyasi intikam hesaplarını da bizim üzerimizden görüyor. Bizler önceki dönemde HDP’nin (7 Haziran sürecinden tutuklandığımız 2016’ya kadar) sorumluluğunu üstlenmiş insanlarız. Eş genel başkanlığını, milletvekilliklerini yapmış insanlarız. Aynı zamanda belediye başkanlarımız da yerel düzeyde bu toplumun politik lideri olarak görev almıştır. İşte bu enerjiyi, bu gücü ben ne kadar boğarsam, ne kadar etkisizleştirirsem, ne kadar hapsedersem o kadar kazanırım diyor. O kadar kazanma ihtimalini artırırım diyor. Bugün de kimse şaşırmasın; ben çok öncesinde aslında 31 Mart’ın hemen sonrasından itibaren söylüyordum. Bizler söylüyoruz. Özellikle 31 Mart ve 23 Haziran İstanbul seçimlerinden sonra çoğunluğunu yitirmiş bir hükümet yönetiyor Türkiye’yi. Bakın dünyada çok fazla örneğini bulamazsınız, bulduğunuz yegane örnekler de otoriter rejimler, diktatöryal rejimler ve baskıcı rejimlerde olur. Azınlık hükümetlerin veya yönetme ehliyetini, çoğunluğunu yitirmiş hükümetlerin ülkeye yönettiği örnekler sadece buralarda vardır. Bir de Türkiye’de var. Bilin bakalım Türkiye hangi kategoriye giriyor. Tabii ki saydığım kategoriye. Bunu çok genel söylemlerle ifade etmeye hiç gerek yok. Gerçek ortada. 

BU SİYASİ İKTİDAR HALA GAFLET İÇİNDE

Seçimlerden sonra demokratik bir rejim varsa senin ülkende yapman gereken şey şudur. Her şeyden önce iktidar yapar bunu. Daha yakın dönemde yaşandı. Yunanistan’da İngiltere’de yaşandı, hükümet değişiklikleri oldu. Yönetim ve lider değişiklikleri oldu. Ben yönetim çoğunluğumu kaybettim ama ben çoğunluğa dayalı bir güçle yönetmek istiyorum, çünkü o güce esas olarak ben güvenirim der ve kendi kendisi yapar erken seçim çağrısını. Veya başka bir kombinasyona yönelir. Bu siyasi iktidarda asla böyle bir şey yok. Mıh gibi dururum geri adım atmam diyor. Sanki marifet bu. Mıh gibi durmak marifet değildir. Bunu kime sorsanız, bırakın siyasetçileri, siyaset bilimini sokaktaki insana da sorsanız bunun külliyen yanlış olduğunu külliyet gaflet olduğunu söyler. Ama bu siyasi iktidar hala gaflet içinde. 

Diyor yönetimi paylaşmam. Bırakalım erken seçim çağrısı yapmayı, güven oyuna ihtiyacın olur senin. Alamadın, son iki seçimde güvenoyu alamadı bu siyasi iktidar. Güvenoyu alamıyorum bari başka bir esnemeye gideyim yönetime daha fazla sayıda insanı katayım, muhalefet ile daha ortaklaşa gidebileceğim bir yol tutturayım uzlaşma kültürü üzerinde düşüneyim der mesela. Aklı başında bir siyasi iktidar demokratik rejimlerde böyle der. Ama Türkiye’de demokratik bir rejim ne yazık ki yok ve hergün bu siyasi iktidar bize bu gerçeği kanıtlıyor. Sanki bu siyasi iktidarın görevi, tarihsel misyonu Türkiye’de demokrasinin olmadığını kanıtlamak. Tek görevleri bu. Şimdi bizim hakkımızda verilen bu kararla yargılama süreçlerine ilişkin bu kadar açık siyasi operasyonların yapılmasının en temel nedeni de budur. 

YAPTIĞINIZ HESAPLAR TUTMUYOR BUNU KABUL EDİN ARTIK

Siyasi iktidar bağırdı, çağırdı, yapmam etmem dedi, kabineyi bile külliyen sizin isteğiniz ve talebinizle değiştirmem dedi. Ama şunu çok iyi görüyor. İki iki daha 4 eder, çoğu zaman eder. Siyaset bu kadar kaba rasyonel değildir. İki iki dörtlük bir şey değildir belki ama bazı durumlarda reel siyasetin gerekleri vardır. Siz bugün isteseniz de istemeseniz de bu halkın tercihlerini görebileceği siyasi platformları yaratmak zorundasınız. Bugün siyasi iktidar kendi tasarrufunda ve kendi denetiminde baskın bir biçimde yapabileceği, kendi kontrolünde yapabileceği bir erken seçim telaşına düşmüş o gündemi kendi odalarında arka masalarına koymuş, bugün de bu gündeme dair, bu hedefe hazırlık kapsamında diyor ki Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ı ben daha fazla içeride tutmalıyım. Onların hapis olması HDP’nin enerjisinin eksilmesi anlamına gelir. HDP’nin etkisinin düşürülmesi, zayıflatılması anlamına gelir ve bu benim siyasi ikbalim bakımından biçilmiş kaftandır. Yaptığı hesap bu. Ama şunu tekrar hatırlatmak gerekiyor ve sadece biz hatırlatmıyoruz çok şükür ki halkımız da hatırlatıyor. Yaptığınız hesaplar tutmuyor bunu kabul edin artık. Tutmadı. Bizi 2016’da tutukladınız ne oldu, yaşananlara bir bakın. Yokuş aşağı gidiyorsunuz. Biz yerimizde duruyoruz biz iddiamızı koruyoruz. Bizim öyle çok çok yükseklerde gözümüz yok. Ama biz de bu ülkenin yönetimine talibiz. Biz bir siyasi parti olarak elbetteki varlık amacımızın farkındayız. Ama bunu bir siyasi hırs konusu haline getirmiyoruz. Bunu bu ülkeye zarar verecek bir rekabete bir saldırganlığa ve agresifliğe dönüştürmüyoruz. 

BU YOL BÜTÜN TÜRKİYE’YE ZARAR VERECEK

Bu nedenle HDP’yi tasfiye etmeyi hesaplayanlar, devre dışı bırakmayı hesaplayanlar her seferinde çok çok ağır saldırılarla yüz yüze kalmış olmamıza rağmen, çok büyük kayıplar vermiş olmamıza rağmen, her gün hakkımızda yürütülen linç kampanyasına rağmen HDP çizgisinden, iddiasından bir milim geriye itemediler bizi. Ama kendileri rampadan aşağı gidiyor. İstedikleri kadar görmesinler istatistik diye bir şey var o görüyor. Halkın gözlem gücü diye bir şey var o görüyor ve anlıyor. O nedenle ben yine diyorum ki yanlış yoldasınız. Bu siyasi iktidara sesleniyorum. Bu yol yanlış yoldur, bu yol bütün Türkiye’ye zarar verecek bir yoldur. 

Bakın bizi 3 yıldır hapis tutuyorlar ama kendileri başta olmak kimse mutlu ve huzurlu değil. Nice hak gaspı yaşandı insanların en temel yaşam alanları gasp edildi ve Türkiye her açıdan kaybediyor. Her açıdan sadece tek bir noktadan değil. Eğitimden sağlıktan, kamusal alandan, kadından, gençlikten, bütün temel fonksiyonlarından kaybediyor ve geriye gidiyor. Biz o nedenle, kendinizle beraber bu ülkeyi geriye doğru savurmayın diyoruz. Şunu da çok net bir biçimde ifade ediyoruz; baskılarla tutuklamalarla, gözaltılarla, hakkımızda yürütülen yargı operasyonları ile sonuç alamayacaksınız. Ama bizler yürütülen bu siyasi operasyonların birgün mutlaka hesabını soracağız. Mutlaka bunun çetelesi tutulacak. Bizim olup olmamız hiç önemli değil, tarih hiçbir şeyi unutmaz. Geçen duruşmada da söylemiştim; tarihini bileceksin bugününü bileceksin ki geleceğe ulaşabilsin. Bugün ben, bizlerin bir tarihin yazımı içinde olduğumuzu çok iyi biliyorum bu tarihi herkes kendi cephesinden yazıyor. Ama yarın öbür gün o tarihin sayfaları çevrildiğinde ileriye doğru gittiğinde ileriden bugün tarihe yazdıklarımıza bakanlar esas kararı verecektir. Bu yargı operasyonları bu siyasi tasfiye operasyonlarının da uzun bir ömrü kalmamıştır. Artık gidebilecekleri son noktaya gelmişlerdir. Bu noktadan sonrası çok daha büyük tahribattır. Çok daha büyük suçtur siyasi iktidar bakımından.

KOBANÊ OLAYLARININ BİRİNCİ DERECEDE SORUMLUSU ERDOĞAN VE AKP’DİR

Bu bölüme ilişkin son olarak şunu belirteyim. Siyasi iktidar aynı zamanda verdiği bu tutuklama kararıyla kendisinin Kobanê olaylarındaki, 6-8 Ekim sürecindeki sorumluluğunu tamamiyle üzerinden atmaya yönelmiş durumda. O dönemde yaptığımız değerlendirmelerde, sunduğumuz verilerde, bilgilerde çok net bir biçimde şunu ifade ettik. Bu kadar büyük çapta bir toplumsal olayın, neredeyse bir iç savaş provası anlamına gelen bir toplumsal olayın cereyan edebilmesi için işin içerisinde mutlaka siyasi iktidarın payının rolünün veya başka güç odaklarının parmaklarının olması gerekir. Türkiye’nin olağan toplumsal dinamikleri içerisinde bu noktaya getirecek bir veri, bir potansiyel yoktur. Hepimiz kendi sosyolojimizi biliyoruz. Onlar da biliyorlar, bilmedikleri şey değil. Ama örtmek istedikleri bir hakikat var. O süreç içerisinde temel birinci derecede sorumluluk sahibi dünün başbakanı bugünün cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP hükümetidir. Ve o süreç içerisinde bütün karanlık eylemlerin, saldırıların üzerindeki o perdeyi kaldırın arkasından çok daha derin operasyonlar çıkar. Yeri geldiğinde yine bunları tanıkları ve verileriyle ifade edeceğiz. Ama şunu bir kere daha ifade edeyim ki bu tip operasyonlarda kendi sorumluluklarının üzerini örtemezler. Biz bu sorumluluğun üzerini örtmelerine izin vermeyeceğiz. Bizi böyle bir yargı operasyonu ile yüz yüze bırakmalarının en temel nedeni kendi yargılamalarının önüne geçmektir. Bir taraftan da korkuyorlar. O kadar büyük suçlar işlediler ki. Bugün bizi yargılatanlar bugün bizim yargılanmamız hapsedilmemiz için bu kadar büyük baskı ve operasyonu ortaya koyanlar yarın çok daha büyük suç isnatlarıyla yargılanacaklarının farkındalar. Bu ihtimali devre dışı bırakmak için yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali bize dönük bu operasyonları derinleştiriyorlar. 

KAYYIM SÜRECİ SİYASİ İKTİDARIN BİZİMLE OLAN MESELESİNİN HUKUKİ OLMADIĞININ AÇIK VE NET BİR İFADESİDİR

Geride bıraktığımız dönem içinde yine bugün görülen dosyanın ve içeriğiyle doğrudan ilgili bir dizi siyasi gelişme yaşandı. Hakların Demokratik Partisi, yerel seçimlerde aldığı tutumun cezalandırılması kapsamında siyasi iktidar tarafından siyasi operasyonlarla karşı karşıya bırakıldı. Geride bıraktığımız dönemde Türkiye’nin yarısı biliyorsunuz kayyımlarla yönetilmişti. Siyasi iktidarın seçilmiş belediye başkanlarını tutuklayarak yerlerine atadığı kayyımlarla yönetilmişti. O dönem içerisinde kayyımların yaptığı yolsuzluklar, işledikleri suçlar, usulsüzlükler, belediyelere milyarlarca lira borç batağına sokmaları, bunların her biri kamuoyu bakımından malum olduğu ilan edildi. Türkiye’nin yarısında gerçekten çok ciddi bir enkaz bıraktı siyasi iktidar. Ama bizler 31 Mart Yerel Seçimlerinde her şeye rağmen dedik ki, evet bu kadar büyük bir enkaz bırakılmış olabilir bize, bu kadar büyük bir saldırı ve saldırganlıkla karşıya karşıya kalmış olabiliriz ama siyasi iddiamızı yitirmememiz gerekir, siyasi çıtamızı yüksek tutmamız gerekir. Yerel seçimlere iddialı bir biçimde girdik ve kayyım atanarak bizden alınan belediyelerin çoğunu geri aldık, büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere. 

Daha 31 Mart seçimlerinin hemen arkasından kısa bir süre sonra İstanbul’da seçimlerin yenilenmesinin hemen arifesinde siyasi iktidar tarafından bir dizi kente kayyım atanacağı, seçilmiş belediye başkanlarının seçildiklerine çok fazla güvenmemeleri gerektiğini dair beyanlar ortaya saçılmaya başladı. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere hükümet yetkililerinden bu tür tehditler, hazırlıklar gündeme gelmeye başladı. İstanbul için başka bir plan devreye kondu, seçim yenileme planı. Hatta İstanbul ve büyük kentler için kayyım atanabilir mi atanamaz mı tartışması yapılmaya başlandı. Geride bıraktığımız süreç içerisinde bizim 31 Mart’tan sonra 6 belediyemizin seçilmiş eşbaşkanının mazbatasına el konulmasıyla yetinmediler. Birinci gayri meşruluk oydu. Seçilmiş eşbaşkanlar KHK’lar gerekçesiyle mazbatalarına el konularak görev dışı bırakıldılar. Onunla yetinmediler, kayyım hazırlıkları yapıldı ve 3 büyükşehir belediyesine kayyım atandı. Bu aslında siyasi iktidarın bizimle olan meselesinin hukuki olmadığının çok açık ve net bir ifadesidir. Bir kere daha altının çizilmesidir, bağıra bağıra ilan edilmesidir. Siyasi iktidarın bizimle meselesi hukuki değildir, hayatidir ama bizim hayatımızla ilgili değildir. Onların hayatıyla ilgilidir. 

BİZİ ÖLDÜRÜRSENİZ YENİDEN DOĞARIZ, İKTİDAR DEMOKRATİK REJİMİN UCUNU GÖRÜRSE YAŞAYAMAZ

Bizi öldürseniz de öldürürsünüz, yeniden doğarız. Hapsederseniz, kolektif gücümüzle, çoğulcu anlayışımızla kendimizi üretmeyi kalabalıklaşmayı başarırız. Hür türlü saldırıdan sağ çıkmayı, düşüncemizi anlayışımızı, hedefimizi sağ salim çıkarmayı biliriz ama siz bu ülkeyi yöneten siyasi iktidar eğer demokratik rejimin ucunu görürseniz yaşayamazsınız. Bu siyasi iktidarın temel özelliği odur. AKP ve MHP koalisyon kurarak kendilerini tahkim ettiler. Taze kan aşılamaya yöneldiler ama artık o kan da tutmadı. AKP-MHP koalisyonunun geldiği nokta ortada. İki parti el birliği etmiş ülkeyi felakete götürüyor. Sağa sola bakmadan bodoslama giderek içte de dışta da bu ülkeyi felakete götürüyor. Demokrasinin ucunu gördükleri zaman hayati tehlikeye giriyorlar, hayati fonksiyonlarını kaybediyorlar, iktidarlarını kaybediyorlar. Bugün bakın zorla, baskıyla şu an zorla rıza üretme yöntemiyle iktidarlarını sürdürüyorlar. Formel olarak sürdürüyorlar. Bir yanıyla sürdürüyorlar ama diğer taraftan bakıyorsunuz halkın demokratik tercihlerinin sonucu olarak artık kendi içlerinde yaşanan kaosların, içte ve dışta yaşadıkları çatışma ve çelişkilerin tahribatını değil, aynı zamanda kendi içlerinde yaşadıkları çelişki ve çatışmaların tahribatını yaşıyorlar. Çünkü sen eğer kendini yenileyemiyorsan; organizmanı, metabolizmanı güçlendiremiyorsan demokrasiden beslenemiyorsan her şeyden önce, kanını canını demokratik siyasetten almıyorsan, geri kalan hiçbir organ nakli, kan nakli tutmaz senin bünyeni çürütür. Bugün siyasi iktidarın bünyesi de çürüyor ama bu çürümüş bünyeyle de ben mutlaka bu ülkeyi yöneteceğim deme cüretine de sahip. 

BİZ YAŞAM İÇİN VARIZ; HAYATIMIZI BİTİREMEZSİNİZ

Bugün bizlere dönük yeni bir siyasi operasyon devreye girmiş durumda. Hem kayyım atamaları hem bizlere dönük tutuklama kararı, yine yakın süreç içinde Diyarbakır il binamızın önünde toplanan ailelerin siyasete malzeme haline getirilmesi ve bunun üzerinden bize dönük bir linç dalgasının başlatılmış olması şunu bize çok net olarak gösteriyor: Bu siyasi iktidar yine hayati fonksiyonlarından çok derin bir yara almış durumdadır ve hayatını kurtarmanın yolunu HDP’nin hayatını bitirmekte görüyor. Halkların Demokratik Partisi’ni siyaset dışı bırakırsam, tasfiye edersem ben kendi hayatımı kurtarırım diye düşünüyor. Dün de söyledik, şimdi de söylüyoruz, her yerde söylüyoruz, sokakta söyledik, miting meydanında söyledik, seçim sandığında söyledik, mahkeme salonunda söyledik: Biz yaşam için varız. Biz yaşam üretmek için varız. Hayatımızı bitiremezsiniz. Bir kişiyi öldürürsünüz ama binlerin ve milyonların bu hayata bu yaşama sarılma, bugünlere ve geleceğine sahip çıkma enerjisini asla ve asla kıramazsınız.

DEMOKRASİ HERKES İÇİN YOKSA KİMSE HUZURLU OLAMAZ

Ben şuna yürekten inanıyorum, yarın öbür gün bir erken seçim yaparlarsa, bu halkın vicdanı ve ahlakı yine bu değerleri yerine getirecektir. Bu halk, bu vicdani ve ahlaki değerleriyle böyle bir siyasi anlayışa hak ettiği cevabı verecektir. Bugün neresinden bakarsanız bakın, neresinden tutarsanız tutun, hiçbir meşru tarafı kalmamış bir siyasi yönetim anlayışını artık bu ülkede tutturamazsınız. Bizler Türkiye’de alternatif oluşturmak için ortaya çıktık, ‘hayır sizin bir şansınız’ var demek için yola çıktık. Geride bıraktığımız dönem içerisinde bütün insanlar, bize oy verenler ve hatta vermeyenler bizim alternatif olma, seçenek sunma, yeni bir kapı açma iddiamızı anladı. Bunu anlamayan ve kabullenmeyen bu siyasi iktidardır sadece. Bugün bu siyasi iktidarı aradan çıkarın yarın provokasyon öğelerini, manipülasyon, nefret, kışkırtma aktörlerini nedenlerini ortadan kaldırın, Halkların Demokratik Partisi bu memleketin göz nurudur. Bu halkın gözbebeğidir. Bu kadar net bir biçimde söylüyorum. Çünkü ben halkımızı biliyorum, Türkiye halklarını tanıyorum. Türkiye halkları birbirine körü körüne düşmanlık yapacak bir zihniyetin sahibi değildir. Evet tarihimizde yanlışlarımız eksiklerimiz olmuştur, kendimizi güçlendirmemiz gereken yanlarımız mutlaka olmuştur. Ama bu halk kötü değildir. Bakın en amiyane deyimle konuşuyorum: Kötü değildir, kötü. Bu siyasi iktidar kötü ya, ötesi yok. Kötülüğü sıradanlaştıran kötülüğü siyaset tarzına dönüştüren bir anlayıştan bir iktidardan söz ediyoruz ama halk kötü değil. Bu halk vicdanıyla ahlakıyla düşünebilen, buna sarılabilen hatta bu ipe tutunarak nice dip kuyulardan çıkmayı başarmış bir halktır. Bugün bu toplumu bize karşı düşmanlaştırmaya çalışıyorlar. Halkların Demokratik Partisi’ni linç ettirmeye çalışıyorlar. Bütün kötülüklerin belanın şerrin nedeni olarak bizi ilan ediyorlar. Bütün medya organları zaten onların elinde. Partimiz, eşbaşkanlarımız, milletvekillerimiz çıkıp doğruyu hakikati anlatıyor ve onu savunuyor ama hakikati topluma ulaştırma kanallarımız oldukça tahrip edilmiş durumda. 

Baskı altındayız ama buna rağmen bütün kurdukları kumpaslar bütün yalan ve manipülasyon ağları toplumda karşılığını bulmuyor. Yarın öbür gün bir seçime giderlerse, yarın öbür gün kritik bir siyasi dönemece gelindiğinde bu halk gereğini yapacaktır. Bugün de gereğini yapacaktır yarın da. Ben her şeye rağmen önümüzün aydınlık olduğunu düşünüyorum. Ama şunu da söylemeden geçemiyorum: HDP’ye saldırıp da kimse kendi geleceğini karartmasın. Bizim dünyamız kararınca kimse 7/24 güneş altında yaşayamaz. Bu memlekette demokrasi herkes için yoksa, özgürlük adalet herkes için yoksa kimse kendi huzurlu mutlu yuvasında, güvenli yerinde yaşayamaz. Böyle bir şey yoktur. Hayatın, doğanın kurallarına aykırıdır. Bugün Kürt illerinde yaşanan trajedi Türkiye’yi karartmıyor mı, acıtmıyor mu? O insanların yaşadığı acılar bizlere de 10 bin çeşit şekilde yansımıyor mu? Ekonomik olarak yansıyor, siyasi istikrarsızlık olarak yansıyor, despotizm olarak yansıyor. 

Şu an Türkiye siyasi, ekonomik krizin tam göbeğinde, siyasi iktidarın gündemine bakın: HDP’yi yok edelim, HDP’yi kapatalım, asalım, keselim. Siyasi iktidarın gündemi bu. Arada bir boş zamanlarında da ülkeyi yönetseler, ülkenin temel sorunlarını çözseler keşke. 7-24 HDP’yi hedef haline getirmişler. Bizi mahkeme salonlarında, sokaklarda, parti binalarımızda duramaz hale getirmek için uğraşıyorlar. Ama bizler bulunduğumuz her yerde, her zeminde halklarımızın geleceğini de demokratik haklarını da savunacağız. 

BÜYÜK FOTOĞRAFI GİZLEMEK İÇİN HDP’YE SALDIRIYORLAR 

Önemli bir nokta; yine partimize dönük siyasi operasyonların, hukuki kılıfa büründürülerek sürdürülen siyasi operasyonların başka bir noktası da şudur: Türkiye’de iktidar tarafından derinleştirilen savaş, çatışma, gerilim siyasetinin vardığı çok trajik noktalardan birisi Diyarbakır il binası önünde annelerin, ailelerin başlattığı oturma eylemidir. Bakın bu her açıdan trajik, sadece o ailelerin acısı bakımından değil. Her zaman biz sokakta da miting meydanlarında da parlamentoda da mahkeme salonlarında da hep şunu söyledik: O annelerin acısı, bu ülkenin yurttaşlarının acısı; hepsi bizim acımızdır. İster dağdaki olsun ister askerdeki olsun ister Meclis’teki olsun ister sokaktaki olsun. Hepsi bizim acımızdır. Bu çatışmalarda bu savaş süreci içinde yaşamını yitirenler, onlar için gözyaşı dökenler acı çekenler kim olursa olsun, onların acısı bizim acımızdır. 

Bu zamana kadar hiçbir gözyaşını bir diğerinden ayırmadık. Ailelerinin kendi evlatları için istediklerini beklediklerini umduklarını hiçbir zaman görmezden gelmedik. Biz yıllar boyunca bu gerçeğin içinde yaşıyoruz. Ama siyasi iktidar bu gerçeği yeni keşfetmiş. Bundan yaklaşık bir ay önce keşfetti sanki. Bu zamana kadar zaten yaşanan ölümler üzerinden, ölümleri kayıpları durduracak bir siyasi çözüm ortaya koyabilecekken ölümler ve çatışmalar üzerinden siyaset yapmayı tercih ediyor siyasi iktidar ve durmadan çatışma zeminini derinleştiriyor. Dünkü gibi de değil artık. Dün daha dar sahada yaşanıyordu, bugün daha geniş sahada yaşanıyor. Neredeyse Orta Doğu düzleminde bir savaş ve çatışma süreci içinde. Türkiye; siyasetiyle, askeriyle, ordusuyla bu gerçeğin içine girdi. 

Bu çok dramatik bir durum değişikliği ama bunu Türkiye toplumuna anlatmıyorlar. Sanki bu kadar dramatik, bu kadar hayati bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar. Bu sorunun, bu gerçeğin üzerini örtmek için de HDP’ye saldırıyorlar. Dikkati ne kadar HDP’ye yöneltirsem, ne kadar linç operasyonlarını HDP’de odaklarsam büyük fotoğrafı o kadar göstermem diye düşünüyorlar. Ama o büyük fotoğrafa baktığımızda tam bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Büyük fotoğrafa bakmasınlar diye bizim parti binamız önündeki ailelerin tavrını ve bize dönük siyasi linç operasyonlarını kullanıyorlar. 

BUGÜN SUSARSAK TARİH BİZİ LANETLER 

Ama biz o büyük fotoğrafı her zaman anlatacağız. Özellikle de bugün, bu aşamada hatırlatacağız. Çünkü bugün susarsak tarih bizi lanetler. Çoluğumuz çocuğumuz, sonraki kuşaklar bizi kınar. Bugün söylemek gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde eğer Almanya’nın, Avrupa’nın demokratları ve vicdani düşünen insanları yaklaştığını bildikleri felakete karşı daha çok konuşsalardı, daha çok eyleselerdi, daha çok müdahale etselerdi dünyanın en büyük felaketi yaşanmazdı. Elbette öyle bir örneğin, öyle bir durumun yaşanmasını hiçbirimiz istemeyiz. Ama bugün tıpkı o günlerde olduğu gibi biz yaklaşan felaketi görüyoruz. Yaklaşan felaketi görenler olarak daha fazla konuşmak daha fazla mücadele etmek gibi bir sorumluluğumuz var. Bu siyasi iktidar değiştiremez bu sorumluluğu. Biz onlara karşı değil biz tarihe karşı, biz bu halka karşı sorumluyuz. İstedikleri zulmü yapsınlar. Yapıyorlar, güçleri yetiyor. Ama biz de gücümüz yettiği kadar gerçeği savunacağız. Yarın öbür gün bu ülkenin çocukları dönüp tarihe baktıklarında, “Biz bir felaketin içine doğru bodoslama giderken hiç mi iki çift laf söyleyen siyasetçi olmamış, hiç mi müdahale eden, mücadele eden olmamış” demesin diye konuşmak zorundayız. 

AKLI OLAN HERKES ANNELERİN SORUNUNU HDP’NİN ÇÖZEMEYECEĞİNİ BİLİR

Bugün işte büyük fotoğrafı karartmak için yapılıyor HDP’ye dönük operasyonlar. Biz bu süreç içinde annelerin Diyarbakır’da geliştirdiği hareket karşısında çok net tutumlar aldık. Dün aldığımız tutumları tekrarladık. Yeni değildi bizim bakımımızdan, ilk değildi. Çağrı yaptık annelere; gelin Meclis’te komisyon kuralım, bu annelerin talebini birlikte karşılayalım. Aklı olan herkes bu annelerin sorununu HDP’nin çözemeyeceğini bilir. Çünkü HDP’nin yaratmadığını da bilir. Bu sorunu biz yaratmadık, savaşı biz çıkarmadık. Bu çatışmaları, operasyonları sürdürenler biz değiliz. Çatışan taraflardan biri biz değiliz. Çözüm mercii biz değiliz. Ama biz siyasi çözümün üretilmesini, daha merkezi, daha total çözümün üretilmesinin merkeziyiz. Bu görevimizi de unutmadık. Ailelerin çocuklarını bırakalım getirmek, bulmak gibi bir şansımız da yok. Bunu yapamayız ama ailelere şunun sözünü veririz; biz çocuklarınızın ölümüne, kaybına yol açan bu sorunu siyaseten çözmeye adayız. “Biz bunu yaparız” dedik, diyoruz. Meclis’te komisyon kurulması önerisini yaptık ve reddedildi. Bunun dışında ailelerin bu talebinden yola çıkarak demokratik mekanizmaların hayata geçirilmesi, Kürt analarının da, Türk analarının da, asker analarının da, gerilla analarının da göz yaşına sebep olan bu siyasi koşulların ortadan kaldırılması için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiririz dedik. Bunu çok net ifade ettik. Bunun karşılığında yine arkadan dolanma operasyonları oldu. 

BİR ANNENİN ACISINI BİR SİYASİ PARTİYE KARŞI KULLANMAK AHLAKİ DEĞİLDİR

Bir annenin acısını, çilesini bir siyasi partiye karşı kullanmak her şeyden önce ahlaki değildir. Analar ağlamasın diye çözüm sürecini başlatan siyasi iktidardır aynı zamanda. Bizim için anaların gözyaşları arasında fark yoktur dediler yeri geldiğinde. Tabii ki geçmişte kaldı bu sözler. Ama bugün annelerin Diyarbakır il binası önündeki oturma hareketini partimize dönük bir siyasi ablukaya dönüştürdüler, yargısız infaza dönüştürdüler. İnanılmaz yalanlar, akıl almaz yalanlar. Sanki HDP kapatılırsa, HDP siyasi sahneden çekilirse bütün sorunlar çözülecek. Böyle bir zihniyet olabilir mi? Ne olacak, HDP’yi kapattınız diyelim. Zaten 5 binin üzerinde HDP’li tutuklandı. Biz kaç tane siyasi tasfiye operasyonundan geçtik. Öldük dirildik, öldük dirildik. Dibe vurduk geri çıktık, dibe vurduk geri çıktık. Olmadı, yapamıyorsunuz. Yok ettiniz, hadi partiyi meclisten çıkardınız, belediyelerine kayyım atadınız. Ne yapacaksınız bu halkı? Biz parlamento ile var olmuş, belediyelerle var olmuş bir siyasi parti değiliz. Biz her yerde var oluruz, her durumda var oluruz. Demokratik siyasete inanıyorsan o demokratik zeminde siyaset yapmanın onlarca yolu vardır. Parlamento dışında da siyaset yapan onlarca siyasi parti var. Çok da önemli bir rol oynuyorlar toplumsal düzen ve gelecek bakımından. Şimdi bütün yatırımlarını buraya yapıyorlar ama yanlış yere yatırım yapıyorlar. 

KADINLAR, ANALAR EL ELE VERİRSE BİR KAPI AÇABİLİR

Çağrımızı, sözümüzü yineliyorum. Gelin bu sorunu hep beraber çözelim. Analar, kadınlar el ele versin. Kim olursa olsun. Acı arasında ayrım yapmadan, gözyaşı arasında ayrım yapmadan el ele versin, özellikle de kadınların anaların öncülüğünde. Siyaset öncülük yapamıyorsa, biz siyasete teklif ettik, bize verdikleri cevap ortada. Yine deneyeceğiz elbette Meclis’te bu işin çözümü konusunu. Ama tabanda kadınların ittifakıyla belki siyasete bir ders verebilir, bir kapı açabiliriz. 

Bizim bu sorunun çözümü konusundaki samimiyetimizi şu cümle ile açıklayabilirim: Biz yaşadık. Biz annelerin yaşadığı acıların gözyaşlarının o çilenin ne demek olduğunu çok iyi biliyoruz. Bakın herkesten uzak olsun, kimsenin hiçbir ananın başına gelmesin ama bizim analarımız yerlerde sürüklendi. Bizim 75 yaşındaki analarımız hapislerde tutuldu. Bizim analarımız cezaevi kapıları önünde polisin copuna, tacizine uğradı. Çocuklarımız bunları görerek büyüdü. Bizim analarımız hala çocuklarının kayıp mezarlarını arıyor. Bizim analarımız hala evlatlarını toprağa verememenin acısını yaşıyor. Biz bunu hiçbir siyasi dava ile aynı kefeye koymayız. Anaların acısı bir yerde. Bizim siyasi davamız, amacımız da buna hizmet ettiği oranda başka bir yerdedir. 

İKTİDAR ENERJİSİNİN ÇEYREĞİNİ SORUNU ÇÖZMEYE HARCASIN

Siyasi iktidarı da sorunun çözümü konusunda samimi olmaya davet ediyoruz. Bizi tasfiye etmeye harcadıkları enerjinin çeyreğini bu sorunun çözümüne ayırsınlar. Bizler anaların ağlamayacağı, barışın ve huzurun tesis edileceği siyasi ortamı yaratırız. Önemli olan şu, siyasi iktidar kendine güveniyor mu ve biz Türkiye’de demokratik zemine inanıyor muyuz? Demokratik zeminde siyaset yapıp bu krizden çıkabileceğimize inanıyor muyuz? 

DAVUTOĞLU SÖZÜNDEN CAYDI

Bizim hakkımızda fezlekeler hazırlandığı dönemde başbakanlık yürüten Ahmet Davutoğlu çok önemli bir açıklama yaptı. Biliyorsunuz şimdi yeni bir parti kurma hazırlığı girişimi içinde. O döneme ilişkin yaptığı açıklama kamuoyunda çok ciddi bir biçimde tartışıldı. Bana göre sadece siyasi kamuoyunun değil, bizim bu davalarımızın da tartışma konusudur. Özellikle üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Ben tekrar hatırlatmak ve talebimizi yenilemek istiyorum. Hatırlarsanız 6-8 Ekim süreci özellikle ablukalar döneminde yaşananlar ile ilgili bizim hakkımızda düzenlenen fezlekelere dair yaptığım konuşmada bir talepte bulunmuştum. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu gerek birebir gerek dolaylı yollardan sayısız kez görüşme yaptığımız insanlardan biridir. Sürecin bilgisine sahip olan birinci derecede insanlardan biridir. En azından başbakanlık statüsünde olması hasebiyle ikinci derece diyebiliriz. Yürütmenin başı olması hasebiyle önemli bir muhataplığı vardır. Kendisinin tanık olarak dinlenmesini istedik. Çağrılmasını, mahkemeye ya yüz yüze tanık olarak ya yazılı beyanla katılmasını istedik. “Bu davanın birinci dereceden gündemlerinden birisidir” dedim, gerekli görülmedi. Ama yargılama sürecinde gerekli görülmese bile, bu talep kabul edilmese bile hayat akıyor, gerçeğini dayatıyor. Mahkeme salonlarına da yansıtıyor bu gerçeği. Hayatın aynasına baktığınızda mahkeme duvarlarının çok da kalın olmadığını görürsünüz. Çok net bir bir şekilde hayat size, “buradayım” der ve gösterir. 

Davutoğlu, çıktı dedi ki ‘7 Haziran ile 1 Kasım arasında yaşananları açarsam kimse insan yüzüne bakamaz’. Bir dizi tartışma yapıldı. Muhatabının kim olduğu açık aslında. Birincisi AKP’nin iktidar ortağı Devlet Bahçeli, elbette ki ikincisi de doğrudan AKP’nin kendisi, bütün kademeleri ile AKP’nin kendisi. Davutoğlu bu süreçte yaşananları nasıl ifade edeyim, kendi siyasi ikbalinin bir malzemesi haline getirdi. Ne yazık ki bu gerçek ifadesi samimi bir şekilde Türkiye’de yaşanan sorunları çözme amacı ile ortaya konulamadı. Bu sözlerde keşke bir samimiyet olsaydı. Kendi sorumluluğunu da gören, o dönemde yaşanan gelişmelerin tüm defterlerini açan bir beyan olsaydı. Ancak sonraki süreç içerisinde kendisi de bir linç operasyonu ile, kuşatma ile sözünden caymaya, sözünü esnetmeye yöneldi. Ama çok net biçimde şu hakikat ortada kaldı; 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne oldu? Davutoğlu bunu tek boyutu ile açıkladı: “MHP o dönemde, terörle mücadele operasyonlarının yürütüldüğü çok kritik bir dönemde beni desteklemedi. Hükümet kuracaktı aslında benimle, AKP ile hükümet kurmadı”. Sadece burasından tutarak yani siyasi ikbali ve kaygılarıyla ilgili olan kısmıyla ifade etti. Ancak bu gerçeğin sadece iktidarla ilgili olan bölümü, onları ilgilendiren kısmı ve gerçeğin binde biri eder en fazla. 

7 HAZİRAN – 1 KASIM ARASINDAKİ DEFTERLERİ AÇMAMAKTA DİRENEN BİR İKTİDAR VAR 

O süreçte yaşanan hakikatlerin, defterlerin bir bütün olarak sürecin sorumluları ve muhatapları tarafından açılması gerekiyor. Ama bu süreç nasıl yaşandı, bu zamana kadar hesap defterleri tek taraflı işledi. Siyasi iktidar o dönemde bizden hesap sorma, bizden yaşadığı kaybın acısını çıkarma hesabını güttü ve o defterleri açtı. Yargılama dosyaları da o defterlere bakma, o defterleri açma ve kapatmanın ürünüdür. Hakkımızda hazırlanan fezlekeler de bütün dosyalar da bu anlayışın ürünüdür. Ancak onlar kendi sorumlulukları ile ilgili defterleri asla açmadılar, açılmasına da izin vermediler. Biz gerçeği kazıya kazıya, tırmalaya tırmalaya toplumun gözünün önüne çıkarmaya çalıştık. Bizim sınırlı çabalarımızla elbette ki bütün topluma ulaşmayan gerçekler oldu bunlar. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşanan felaketin boyutu Türkiye kamuoyunda ciddi bir biçimde tartışılmazsa, o felaketin hesabı ciddi bir biçimde yapılmazsa Türkiye’nin geleceğinin aydınlık olduğunu kimse iddia edemez. 

Bakın burada tekrar uyarıyorum o dönemde büyük suçlar işlendi. O büyük suçların arkasından Türkiye darbe girişimi ile karşı karşıya kaldı. Yıllar sonra OHAL ilan edildi, çatışma ve ölümler derinleşti. Arka arkaya toplu katliamlar yaşandı. Bütün yaşam alanları dar edildi, gasp edildi. Bütün devletin işleyişi bakımından da denge işlevi görebilecek bütün yapılar ve mekanizmalar lağvedildi. O dönemin sağlıklı bir özeleştirisi ve değerlendirilmesi yapılmazsa, doğrusu yanlışı açığa çıkarılmazsa -bizim yanlışımız varsa o da çıksın ortaya – ama iktidar kendi yanlışını görsün, Meclis’teki bütün siyasi partiler kendi yanlışını görsün, çıkarsın. Ama bizim o dönemde de bugün de yaptığımız çağrıların hiçbirisi yanıt bulmadı. İktidar ısrarla o defterleri açmak istemiyor. Davutoğlu sadece ağzının kenarı ile kendisi ile ilgili kısmı açar gibi yaptı sonra zaten hızla kapattı. Ama o defterleri açmamakta direnen, o defterler açığa çıkarsa kendisinin işlediği büyük suçların açığa çıkmasından dehşetle korkan bir siyasi iktidar gerçekliği yönetiyor bugün Türkiye’yi ve bu çok korkunç bir şeydir. 

Korkular, kendisini korumak için bu kadar derin operasyonlara yöneltiyorsa, orada çok büyük krizler yaşanır. Kaçınılmaz. Tarihteki bütün örnekleri ile bu böyle olmuştur. Türkiye’de de bu böyle olmuştur. 90’lar sürecinin sonu ortada biliyorsunuz. Bugün 2000’lerdeyiz, sonumuzu göremiyoruz ama görmek için kahin olmaya gerek yok. Nasıl olacağını milimi milimine bilemem ama bunda ısrar edilirse iyi olmayacağı çok açık.

SADECE FETÖ UNSURLARI DEĞİL IŞİD ÇETELERİ DE BU SÜRECİN İÇERİSİNDEYDİ

Dava dosyam kapsamında birkaç noktaya vurgu yapmak istiyorum. 6-8 Ekim süreci konusunda taleplerimizi yineliyorum. Heyetinizin bu gözle değerlendirmesi gerekir. 6-8 Ekim süreci ile ilgili tanık talebimizi ve soruşturmanın genişletilmesi talebimizi yineliyorum. O dönemde yaşananlarla ilgili söylediklerimi küçük bir hatırlatma ile geçiyorum. Bakın hem darbe süreci içerisinde güç kazandı, FETÖ denilen yapı bu işin içerisinde vardı. Onun dışında dava dosyası ile ilgili o süreçte IŞİD çeteleri aktif olarak devredeydi. Sadece FETÖ unsurları değil IŞİD çeteleri de bu sürecin içerisindeydi. 

İkincisi 7 Haziran sonrası doğrudan IŞİD çeteleri bir kriz ortamının, olağanüstü hal durumunun yaratılmasında belirleyici rol oynamıştır. Suruç Katliamı ile başlayan süreç Ankara Katliamı ile devam etmiştir. Aslında 7 Haziran’dan bir gün önce 5 Haziran’da parti mitingimizin bombalanması ile parti binalarımızın bombalanması ile başlamıştır. Ondan sonraki süreçte yaşanan Suruç Katliamı, Ceylanpınar’da polislerin katledilmesi, Ankara Katliamı, Antep’te gerçekleşen toplu katliam, Sultanahmet Katliamı, havalimanında gerçekleşen katliam… Bu yaşanan katliamların her birisi IŞİD eliyle gerçekleştirilmiştir. Bizimle ilgili olan kısmı şu; 7 Haziran – 1 Kasım arasında gerçekleşen karanlık süreçte aydınlatılması gereken kısmı şu; bu saldırıları gerçekleştiren IŞİD çetelerinin o dönemde MİT ile bağlantısının olduğu, doğrudan muhataplarının ifadesi ile ortaya çıktı. Mahkeme kayıtlarına geçti. Suruç ve Ankara katliamı dava kayıtlarına geçti ve geride bıraktığımız dönemde şu an QSD’nin elinde bulunan bazı IŞİD sorumlularının verdiği ifadeler var, röportajlar var. Bunlar aynı zaman 10 Ekim ve Suruç dava dosyalarına da sunuldu çünkü kamuoyuna açık olarak yapılan şeylerdi. Çok net biçimde 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşanan gelişmeleri özetliyor bize. 

MİT ARACILIĞI İLE YAPILAN IŞİD GÖRÜŞMELERİ AYAN BEYAN ORTADA

Suruç Katliamı örneğin o dönemin sorumlu IŞİD üyelerinden birisi katliamın MİT’in bir birimi ile birlikte gerçekleştirildiğini çok net ve emin olarak söylüyor. “Bizim bilgimiz yoktu ama bizim birbirimizin MİT’in bir birimi ile yaptığı iş birliği sonucu bu katliamın gerçekleştirildiğini öğrendik” diyor. Ankara Katliamı için de geçerli. Biz Suruç, Ankara katliamlarının sorumlularının, ki İlhami Balı isimli kişi birinci sanık durumunda, yine sızdırılan bir haberden öğreniyoruz ki yakın dönemde İlhami Balı MİT’in misafiri olarak Ankara’da ağırlanmış. Bazı telefon numaraları aracılığı ile bu bilginin nereden geldiğini söyleyeyim. Bu tip istihbarat oyunları sızan belgelerle aynı zamanda ortaya çıkmaya başlar. Siyasetin ve kamuoyunun gündeminde yer edinmeye başlar. Bunu bazen manipülasyon yaratmak amacıyla yaparlar ama bazen iktidar arasındaki güç çelişkilerinin ve çatışmalarının bir sonucu olarak hakikat ortaya çıkar. Kazara, onlar kaybederken hakikatin bir kısmını da ortaya sermiş olurlar. İşte bu örnek yaşandı ve İlhami Balı’nın Ankara’da MİT tarafından bir otelde ağırlandığını öğrendik. Burada benim yanımda da var görüşme tutanakları, odanın kullanılması için verilen numaralar, kaldıkları otel, otelde kalma kaydı ile 5 gün misafir edilmesi. Bunların her birisinin bilgileri bizim elimizde var. Ve belgeler de sızdırılmış. Çok net söyleyeyim MİT hükümetten bağımsız hareket eden bir istihbarat yapısı değil. Doğrudan devlete bağlı, güncel olarak hükümete bağlı ve MİT aracılığı ile IŞİD yönetim birimleri ile yapılan görüşmeler ayan beyan ortada. Katliamın yapılacağı aslında önceden biliniyordu. Bu istihbarat, bu bilgi kaçırılıyor. Bu saldırı önlenmediği gibi saldırının birinci dereceden sorumluları değil, ikinci dereceden sorumluları tetikçileri, lojistikçileri yargılanıyor. Bugün IŞİD’e karşı yürütülen operasyonların çok önemli bir kısmı hedef şaşırtmak amacı ile yapılan operasyonlardır. Gözaltı yapılıyor, tutuklama yapılıyor ama hedef şaşırtmak amacıyla, kanıtları ortadan kaldırmak amacıyla yapılan operasyonlardır. 

DAVUTOĞLU’NA IŞİD’İ DESTEKLEYEREK SURİYE’DE KENDİNİZE YER AÇMA POLİTİKANIZ YANLIŞ DEDİK

Bakın 7 Haziran’ın akabinde 3 bakan ki İçişleri Bakanı vardı, iki bakan daha vardı. Çözüm Sürecinden sorumlu 3 bakan istikşafi görüşmeler altında bizimle görüşmeye geldi. HDP Genel Merkezinde bir görüşme gerçekleştirdik. Onlar bizden ne istediklerini biz onlardan ne istediğimizi söyledik ve şunu çok net biçimde ifade ettik; “Bakın şu an ülkede bir ara durum yaşanıyor, hükümet tek başına kurulamıyor ama bizler bu dönemde HDP olarak tek başına hükümet kurulması için çaba gösteririz. Bu süreci tıkayan bir siyasi krize, çözümsüzlüğe iten bir noktada durmayız”. Hatta o dönem kamuoyunda konuşulan bir seçenekti. Ana muhalefet partisi CHP ile AKP arasında bir koalisyon kurulmasının daha reel daha mantıklı olduğunu söyleyen eğilimler tartışmalar oluştu. Bu tartışmalardan yola çıkarak “Böyle bir yönelime girerseniz biz de bunu kolaylaştırırız. Kriz yaratmak istemeyiz krizin derinleşmesini istemeyiz” deyip bunu ifade ettik. Ondan sonra yaşanan süreç ortada. Buraya ayrıca geleceğim. Ama o dönemde biz kendi istediklerimizi ifade ederken hükümet heyetine şunu söyledik. Bakın dedik bu memlekette 6-8 Ekim gibi bir süreç yaşandı. Bizim parti binalarımıza dönük saldırılar, sabotajlar yaşanıyor ve şu an toplumda çok ciddi bir gerilim var. Bu gerilimin nedeni de IŞİD’e verilen destek. Biliyorsunuz Davutoğlu stratejik derinlik siyasetinin mimarı, Ortadoğu’ya yayılma amacıyla işte Esad’ı devirme ve Suriye’de eski Osmanlıyı güncelleyip ve yeni Osmanlı projesi gündeme getirme tezinin savunucularından birisiydi. Erdoğan da aynı zamanda inanmış ve bugün de hala gerçekleşeceğine inanan insanlardan, siyasi gafletine düşen insanlardan birisi. Ama o dönem bu strateji çok daha canlı ve günceldi ve Erdoğan bunun çok kısa bir sürede gerçekleşeceğine inanıyordu. Hatta 3 saatte 5 saatte gidip Emevi camiinde namazı eda edeceklerdi. İşler dedikleri gibi olmadı ama o süreç içerisinde olumlu anlamda işleri dedikleri gibi olmadığı gibi olumsuz anlamda bunların başına çok iş geldi. O dönem dedik ki bu IŞİD’le ilişkiler meselesi, IŞİD’i destekleyerek Suriye’de kendinize yer açmanız meselesi veya IŞİD’i Kürtlere karşı kullanma meselesi çok yanlış bir politika. Hala Kürtlerle Suriye Kürtleri ile barışma onlarla iş birliği kurma olanağı vardır. Bu olanak çok gecikmiş olabilir ama hala kaçırmayabiliriz. Bunun için elinizden geleni yapmanız lazım. Biz bunu da kolaylaştırırız. Özellikle de şunu istedik IŞİD provokasyonları çok ciddi gerilimlere yol açıyor. IŞİD ile kurulan ilişkilerde özellikle de sınır geçişleri konusunda tedbir geliştirin. Artık her şey ayyuka çıktı. O dönem hatırlanıyor IŞİD’den alınan petroller taşınıyordu herkesin gözünün önünde. Yani derme çatma borular kurularak, hiçbir resmiyeti ve uluslararası onayı da yok, hatta ulusal düzeyde onaylanmış tesisler de değil, derme çatma borular kurularak tankerler ile arabalar ile petrol taşınıyordu IŞİD’in kontrolü altındaki petrol kuyularından. Sınır geçişleri inanılmaz düzeyde artmıştı. Bugün 4 milyon mülteciden bahsediyorsak eğer bu kadar ciddi bir Suriye iç krizi ile Türkiye karşı karşıyaysa üstelik Türkiye’deki demografik yapıda bütün sosyolojik dengeleri bozacak bir kriz noktasına gelmişse Suriyeli mülteciler konusu, aynı zamanda insani bir kriz noktasına gelmişse bunun sorumlusu o dönemin hükümetidir. O süreçte IŞİD, Türkiye ile Suriye arasında adeta aynı evin iki odası gibi gitti geldi, gitti geldi ve çok büyük provokasyonlar yaşandı, ölümler yaşandı. Hala aydınlatılamamış ölümler aynı zamanda o süreç içerisinde yaşandı. Aynı zamanda iki Türk askerinin yakılması da bunlardan birisiydi o dönemde. 

EFKAN ALA ‘IŞİD İLE İLİŞKİLERİ DENGEDE TUTMAMIZ GEREKİYOR’ DEDİ

Biz o dönem dedik ki, “bunları engelleyin”. Başbakan topu İçişleri Bakanına attı, sözü ona verdi dedi ki, “Efkan Bey açıklasın durumu”. Efkan Ala’nın bize söylediği şuydu: “Ya evet tamam bunların ciddi bir gerilim yarattığı ve ciddi bir risk, tehlike oluşturduğunun farkındayız ama bizim o güçler ile de ilişkileri dengede tutmamız gerekiyor, bir denge sağlamamız gerekiyor. Eğer dengeyi sağlayamazsak Türkiye açısından daha tehlikeli bir şeyle karşı karşıya kalırız, öyle bir şey var”. Aslında şunu kastediyor: “Yani biz IŞİD’e mecburuz, mecbur kalmış vaziyetteyiz. Eğer onlarla birleşmezsek, geliştirmezsek karşılıklı yaptığımız anlaşmaların uygulamaya geçirilmesi zorlaşır, biz onlardan Suriye konusunda bir şeyler bekliyoruz birincisi. İkincisi eğer sınır geçişlerini, sınırların bu kadar geçişken hale getirmeyi sona erdirirsek bize dönük aynı zamanda saldırılar gerçekleşebilir”. Bunu söyledi çok net bir biçimde. 

BAZI KATLİAMLARIN YAPILMASINDA SİYASETÇİLER AÇIK DESTEK VERMİŞ

Bu görüşme bittikten sonraki süreçte yine saldırılar devam etti biliyorsunuz. 10 Ekim Katliamı oldu. Biz o görüşmeyi yaptığımız dönemde Suruç Katliamı olmuştu ve biz şunu çok net söyledik, “Sınırdaki katliamların ötesinde bu memlekette toplu katliamlar olmaya başladı. Bunun önünün alınması mümkün hale gelmez. Çok kötü yıkım yaşanır. Bunu hala siyasi yönden çözme şansımız var” dedik. Sonra ortaya çıkan belgelerden öğrendik ki aslında o dönem IŞİD ile o kadar örgütlenmişler ki bazı katliamların yapılmasında lojistikten istihbarata varıncaya kadar siyasetçiler tarafından açık destek verilmiş, hatta organize bir şekilde hareket edilmiş. 

Bunlar çok ciddi iddialar biliyorum bunlar çok büyük iddialar. İşte tam da bunun için diyorum ki bunlar araştırılsın. Partimiz yine bir teklifte bulunuyor Meclis’e; ya gelin açın şu 7 Haziran – 1 Kasım arasını, konuşalım araştıralım. Çok derinlemesine girmiyorsanız bile en azından oturalım Meclis’te konuşalım. Yine kapı duvar külliyen reddedildi ve o süreçte yaşanan gelişmeleri kimse konuşma cesaretini gösteremedi. Ama bizler bu kadar büyük ve önemli iddiaları hayati gerçekleri söylemek durumundayız, ısrarla ifade etmek durumundayız. 

O dönemden sonraki süreçte ablukalar ve özyönetim sürecinde yaşanan ölümler, sokağa çıkma yasakları döneminde yaşanan, benim geçmiş duruşmalarda ayrıntılı olarak ifade ettiğim, aynı zamanda insan hakları ihlalleri işlenen insanlık suçları bunların her birisinin içerisinde aynı zamanda o dönem içerisinde o dönem dâhilinde izlenen politikanın sonuçları vardı, emareleri vardı, kanıtları vardı. Yine o sokağa çıkma yasakları, abluka alanlarında IŞİD çeteleri paramiliter birlikler olarak, kayıt dışı timler olarak halka karşı kullanıldı, o operasyonda kullanıldı. Bazı operasyonların sorumluluğunu almak konusunda, açıklama konusunda daha derin ve katmanlı ilişkiler alanı oluşturuldu. 

AKP DAVUTOĞLU’NU PİS İŞLERİNİ YAPTIRMAK İÇİN KULLANDI 

Bakın siyasetçiler o dönemin sorumluluğunu üstlenme konusunda da katmanlı hareket etmiştir, yani iki yanlı ikiyüzlü hareket etmiştir. Şimdi sayın Davutoğlu çıkıyor o defterleri açarsak çok şey çıkar. Kendisine haksızlık edildiğini söylüyor ne kadar çok büyük işler yaptığını söylüyor ama siyasette bazen çok acıdır. O dönem AKP, Davutoğlu’nu deyim uygunsa en pis işlerini yapmak için dayanıklı bir malzeme olarak kullandı. O dönemin sorumluluğunu resmi olarak başbakan sıfatı taşıyan Davutoğlu üstelendi. Davutoğlu’na sadece şunun güvencesini verdiler seni yargılamayız. O dönem bu güvenceyi herkese verdiler. Yasalar çıkardılar, “Bu dönem işlenen suçlardan dolayı sizi yargılamayacağız, soru sormayacağız” dediler. Ne kadar tutar bu yasalar ne kadar sürer o bilinmez tabi, belli olmaz her yasanın bir yapılması vardır bir yırtılması vardır, bir kullanım süresi vardır bir de kullanım süresinin geçtiği zaman vardır. Ama Davutoğlu kendisinin kullanım süresinin bittikten sonra bu gerçeklerin sadece bir kısmını açıklamakta aslında halka karşı ve bu hakikate karşı bugün hakikate karşı bir saygısızlık yapıyor. O nedenle Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere o dönemin bütün muhataplarına çağrı yapıyorum bugün biz bütün o dönemin girdisi çıktısı yaptığınız bütün konuşmalarımız için mahkemelerde yargılıyorsunuz hapiste tutuyorsunuz 3 yıldan bu yana.  O dönem içerisinde yaşananlardan dolayı. 

Ama o dönemde yaşanan büyük trajedinin birinci derecede sorumlusu 7 Haziran’dan sonra “400 milletvekili verin bu iş çözülsün” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. O sürecin sorumlusu Van”a gidip seçim mitinginde konuşurken “Ey Kürtler bize oy vermezseniz Van sokaklarında beyaz Toroslar dolaşır” diyen Davutoğlu’dur. O sürecin sorumlusu zorla rıza üretmek için hükümet kurdurmayan, hükümet kurulabilecekken hükümet kurdurmayan, silahların gölgesinde, katliamların kan deryasının ortasında ülkeyi seçime götüren siyasi iktidardır ve bu iktidarın başındaki Erdoğan’dır. Bu sorumlulukları siyaseten üstlenmeleri ve açıklamaları gerekiyor. Biz o dönem siyasi iktidarın işlemiş olduğu suçların üzerinin örtülmesi için ve onların cezasız kalmalarının güvencesi olarak hapiste tutuluyoruz. O dönemde söylediğimiz sözler, yaptığımız konuşmalar, geliştirdiğimiz politik hareket tarzına bakın neresine bakarsanız bakın her aşamada çözüm odaklıdır. En kötü noktada en işin içinden çıkılmaz gibi göründüğü noktada bile bizim mutlaka bir çözüm kapısı olabileceğimizin işaretleri var. O görüşmeler yapıldı biliyorsunuz hükümet kurulmadı. MHP, Bahçeli ve Erdoğan Davutoğlu’na hükümet kurdurtmadı. O sürecin hemen arkasından hemen geçici bir hükümet kuruldu seçime taşımak amacıyla. Almayabilirdik ama yine o kriz dönemi içerisinde geçici hükümette HDP, iki bakanlık görevi alarak sorunun çözümüne kapı aralamak için siyaseti daha stabil bir zeminde tutabilmek amacıyla görevlerine, sorumluluklarına sırtını dönmedi. Ama o dönem içerisinde daima zorlayan, gerilimi artıran ve 7 Haziran – 1 Kasım arasını bir kara tarih haline dönüştüren bu siyasi iktidarın kendisidir ve bu iktidarın sorumlularıdır.

Evet Sayın Başkan, ben buradan son bölüme geçiyorum. Beyanda bulunacağım bir konu kalmıştır. Yine tabii ki bu süreçten bahsederken siyasi süreçte altı çizilmesi gereken yerlere vurgu yapacağım. Diyarbakır Lice’de katıldığım bir taziye var. Bundan yola çıkarak hazırlanmış bir fezlekeden bahsediyorum. Fezlekenin içeriğini tek tek anlatmama gerek yok. 

DEMOKRATİK EYLEM VE HAREKETLERDE YAŞAMINI YİTİREN HERKES BENİM GÖZÜMDE DEĞERLİDİR

Lice’de yapılan bir operasyonda bir tane defter ele geçirilmiş. Bir taziye defteri ele geçirilmiş. O taziye defteri içerisinde benim bir yazım yer alıyor. İki cümlelik bir yazı. O taziye defterine şunları yazmışım: “Şehirlerimizi savunurken şehadete ulaşan Metin yoldaşın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. O, Yaşamı ve halklarımızın barışını, yitirdiklerimizin simgeleşen değerlerini savunurken ölümsüzleşti. Şimdi onun anısını ve bayrağını kuşanarak yaşamı daha güçlü savunacağız”. Şimdi bu taziye defterinde yazan bu cümlelere benzer cümleleri yüzlerce defa yaptığımız konuşmalarda kurmuşumdur. Meclis kürsüsünde konuşurken, bir mitingde, bir açıklamada konuşurken de yüzlerce defa böyle cümleler kurmuşumdur. Bunu çok net ifade ediyorum; barışı savunan, demokrasiyi savunan, insanca yaşamı savunan ve demokratik eylem ve hareketlerde yaşamını yitiren herkes, demokratik direnişin meşruluğuna inanan herkes benim gözümde değerlidir. Manevi değer, şehadet değeri atfedilmiştir. Bunu dün de söyledim bugün de söylüyorum. Bunda yanlış olan bir şey yok. Çünkü haklı meşru, bu toplumun manevi değerleri doğrultusunda yaşanmış bir ömürdür bu. Bu ölüme duyduğumuz saygının ifadesidir o. Bu sözleri ben defalarca söylemişim, kurmuşum. Bunda bir suç olmadığı gibi, bir suç isnadı anlamına gelmeyeceği gibi, siyasi duruşumuzun çok doğal, kaçınılmaz bir yansımasıdır. Bu cümleler benim cümlelerim. Bu cümleleri değiştirirseniz, başını kırparsanız ben olmam ki. HDP’nin eş genel başkanı konuşmuş olmaz ki. Bu sözlerden dolayı terör örgütü üyeliği iddiasıyla hakkımda fezleke hazırlanmış.  

Esas olarak en önemli gerçeklerin üzerine örten bir dava. Ne amacı olabilir bu kadar basit gerekçeden dolayı hakkımda dava açılması. Bilmiyorum belki de bu karmaşa bu kaos, iktidardaki bu kendini, ne yaptığını bilmezlik hali bizi gereğinden fazla anlam aramaya zorluyor. O nedenle mi acaba anlam bulmak için uğraşıyoruz. Çok emin değilim ama bunun anlamını bulmaya çalıştım. Yani böyle bir anı defterine dava açılıyor, bunun bir suç olduğu ifade ediliyor düşünün.

Bir dönemde işlenen suçların ve bir sürecin nasıl bozulduğunun üzerine örtmek amacıyla bizim hakkımızda ki bu tarz suçlamalar geliştiriyorlar. Yoksa ne yaptığını bilememekten başka ne yaptığını şaşırmaktan başka bir anlamı yoktur bu fezlekenin. Kaldı ki benim açımdan o kadar sıradan o kadar rutin bir şey ki taziye ziyareti. Bizde biliyorsunuz özel program dahilinde değildir. Düğün, cenaze bunlar halkın olağan yaşamsal etkinliklerdir, seremonileridir. Biz siyasetçilerin bunların her birinde olması gerekmektedir. Düğününe gidersin, cenazesine gidersin. En güzel gününde de orada olman gerekir, en kötü gününde de orada olman gerekir. Ve ben bir siyasetçi olarak zamanın, koşulların elverdiği her durumda bulduğum her boşlukta gittiğim kente sorarım taziye var mı, aile var mı. İl yöneticileri bana bilgi verir, milletvekillerim bana bilgi verir çıkarım giderim. Taziye varsa taziyeye, aile ziyareti varsa aileye, kurum ziyareti varsa onlara. Bu kapsamda yapılan ziyaretlerden birisinin savcılık soruşturması konusu olduğunu düşünemiyorum komik bir şey gerçekten. Bu soruşturmayı açan böyle bir fezlekeyi düzenleyenin komikliği. Yüzlerce taziyeye gidiyorum yani ve bu yüzlerce taziyenin yine bunun tıpkısının aynısının çok benzeri konuşmalar yapıyorum niye ille bundan açıyorsunuz. Gerçekten trajikomik bir şey, gittiğimi hatırlamıyorum bile. Ne yazık ki çok üzülerek söylüyorum ki gittiğimiz taziyelerin sayısını bile hatırlayamıyoruz. Ölüm ve ölüm acısı bizim yaşamımızın o kadar rutin, o kadar günlük bir parçası haline getirildi ki bunların her birisinin bizim yüzlerce konuşmamızı tahlil etmemiz, ayrıştırıp bunların hepsine hakim olmamız, bunları hatırlamamız bile mümkün değil. Ben dedim hatırlamadım ama sonuçta yazmışsınız doğrudur. Ne yazıyor okuyun bana dedim, okudu ne var bunda dedim. Birkaç cümleye dayanarak benim hakkımda bir fezlekeye dönüştürüldü. Ve fezlekenin içerisine bakıyorum 1-2 sayfalık iddianame içerisinde çok ilginç başka şeyler de söyleniyor. Taziye ziyaretine gitti Figen Yüksekdağ, hangi tarihte gittiği tespit edilemedi diyor. Hangi tarihte gittiği tespit edilemese de bu taziye ziyaretine gittiği örgüt flamalarının, bayraklarının önünde konuşma yaptığı ve taziye defterine de bunu yazdığı anlaşılmıştır. Konu ile ilgili ne bir ne bir iddia ne bir gündem var. 2018’de mi 2019 da mı? O defterdeki yazıyı görmüşler, aa demişler, hatırlamışlar. Hadi dönelim bakalım o zaman bu defteri yazmışsa taziyeye gitmiştir, taziyeye gitmişse konuşma yapmıştır, konuşma yapmışsa hem yazarak hem konuşarak suç işlemiştir. Bari biz bunu fezlekeye dönüştürelim demişler. Yani bu kadar komik bir giriş, gelişme ve sonuç. 

ÇÖZÜM SÜRECİNİ İSTEMEYENLER EL BİRLİĞİ İLE HAREKETE GEÇTİ 

Bu fezlekenin önü arkası usulen de mantıklı bir dayanağı yok. Ben bu nedenle bu fezleke üzerinden konuşmaktan ziyade bu fezlekenin hazırlandığı dönemdeki gerçekleri aydınlatmak istiyorum. Niye yaşandı bu ölüm? Bu ölümün yaşanmasının en temel nedeni 2014 döneminde Çözüm Sürecinin bitirilmesine yönelik provokasyonların yaşanması ile ilgilidir. 2014 dönemi 2013’te başlayan Çözüm Sürecinin hükümetle İmralı’da yaşanan görüşmelerin müzakere aşamasına geçmesinin tartışıldığı; ciddi demokratik reformlarla yeniden yapılanma hareketliliğinin, kalıcı bir barışın silahsızlanmayla, hem ateşkes sonucu silahsızlanmayla sonuçlanacak kalıcı bir barışın oluşturulma olasılığının en ciddi tartışıldığı; bunların planlarının projelerinin ortaya konulduğu dönemdi. Ve bunu boşa çıkarabilmek için bütün bölgedeki istihbarat yapıları da Türkiye’deki çözüm sürecini istemeyen bütün yapılar da elbirliği ile harekete geçmişti. 

BARIŞMAK HER ZAMAN KOLAY DEĞİLDİR 

6 – 8 Ekim sürecinde bizim gösterdiğimiz sorumluluk nedeniyle aslında provokasyon tutmadı. 6 – 8 Ekim sürecinde tamamen bu süreci kapatmak, çözüm masasına dağıtmak istiyorlardı. Onun arkasından daha başkaca gelişmeler yaşandı ve en son gelinen noktada 2014 Haziran’ında başka bir eşiğe gelinmiş olundu. 2014 Haziran’ında yapılan görüşmelerde vurgulanan en önemli nokta şuydu karşılıklı olarak; saygı duymak. Yani manevi olarak birbirini onarmak yani barışçıl bir çözüme hazırlık olarak algılayabilirsiniz. Barışabilmek için manevi anlamda birbirini anlamak, karşılıklı iyi niyet adımlarını atmak gerekir. Barışmak çünkü her zaman kolay bir şey değildir. Özellikle bu kadar kanın, ölümün araya girdiği, bu kadar ciddi ve derin bir sorunun yaşandığı coğrafyada barışmak çok kolay bir şey değildir. Her iki taraf için de kolay bir şey değildir. E o dönemde çok mantıklıydı barış için bir hazırlık yapılsın bu işin manevi, ahlaki karşılıklı değerleri gözeten siyasi ve insani nezaketi anlamına gelen bazı jestlerle, bazı karşılıklı adım atmalarla bu süreci yumuşatalım, hazırlayalım denen bir dönemdi. O dönemde karşılıklı adımlar atılmıştı, bunu görmezden gelemeyiz. Bizler de bu dönemde bu adımların sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için HDP olarak taraflardan birisi pozisyonunda sorumluluğumuzu üstlenip bu yaşanan krizi provokasyonları ortadan kaldırmaya çalışıyorduk. 

İşte tam da böyle bir dönemde mezarlıklara dönük bir harekat başlatılmıştı. Bir kalekol harekatı yani küçük karakollar diyebileceğimiz noktalardan bahsediyoruz, polis asker noktalarından bahsediyoruz. Bu polis asker noktalarının o dönemde yanılmıyorsam 376 kalekol yapılmasının kararı verildi ve ihaleye açıldı. Ve yapılmaya da başlandı. Bu ihaleler de zaten AKP’nin firmalarına verildi. Savaş siyaseti aynı zamanda bir ekonomi siyasetine dönüştürüldü, o da başka bir meseledir bizim açımızdan. O dönemde yapılan kalekollara karşı Lice’de demokratik direniş eylemleri başladı. Halk sokağa çıkıyordu, çadır kuruyordu yürüyüşler o kalekolların bulunduğu inşaatların olduğu noktalara gidiyordu bir talebi şuydu; “Barış sürecindeyiz siz bu kalekolları yaparak asker ve polisle bizi karşı karşıya getirerek gerilimi öfkeye kışkırtıyorsunuz. Yapmayın bunu”. Halkın talepleri buydu. Bakın bu çok gerçek bir şey. Bizim mesela çok içinden ve gerçekten tanık olduğumuz bir şey yani can yanmış herkesi ne kadar yakın hale getirirsen özellikle de işte askeri polisi halkın yaylasına, mezrasına köyüne, kırsal alanına çok çok geniş bir alan bu o temas alanını ne kadar arttırırsan çatışma, halkla çatışma gerilim ihtimali de yükselir. İki karşı kuvvetin gerilla ile askerin karşı karşıya kalmak ihtimali o kadar yükselir. O dönem hatırlarsanız şu geri çekilme sürecinin yaşandığı bir dönemdi. 

HDP’NİN MÜDAHALESİ İLE LİCE’DEKİ PROVOKASYONLAR BOŞA ÇIKARILDI

Tabii 2014’te ilk defa hendekler açıldı ve barikatlar kuruldu. Bu halk eylemleri aynı zamanda hendekler ve barikatlar ile bir hareket gelişmiş oldu. O kitle eylemleri, yürüyüşler esnasında halka ateş açıldı ve 2 kişi yaşamını kaybetti. Ben o dönem henüz HDP Eş Genel Başkanı değildim, Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı olarak HDP’nin aldığı karar doğrultusunda Lice’ye gittim. HDP o dönem Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü eş genel başkanlığında, grup toplantısını yaşanan sorunu çözmek amacıyla Lice’de yapma kararı almıştı ve tüm HDP bileşeni siyasi partiler ve kurum temsilcilerine de dayanışma ve birliktelik çağrısı yapmıştı. Ben de o amaçla gittim oraya ve orada eşbaşkanların yaptığı konuşmalar ve HDP’nin grup toplantısı vesilesiyle iki cenazeye rağmen halkın öfkesi çok haklı ve canlı olmasına rağmen HDP’nin müdahalesi ile o provokasyon boşa çıkarıldı. Lice’de o dönem çok daha ağır, çok daha büyük bir süreç yaşanabilirdi. Çok daha büyük olaylar gelişebilirdi. Grup toplantısının yapılmasının temel mantığı da buydu. Halka çağrı yapıldı, gençlere çağrı yapıldı, “Bakın süreç çözüm sürecidir, masadan kalkan biz olmayacağız. Bu çözüm süreci kolay olmayacak, zorluklarla dolu olacak. Yaptığınız demokratik eylemler, etkinlikler amacına ulaşmıştır” dendi ve halk sorumluluğa, sağduyuya, çözüme davet edildi. Bunun arkasından hendekler kaldırıldı, barikatlar kapatıldı. 

MEZARLIKLARA DÖNÜK SALDIRI BU HALKIN SİNİR UÇLARINA YÖNELİKTİ

Geliyorum benim fezlekeyle ilgili olan kısmına. Biz bu sorunu çözdüğümüzü düşünürken, bu sorunu iyi niyetle çözdüğümüze inanırken – elbette daha büyük facialar yaşandı – yine aynı yerde Lice’de bu sefer mezarlara yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Yine bu dönemde hükümetle yapılan görüşmeler kapsamında mezarlıktaki Mahsum Korkmaz heykelinin kalıp kalmaması görüşmeleri devam ediyordu. Bir heykel yapıldı ve bu hükümet heykelin kaldırılmasını istiyordu. Onu yapan halk inisiyatifi kalmasını istiyordu. Bunun ortaya çıkardığı gerilim kayda değerdi ve o sorunu çözmek için iki eş genel başkan olarak bu konu bizim gündemimize geldi ve bu konunun sağlıklı ve çatışmaya yol açmadan çözülebilmesi için yine biz inisiyatif aldık. Yani polisi, jandarmayı devreye sokmayın bu sorunu biz çözeceğiz dedi. HDP’nin siyaseti şuydu. Önemli olan o zemini korumak. Önceliğimiz barış ve müzakere zeminini korumaktı. Tam inisiyatif aldığımız ve çözebileceğimiz noktada heykeli yıkma bahanesiyle mezarlık tahrip edildi. Ateş açıldı ilk tahribat da o zaman yaşandı. Bu halkın sinir uçlarına yönelik saldırıydı mezarlıklara dönük saldırı. Ve o dönem yetişemedik cenaze törenine Metin Taşkın isimli yurttaş da orada yaşamını kaybetmiş, şehadete ulaşmıştır. Mezarlıklara yönelik operasyon girişimini engellemeye çalışırken, mezarlığı korumaya çalışırken yüzlerce insan bölgeye gidiyor ve o bölgedeki yüzlerce insandan birisi Metin Taşkın. Metin Taşkın’ın kim olduğu ortada, anlatmaya ihtiyaç yok. Lice’nin çocuğu, orada çalışan işinde gücünde ailesinde. Ama Kürt olduğunun bilincinde, haklarının bilincinde. Bu ülkenin bir Kürt yurttaşı olarak o haklara ve manevi değerlere saygı isteyen bir insan. Değerli bir insan o ve yaşamını yitirdi. Ben cenazesine yetişemedim. Diyarbakır’a başka bir program vesilesiyle gittiğimde taziyesine gittim. Mesele bundan ibarettir. 

CENAZELERE SALDIRILARA KARŞI SÖYLEDİĞİM HİÇBİR SÖZ YARGILANAMAZ

O dönem içinde halkımızın kutsallarına karşı, mezarlıklarına karşı, ölüsüne cenazesine karşı girişilen bir saldırganlık karşısında bir demokratik savunmadır benim kullandığım her söz. Eleştirilen her eylem her yürüyüş her basın açıklaması. Bir insanlık savunmasıdır. Kimse kusura bakmasın bunu hiçbir mahkeme yargılayamaz. Bu insanlık değerleri kapsamındadır çünkü. Yani yargıladığını, ceza verdiğini düşünürsün ama bana göre hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur. O dönemde bir kısır döngü başlatıldı Lice’deki o mezarlığa dönük operasyondan sonra. Arka arkaya özellikle ablukalar sokağa çıkma yasakları döneminde Bitlis’te, Varto’da, Hakkari’de, Diyarbakır’da, Nusaybin’de yüzlerce mezarlık bombalandı. Hem mezar taşları tahrip edildi hem de cenazeler çıkarıldı. Bakın Garzan Mezarlığında 300’ün üzerinde cenaze çıkarıldı. 

BİZİM ÖDEYEMEYECEĞİMİZ EN BÜYÜK BEDEL, VERDİĞİMİZ SÖZÜ TUTAMAMAKTIR

Tam bir insanlık trajedisi. Tam bir insanlık ayıbı yaşanıyor bugün hala. O mezarlıklarda cenazesi çıkarılan 300’den fazla insanın kemikleri adli tıbba götürüldü. Aileler yıllar önce ölmüş evlatlarının kemiklerine ulaşmak için mücadele ediyor. Kemiklerini alamıyor. Defnedilmiş cenazeler mezardan çıkarılıyor başka bir yere götürülüyor. Ailesi nereye götürüldüğünü bilmiyor. En yakın örneğini sayın Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinde yaşadık. Ankara’da defnedilen annesinin cenazesi topraktan çıkarıldı ve memleketi Dersim’e götürüldü. Böylesine bir insanlık dışı tablo oluştu o dönemde. Dediğim gibi bu fezlekede ifade edilen şeylerin bir önemi ve karşılığı yoktur. Esas önemli olan bizi biz yapan değerlerdir, bizi insan yapan değerlerdir. İster karşıt, ister hasım, ister düşman olalım bizi biz yapan değerlerden kopmamaktır. Bugün ne yazık ki görüyorum ki bu en asgari değerleri savunmak bile büyük bir emek, cefa ve bedel gerektiriyor. Ama biz bu bedeli öderiz. Çünkü bizim ödemekten sakınacağımız en büyük bedel bu memleketin özgür, kendine inanan halkına karşı haklı olmaktan çıkmaktır. Bizim ödeyemeyeceğimiz en büyük bedel, verdiğimiz sözü insanlık değerlerini büyütme ve yüceltme, büyük insanlığı geleceğe taşıran sözünü tutamamaktadır. Biz bu bedeli ödememekten korkarız sadece o nedenle bu fezlekenin de hükmü yoktur. Bizim cephemizde karşılığı yoktur. 

ZULMÜN GÖZLERİNE BAKTIK, GÖRDÜK, YENDİK, YİNE YENERİZ

Son olarak şunu söylemek isterim. Tutuklandığım ilk gün yine bu mahkemenin duruşmasına çıktığımda şunu söylemiştim: Ben buraya yargılanmaya değil zulmün gözlerinin içine bakmaya geldim demiştim. Aradan 3 yıl geçti zulüm hala aynı zulüm. Daha da katmerleniyor. Benim sözüm yine şu. Bütün milyonlar adına benim şahsımda, bizim şahsımızda yargılandığı sanılan bütün milyonlar adına son söz olarak şunu ifade ediyorum: Zulmün gözlerine baktık, gördük, yendik, yine yeneriz. Zulmün gözlerine baktığımda ben bu zulmün devamını görmüyorum. Zulmedenlerin korkusunu görüyorum. Ve bizim haklılığımızı görüyorum. Haklılığımızı ve özgüvenimizi koruduğumuz müddetçe içimiz rahat savunduğumuz değerlere ve halkımıza verdiğimiz sözlere sadık kalacağımıza yürekten inanıyorum. Herkesi saygıyla selamlıyorum.

SAVUNMAMIN BÜTÜNÜ BOYUNCA HAKİKATE SADIK KALDIM

Yüksekdağ, avukatların savunmaları ardından tekrar söz aldı. Yüksekdağ şöyle konuştu:

Bugün benim de yargılandığım davanın tamamen siyasi iktidarın el koyduğu bir dava olduğunu düşünüyorum. Konuşmamda bu kadar vurgulu olarak ifade etmedim ama bugün benim bu davadan tahliye olup olmamam arasında hiçbir fark yok. Aslında bu mahkemenin vereceği karar, avukatların ifade ettiği gibi, buradaki yargı ve savunma iradesi hükümsüz kalmıştır. Ben bu dosyadan tek bir şey istiyorum. Gerçeğe sadakat, hakikate sadakat. Ben savunmamın bütünü boyunca bu hakikate sadık kalmaya çalıştım. Yargılamamın bütünü bakımından heyetinizden tek beklentim ne tahliye ne başka bir şeydir. Bizim hakkımızda yürütülen davaların ne anlama geldiğini biliyoruz, bunlar bizim için siyasi hesaplaşma platformlarıdır, davaların her birisi. Gerçeğe ve hakikate sadakat her şeyin ötesindedir ve bir takım kriterlerin, hukukun omurgasının ayakta tutulabilmesi için korunması ve muhafaza edilmesi gerekiyor. 

İRADEMİZE VE HALKIMIZA GÜVENİYORUZ, TAHLİYE TALEBİM YOKTUR

SEGBİS’le katıldım duruşmaya. Bir sohbet, şifahi bir paylaşım olarak geçti. Ama siz heyetle kurduğumuz ilişkide açıklığa ve doğrudanlığa dayanıyoruz. Siz de bu zamana kadar böyle davrandınız, ben de şeffaflık üzerine kurdum ilişkiyi. Şifahen yaptığımız konuşma da bu duruşma öncesinde mütalaanın verilmediği ve verilmeyeceği üzerinedir. Ben o nedenle avukatlarımın çıkardığı sonucun yanlış bir sonuç olmadığını beyan etmek üzerine söz aldım. Bundan sonraki aşamada da bu hususların açığa çıkması, hakikatlerle Türkiye toplumunun yüzleşmesi bakımından sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi, yürütülmesi gerekmektedir. Ha bir tutukluluk ha iki tutukluluk. Biz hüküm de yatarız, iki tutukluluk saldırısıyla da karşı karşıya kalırız. Bunların her birini göğüsleyecek gücümüz kuvvetimiz var çok şükür. İrademize ve halkımıza güveniyoruz. Benim özel bir tahliye talebim yoktur. 

SİYASİ İKTİDAR DERHAL BÜTÜN MAHKEMELERDEN ELİNİ ÇEKMELİDİR

Ama bir çağrım var. Siyasi iktidar derhal bütün mahkemelerden, bilhassa, bizlerin yargılandığı mahkemelerden elini çekmelidir. Bu yargılamaların her biri dönecektir. Unutulup gitmeyecektir. Yaşanan her şey yaşandı bitti denmeyecektir. Bu memlekette neler yaşandı. Her birisi hem siyasi hem de hukuki, yargısal düzeyde krizler olarak karşımıza çıktı. Siyasi iktidar elini mahkemeler üzerinden çekmelidir. Bütün mahkeme heyetleri o hukukun savunulması için kendi iradesini hakim kılmalıdır. Cesur ve kararlı davranmalıdır. Açık siyasi talimatların güdümünde ve onun doğrultusunda işleyen yargı mekanizmasını ne yargı kurumu ne Türkiye halkları hak ediyor.

YARGI PAKETİNDE OLMAYAN ADALETİ HEP BİRLİKTE ARAYACAĞIZ, BULACAĞIZ

Bizi bu utançtan kurtarmak için çok şey yapamazsanız bile çok kritik şeyler yapabilirsiniz. Bu açmazdan çıkmamızın yolu elbette siyasi süreçten geçiyor. Sorumluluğu sizin üzerinize atmaya hakkımız yok. Bu tip krizleri siyaset çözer. Yargı reformu diye gündeme getirdikleri paketin içerisinde çıka çıka avukatlara pasaport çıktı. Avukatlar üzerine alınmasın, gözümüz yok, güle güle kullansınlar. Ama o pakette bir de adalet olması gerekiyordu. Bu adaleti hep birlikte arayacağız bulacağız, çıkaracağız.

(etha)

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑