fbpx

Almanya

Published on Mayıs 11th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

Sosyal devletin Almanya serüveni: İnsanı çözdük, maymunu ne yapmalı? – Tevfik Taş

Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da kapitalist üretim ilişkilerini çözümlerken, kullandığı bir yöntemsel analoji ile büyük ilgi toplamıştı. Çok haklı gerekçeler ile Katkı’nın kendisi kadar, Önsöz’ü de en çok ilgi çeken kaynaklar arasına girmişti.

Marks, çözümleme yöntemi olarak bugünün anlaşılmasının dünün çözülmesinin anahtarı olduğunu ima eder: ”İnsanın anatomisinin anahtarı maymunun anatomisidir. Alt gruplardaki hayvan çeşitlerinin özelliklerinin belirginleşmesinin önkoşulu, yüksek olanın biliniyor olmasıdır.1

Her ne kadar Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, 1858 Ağustosu’nda yazılmaya başlanıp, 1859 Ocak ayında yayımlanmış ise de, insan-maymun eğretilemesinde Darwin’in çığır açan Türlerin Kökeni yapıtının etkisini taşıdığı biliniyor.

Evrim biyolojisinin bu başyapıtının temel önermesi, kitap Kasım 1859’da yayımlanmadan önce, İngiliz düşün dünyasında hiç bilinmeyen bir yere sahip değildi. Bilim, düşün ve teknoloji dünyasında büyük sıçramaların gerçekleştiği 19. yüzyılın ikinci yarısında, yöntemsel etkileşimin kaçınılmazlığı aşikârdır.

Almanya’da sosyal devletin hikayesini tartışmak, doğası gereği, Türkiye’yi tartışmaktır da aynı zamanda. Marks’ın Darwin çağrışımlı insan-maymun eğretilemesini bir başka bağlama yerleştirmekte sakınca yoktur.

Almanya, Türkiye’yi ve bu ülkeye ait sorun ve çözüm öbeklerini tanımada bize yardımcı olabilir mi?

Korona vesilesiyle ayarsızca örnek gösterilen Almanya’da kurumlar iddia edildiği gibi ”partiler üstü”, ”siyaset üstü” müdür? Almanya’da ”devleti, siyasiler yönetir. Bilimi, bilim insanları” mı?2 Almanya’da güçler ayrılığı mitinin karşılığı var mıdır?

”Almanya’da sağlık politikaları hükümetlerden bağımsız” mıdır?

Almanya ”özelleştirme şehveti”ne katılmamış mıdır?

Bu verilere bakmadan önce, bu verileri ortaya atıp, ”sosyal medya fenomeni” olmaya yelken açan Türkiye entelijensiyasının popüler örneklerinden birinin genel profiline bakmakta yarar olabilir.

* * *

Örnek olsun: Osmanlı-Türk aydınının Batı ile kurduğu ilişkide iki boyutlu başat unsur çok tanıdıktır: Aşağılık kompleksi ve sınıf siyasetinin değişik veçhelerinde ‘yenilenlerin yenenleri taklit etmesi’ genel kuralı…

III.  Selim – XVI. Louis ilişkisinde, Osmanlı açısından son dönemlerinde küffar karşısında askeri teknoloji başlığında nal toplayan bir ruh hali egemendi. 1789 Devrimi geldi de mektuplaşmalar kesildi. XVI. Louis, giyotine giderken, III. Selim korktu ve yapmayı planladığı reformları askıya aldı. Tarihin akışı durmamış, II. Mahmut devletin gereksinim duyduğu reformları hayata geçirme konusunda risk alarak, (istemeden de olsa) kapitalizmin Osmanlı’da gelişimine alan açmanın adımlarını atmıştı.

Tarihin tekerleği dönmeye devam etmiş, Osmanlıcılık, Batıcılık ve Sosyalizm başlıklarında ayrışan Osmanlı-Türk düşün dünyası, geleneksel aydın bunalımı ile sürgit bir yönelime girmiştir.

Osmanlıcılık/İslamcılık çizgisindeki münevverler, tarihin hiçbir evresinde sömürgecilik karşıtı olmadıkları gibi, fetihçiliğe övgü düzdükleri oranda cülûsiyeleri artmıştır. Sözü geçen münevverler toplamının Batı ile kurdukları ilişkide eklektizm ve ikiyüzlülük vazgeçilmez siyasi diplomasi geleneği olarak kuşaklar boyu aktarılarak, devam etmiştir. Cari örneği, AKP’dir.

“Batı’nın teknolojisi iyidir, alalım. Ancak kültürü, yaşam tarzı dışarıda kalmalı” görüşü, hakim bakış olarak kalmıştır.

Öte yanda kapitalizmin ufkunu aşamayan burjuvazi ve aydını, Batı ile kurduğu ilişkide daha az seçmeci, daha toptancı davranmaktan kendini alamamıştır. Batı’nın kapitalizmi, emperyalizmi onları ilgilendirmiyor; Batı onlar için ulaşılması gereken ulvi hedef, iyilik ve güzellikler mekânıdır.

İslamcı/Osmanlıcı münevverlerin seçeneği değil ama karşı kutbunu temsil eden aydın tipolojisinin, Batıcılığın ete kemiğe bürünmüş sureti, Almanya muhipliği olarak kodlanabilecek olan Yılmaz Özdil örneğine bakalım.

Yılmaz Özdil’in ”özelleştirme şehveti” diye kerhen eleştirel göründüğü kavrama ve verilerine bakmakta yarar var. Özdil’e göre, Almanya İtalya gibi ”özelleştirme şehvetine” kendini kaptırmadı: ”Hastanelerin yüzde 80’den fazlası bizzat devletin.”

Öyle mi?

Alman hastanelerinin yüzde kaçı devlete ait?

Almanya’da üç farklı hastane gruplaması ve oranlar (2011 yılı itibari ile):

• Devlet (staatlich/öffentlich): %30,4

• Özel (privat):  %33,4

• Kamusal yarar amaçlı/özel (Freigemeinützigen / kilise ve vakıflar üzerinden):  %36,53

Aşağıdaki kaynakta da belirtik olduğu üzere, tıp haberleri muhabiri ve kimyager Ingrid Müller, Alman sağlık sisteminde ”özelleştirmenin genel eğilim olduğu”na işaret ediyor.

Ingrid Müller’in 2011 yılı verilerini yeterli bulmayanlara daha resmi bir kaynaktan yararlanmaları önerilebilir.

Federal Almanya Resmi İstatistik Dairesi STATISCHTISES BUNDESAMT’ın verilerine göre 1991 ile 2017 yılları arasında devletin sağlık hizmetlerindeki payı %46’dan %28,8’e gerilerken, özel hastanelerin oranı %14,8’den %37,1’e yükseldi.

Kaldı ki, ”iki sınıflı sağlık sistemi”ni hayata geçiren Almanya’nın, sözü geçen yıllar içinde devlet hastanelerinde özel sigorta sahipleri için ayırdığı yatak oranı %18,7’ye ulaştı.4 

Almanya’da devletin hastanelerin ”% 80’inden fazlası”na sahip olduğu iddiası Yılma Özdil’in kanıttan yoksun tarafgirliği olarak okunmalıdır. Zira sözü geçen oran 2017 yılı resmi verileri esas alındığında görüleceği gibi, ”%80’den fazla” değil, yalnızca %28,8’dir!

Bir başka ifadeyle, Alman hastanelerinde özelin payı %71,2’dir. Bu oranların geçen 6 yıl içerisinde özelleşme lehinde %1,3 artış gösterdiğini belirtmenin de, bir eğilimi saptamak açısından yararı var.

Hastane Donanımı: Yatak Sayısı ve Hasta Hareketliliği

2005 yılı için düzenlenmiş değerler içinde yeni doğmuş sağlıklı bebekler dahildir (bir defalık):


Hastaneler Çizelgesi: Donanım ve Hasta Hareketliliği

Alman hastanelerinin özelleştirilmesinde ADC engeli vardı

Yukarıdaki istatistiki verilerde belirtik olduğu üzere, Federal Alman sağlık sisteminde mihenk taşı 1991 yılıdır.

Bu yıl, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Federal Almanya tarafından ilhak edildiği yılın hemen sonrasına denk gelir. 1966’da nüfusu 16 milyon daha az olmasına karşın 3636 hastanesi olan ve sağlık hizmetlerinde (henüz sektörleşmemiş) bir Batı var iken, karşıdevrimin hemen sonrasında, üstelik nüfusu 65 milyondan 81 milyona çıkmış bir ülkede; özelleştirmelerin önünü açmak için devlet hastanelerini kapatma ya da özelleştirme adı verilen yağmaya açma kararı alınıyor.  Bu, İtalya’daki ”özelleştirme şehveti”nden bile erken alınmış bir karardır.

Federal Almanya’da bir dönem stratejik nedenlerle uygulama alanı bulmuş ”sosyal devlet”in tasfiyesi, onu zorunlu kılan gerekçelerden en önemlisi ortadan kalkınca (SSCB ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin varlığı) hiç zaman yitirmeden harekete geçildi.

Yılmaz Özdil’in görmezden geldiği noktalardan biri de budur.

Sağlık hizmetlerinden sağlık sektörüne geçişin en kritik halkası bu tarihsel moment olmuştur.

Buna rağmen, nasıl olmuş da Özdil’in yazısında yer alan ”Almanya, Japonya’dan sonra dünyanın en büyük tıbbi cihaz üreticisi”  konumuna ulaşmıştır?

İkinci Dünya Savaşı’nın kaybeden iki emperyalist ülkesinin insan sağlığıyla ilgili bir ürün grubunda yakın rekabette olması anlamlıdır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin basıncını üzerinde hisseden bu iki ülkenin, savaş sonrası dönemde siyasi yazgılarıyla ilgili ilginç benzerlikler vardı.

Pay alma savaşında emperyalist ülkeler piramidinden aşağı düşen bu devletler, militarizm ”hak”larından mahrum bırakılmış olarak ceza aldılar. Ancak bu ceza, Soğuk Savaş yıllarında avantaja dönüşerek, militarizm dışı sektörlere yönelmelerine olanak sağladı.

En gelişkin silahları üreten ABD, korona krizinde solunum cihazı üretmeyi akıl etmemiş ülke olarak suç üstü yakalanmışken, Alman ve Japon emperyalizmleri halkçı, kamucu, barışçıl nitelikleriyle değil, tam da burada betimlenen tarihsel gelişimin ürünü olarak sözü geçen ”barışçıl sektörlere” yönelmek zorunda kaldılar.

Özdil, Alman hastanelerinin kamu oranı konusunda çarpıtma yoluna giderken, Almanya/Japonya emperyalizmlerinin ”tıbbi malzeme üretme kapasiteleri” konusunda da okurlarını yanıltmayı tercih ediyor.

Ölçülü özelleştirmecilik taraftarı Özdil, barışçıl/kamucu emperyalizm başlığında da ne oranda düzen sözcüsü başyazarı olduğunu kanıtlamış oldu.

Sosyal devleti kuranlar ve tasfiye edenler

Modern devletin sosyal devlet nosyonu kazanması üzerine açılacak her başlık, ”bütün sosyal genelgelerin anası” sayılan Rerum Novarum’u anmadan olmaz.

19 yüzyılın merkantalizminden çıkışta gündeme gelen ve tarihe ”İşçi Papa” olarak kayıt geçen 15 Mayıs 1891 tarihli Papalık genelgesi, Papa XIII. Leo tarafından paylaşılmıştı.

Biriken toplumsal basıncı hafifletme amacı günden Rerum Novarum işçiye “daha fazla tevekkül”, patrona “kesesinin ağzını biraz açma”, devlete de “kamusal müdahalede elini korkak alıştırmama”  tavsiyesinde bulunmadan öte bir anlamı taşımıyordu.

Papalık, sermaye düzeninin her kriz döneminde imdada koşarak, isyan dinamiklerinin kapağını kapatmaya çalıştı. 29 Krizi’nden kısa bir süre sonra yine Papalık devreye girmiş, ”Quadragesimo Anno” (15 Mayıs 1931) genelgesini dolaşıma sokmuştu. İşçi Papa lakaplı Papa XIII. Leo’nun izini takip eden faşizm hayranı Papa XV. Pius, yine taraflara paye dağıtarak, emekçilere tevekkül üfürdü.

Papa XIII. Leo’ya en fazla kulak asan Prusya’nın muktedir Reich Kanzleri Otto von Bismarck’dı. 1880’lerin başında emeklilik, iş kazası ve sağlık sigortası konusunda yasalar çıkarttı. Amaç, yükselen işçi sınıfı hareketinin önünü kesmekti.

Bismarck, bir elini şefkatle açarken, diğer elini yumruk yaparak sosyalistlerin başından şiddeti eksik etmedi. Stratejisinde başarısız olduğu söylenemez.

Papalık’ın (Vatikan) sosyal devlete ilişkin ikinci dereceden manevi girdilerini bir yana bırakırsak, asıl sosyal devlet çabalarının İkinci Savaş sonrasına sarktığını saptayabiliyoruz.

Sosyal devletin laboratuvarı olarak Almanya

”Alman Keynes” Ludwig Erhard’ın ”ekonomi mucizesi” (Wirtschaftswunder), istihdamın artırılması ve tüketimin kamçılanması üzerine kurulurken, tüketim kalemi başlığında araba/tatil/fotoğraf makinesine odaklanıldı.

Güneşi az Almaya dünyaya turist ihraç eden ülke haline geldi. Käfer’ler halk aracı (Volkswagen) olarak seri üretime geçti. Ve fotoğraf makinesi edinmeyen bir tek Alman turist kalmadı.

Freiburg Okulu’nun bu Nazi artığı ordoliberali, iki dezavantajı avantaja çevirmeyi başardığı için ”Alman Keynes” ünvanını aldı.

İkinci Savaş’tan sonra Almanya’nın bir süre militarizme kapalı tutulması, askeri teknoloji dışındaki alanlara yatırım yapılmasına olanak tanıdı.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde eğitim ve sağlığın ücretsiz olması, iş hakkının devlet güvencesinde kalması Federal Almanya’yı zora sokuyordu.

Batı’daki emekçiler, ”16 milyonluk Doğu bunca sosyal güvenceyi sağlayabiliyorken, 60 küsur milyonluk Batı neden yapamıyor?” diye soruyordu.

Amerikan emperyalizminin savaş sonrası Almanya’daki altın çocuğu Konrad Adenauer, Keynesyenci istihdam politikalarına açık değildi. Ludwig Erhard ile sık sık sert tartışmalara giren bu iki burjuvazi hizmetkârından Adenauer’in görevi bırakması ile 16 Ekim 1963’de başbakan seçilen Erhard, 1957’de kaleme aldığı Herkes İçin Refah5 kitabını, yeni sosyo-iktisat siyaseti olarak dolaşıma sokmak için kolları sıvadı.

Freiburg Okulu’nun Nazi döneminden kalma ordoliberali Erhard’ın ”olabildiği kadar az devlet, gerektiği kadar sosyallik”6 olarak özetlenebilecek programı, başbakanlığı bıraktığı 1966’dan sonra Kurt Georg Kiesinger tarafından devam ettirildi.

Bu ”sosyal devletçi” uygulamaların kesintiye uğrayarak neoliberal yönelime girilmesi, ADC’nin 90’lı yılların başında ilhakı ile başladı. Ve sosyal demokrat SPD’nin emek düşmanı militan sermayeseverliği ile tasfiye sürecine tabi tutuldu. Bu sürecin tayin edici programı SPD’li Şansölye Gerhard Schröder zamanında hayata geçirildi.7

Batı Almanya için eğitimli ama ucuz işgücü olarak işlev gören Alman Demokratik Cumhuriyeti yurttaşlarının özendirilerek Batıya geçişi, 13 Ağustos 1961’de antifaşist Berlin Duvarı’nın örülmesi ile kesilince; program erkene çekmek zorunda kalındı.

Alman büyük burjuvazisinin Keynesyenci fraksiyonu, Adenauer’ın zamanının geçtiğine karar vererek Erhard’ı Şansölye olarak göreve çağırdı.

1961’de Berlin Duvarı’nın çekilmesi, Batı Almanya’nın Soğuk Savaş döneminde 70’li yılların sonuna kadar emperyalist/kapitalist cephenin model/merkez üssü olması, Erhard’ın ”sosyal devletçi” siyaseti olmadan eksik kalacaktı.

Burjuvazinin Sağ’ı kurdu, Sol’u yıktı

İlginçtir, kapitalizmde ”sosyal devlet” ya da daha eski adı ile ”refah devleti” uygulamalarını hayata geçirenler burjuvazinin sağ olarak işaretlenmiş siyasetçileri ya da siyasi partileri oldu. Ancak bu siyasi/iktisadi açılımların tasfiyesi sosyal demokratlara ihale edildi.

İspanya’da Franko döneminden kalan devletin piyasaya müdahalesi sosyal demokrat Gonzales döneminde mümkün olmuştu.

Soares, Portekiz’de emek piyasasını düzenleyen yasalarda yumuşama yapmış, işten çıkışlara kolaylık tanımıştı.

Yunanistan’da Papandreou, kamu işletmelerinde grev hakkına darbe vurdu.

Fransa’da Mitterrand, bazı bankaları göstermelik kamulaştırma hamlesinin “arzu edilen” başarısızlığından sonra sol adını bir daha ağzına almadı.

Sağ/muhafazakâr hükümetlerin cesaret edemediği her şeye el atan sosyal demokrat iktidarlar, sermayenin sol görünümlü cellatları olarak rol üstendiler.

Portekiz’in muhafazakâr eski başbakanı Balsemao, ”Benim asla cesaret edemeyeceğim şeyleri yapıyorlar’8 diyerek sermayeye hizmette sosyal demokrasi ile aynı safta olduklarını; ancak sosyal demokratların daha pervasız davrandıklarını itiraf etmekten kendini alamamıştı.

Sosyal demokrat Soares, ”Realizm her şeyin üzerindedir” diyerek sermaye severliğini meşrulaştırmaya çalışıyordu. 1983’de Fransa’daki sosyal demokrat hükümetin cumhurbaşkanlığı sözcülüğünü yapan Max Gallo, ”Bugün sosyalizmi karakterize eden realizmdir9 diyerek, emek düşmanı konumlanışlarını gerçekçilik olarak pazarlamıştı.

Sosyal demokrasi: Kurucu mu, tasfiye edici mi?

Immanuell Wallerstein, ”Tüm Avrupa için model olmuş, en büyük atılımlar, iki aydınlanmış muhafazakârın, Disraeli ve Bismarck’ın eseriydi’10 görüşünü ileri sürer. Ve ekler: ”Kuşkusuz aydınlanmış muhafazakârlar bu sıçramayı sosyalist baskı altında yapmışlardı.”

Bu saptama, sosyal demokrasinin sermayenin kurucu değil, tasfiyeci ekibi içinde yer aldığı önermemiz ile oydaşlık içindedir.

Sağ ile sol arasındaki tarihsel antagonizmi ısrarla inkâr eden bu tarihçi/filozof, ”üç ideolojinin ortaklığı” kavramlaştırmasında sosyalizmi sağ pota içinde eritmeye kalkar. Wallerstein’in iflah olmaz açmazı buradadır.

Muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm Wallerstein’a göre bir ve aynı şeydir. “Devlete karşı toplum” kategorisi ile hareket eden Wallerstein’ın, bu pek çok kez yinelenmiş liberal önermeyi ileri sürerken, utangaç liberal olduğunun ayrımında olmamasını kayıt altına almakta fayda var.

Wallerstein’ın ”teknoloji modernliği” ile ”özgürleşme modernliği” ayırımı, modernizm ile, onun sonrası değil inkârı olan post-modernizm kavramları arasındaki fark kadar yapaydır.

19. yüzyıl kavramı olarak ortaya çıkan ”refah devleti” söylemi ile 20. yüzyıl kavramı olarak dolaşıma sürülen ”sosyal devlet” arasındaki fark ve ortaklıklar şu başlıklarda toplanabilir: Refah devleti söyleminde genel oy hakkı, yönetimde temsil ve artık değerden emekçi sınıflara sus payı ayrılması genel karakteristik olarak öne çıkarken; sosyal devlet söyleminde sosyalizmin bağımsız ve güçlü bir siyasi aktör olarak dünya siyasetinde alan kaplamasının yarattığı baskı belirgin olarak görülmektedir.

Bismarck’ın 1880’li yıllarda yukarıdan aşağı reformlar şeklinde ortaya çıkan düzeni tahkim araçları, Ekim Devrimi ile ödünlerine devam etmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ortaya çıkan siyasi tabloda Sovyetler Birliği’nin karşı konulmaz ”dış basıncı” ile sosyal devletçi reformlara zorunlu kalınmıştı.

Sosyal devleti belirleyen parametrelerde 1929 Büyük Krizi’ni es geçmeden, istihdam ve tüketimi kamçılama odaklı konjonktürü hatırlamakta fayda var. Refah devleti söylemi kapitalizmin tekelci aşamasından hemen öncesine tekabül ederken, sosyal devlet retoriği tekelci dönemin ikinci yarısında sistemin çıkmazı ile at başı giden ödünler silsilesi olarak şekillenmiştir.

Kalkınma stratejilerinin, merkez ülkelerin hatırı sayılır üniversitelerinde yeni entelektüel toparlayıcı tema olarak yükselmesi; İkinci Savaş sonrasına denk gelir. 1929 Krizi kapitalist devletleri kırıp geçirmiş, yüksek işsizlik ve önü alınamaz iflaslar karşısında SSCB’nin hızlı sanayileşmesi ve sıfır işsizliği ilgi odağı haline gelmişti.

Düzen içi çözüm aramanın ilacının Marks’ta olacağına dair ilk ciddi ilginin, 29 Krizi’nden sonra ortaya çıkması11 ve bu ilginin 2008 krizinden sonra yeniden depreşmesi dikkate değerdir.

Düzen elitlerinin üretildiği üniversitelerde “hangi sınıfın kamusal gücü olarak devlet” tartışmasına girilmeden, 1929 krizi ile bir kez daha ”devlet” itibar kazanmıştı. Verili zımni konsensus, kamusal gücün (devlet) egemen sınıfın alt sınıflar lehine kimi tavizler vererek, denetlenip kullanılması ile geçici de olsa karara bağlanmıştı.

Ete kemiğe bürünmüş sosyalizm (reel sosyalizm) kapitalizmin öz terbiyesinde dolaylı bir basınç unsuru ve düzen içi reformların ilham kaynağı olarak işlev görmüştü.

Sosyal devlet bir ömür uzatma stratejisidir

Bu bağlamda şu önermeyi ileri sürmekte sakınca yoktur: Sosyal devlet retoriği, bir ömür uzatma stratejisidir! 

Bir toplumsal formasyon olarak kapitalist/emperyalist sistem; gelecek vadetmeyen, oyun kurucu niteliğini yitirmiş, kurucu/motive edici hiçbir önermesi olmayan bir köhne düzen olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Oysa geleceği olmayan, bugününü idare ederek ve yıkıp yenisini kuramayarak ayakta kalmaya çalışan sermaye diktatörlüğü karşısında, sosyalizm dipdiri bir gücü temsil ediyor.

İnsanlığın toplumsal kurtuluşunu temsil eden komünizm, ön dönüşümlerin siyasal devrim olmaksızın ilerleyemeyeceği bir ara kilitlenme sürecine doğru yol alıyor.

Bir yanda, geleceği tasavvur programından yoksun, ömrünü uzatmaktan başka stratejisi olmayan, elinde avucundakini tüketmiş, asalak sınıf olarak burjuvazi durmaktadır.

Diğer yanda, yüz elli yıllık işçi sınıfı birikimini ve 70 yıllık iktidar deneyimini arkasına alan, bir bütün olarak insanlığın geleceğine dönük zengin kurucu değerleri olan bir sosyalizm programı duruyor.

* * *

Alman sosyal devlet söyleminin konjonktürden kaynaklı öne doğru atılımlarının uzun bir süreden beri geriye çekilmiş olması gerçeği, çeper ülkelerdeki burjuva aydınlarının pazarlamacı cilalarıyla dahi kurtarılamaz.

Hangi sınıfa aitlik üzerinden yapılmayan her devlet tartışması, sermaye düzeninin sömürü çarkının dönmesine hizmetten öte bir işlev yüklenmiyor. Liberal aydınların kerhen sistem eleştirisi yapmaları (Türkiye’de kapitalizm kötü ama Almanya’da iyi) üzerinden bir model arayış, bırakalım bir arayış olmaktan çok uzak olmayı, süngüsü düşmüş burjuva aydınlanmacılığının taleplerini dahi dile getirmekten acizdir.

AKP Türkiyesi’nin seçeneği Ludwig Erhard Almanyası değildir.

Kaldı ki, Ludwig Erhard Almanyası’nın yerinde uzun süredir yeller estiği için, Avrupa Birliği’nin patron ülkesinde faşist hareket yeniden ana muhalefet saflarında rol üstlenmekte.

Burjuvazinin sözcüsü Yılmaz Özdil ve benzerleri, Türkiye’ye rötarlı gelen sosyal demokrasiyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp Türkiyeli emekçilerin önüne koyarken, gerçeği söylemedikleri gibi, yeni ve doğru bir şey de söylememektedirler.

Bir dönem ”üçüncü yol” kuramları icat etmeye yeltenen Anthony Giddens’in ”ne sağ ne sol; sağ ve solun ötesinde” fantezilerini çağrıştıran ”kurumların bağımsızlığı”, ”siyaset üstülüğü” de tam bir mittir. Bu mitin burjuvazi katında alıcı mercileri olabilir. Ancak emekçi halkın bu yüzlerce kez çiğnenmiş sakıza ihtiyacı olmadığını bilmekte yarar var.

Sosyal devlet bir aldatma retoriğidir

”Yoksullukla mücadele” mottosuna dayandırılan sosyal devlet retoriği, yoksulluğun tanımlayıcı ögesini, yani kaynağını hokus-pokus ile gözden kaçırarak, adeta yoksulluğun bir doğa yasası olduğuna insanları inandırmaya çalışır. Yoksulluğun asıl kaynağı olan sınıf sömürüsüne dair tek kelime edilmez.

Orta sınıfı güçlendirme politikaları ile en fazla yumurta modelli toplumsal mimariye ulaşma hedef olarak sunulur. Tüketimi kışkırtma ve borçlandırma üzerinden teslim alınan yurttaşa vaat edilen eşitlikçi bir düzen değil, hakkaniyetli bir düzendir. Eşitliği dışlamak için icat edilen hakkaniyet (Gerechtigkeit), insan olmaktan kaynaklı özsel bir hak kavramını dışlar. Onun yerine denkliği koyar. Eşit olunamayacağını ikna etmek için eşdeğerlik gibi skolastik kavramlar yardıma çağırılır.

* * *

Alman Anayasası’nın 20. maddesi, ”Federal Almanya demokratik ve sosyal bir federal devlettir” diye yazar. Anayasa’nın 1. maddesinde de ”İnsan onuru dokunulmazdır” diye azametli bir cümle yer alır.12

18 Şubat 1972’de Radikaller Kararnamesi’ni imzalayan SPD’li Willy Brandt’ın ”Berufsverbot”13 adı verilen meslek yasağı ile, on bine yakın kişi hakkında dava açılmış, yüzlerce kamu görevlisine meslek yasağı getirilmiş, solcu avına çıkılmıştı.  

Yakın dönemde İkinci Savaş sonrasının en büyük illegal Neo-Nazi örgütü 9 yıl boyunca 10 insan öldürmüş, devlet içindeki bağlantıları ayyuka çıkmışken ve altı tanık son anda evlerinde, arabalarında intihar süsü verilmiş şekilde ölü bulunmuş olmasına karşın; davanın üç kişiden müteşekkil olduğu kabul edilerek dosya kapatıldı. Devletin güvenlik ve adalet kurumlarının içi Nazi kaynıyor. Göçmen ve sığınmacılara saldırının haddi hesabı yok. Ama adalet ”siyaset üstü” (!)

Sosyal olduğu iddia edilen ülkede emekliler arasında depozitolu şişe toplayanların sayısı artarak büyüyor.14 Yoksulluk sınırı altında yaşayanların sayısı resmi veriler göre dahi 13 milyonu aştı.15  2012’de %12,7 olan yoksul oranı, 2017’de %15,7’ye yükseldi.

İnsan onurunu üstün tutup sosyal ve demokratik olduğunu iddia eden anayasa maddelerine rağmen  Almanya, sömürü çarkının en acımasızca işletildiği bir devlettir. Gerisi cilalı bir pazarlama becerisinden ibarettir.

Almanya, kapitalizmin ırkçılığı aşamayacağının en belirgin olarak kanıtlandığı ülkelerin ön sırasındadır.16

Almanya, yoksulluğun bir kapitalizm fenomeni olduğunun ve kapitalizm koşullarında aşılamayacağının kanıtlandığı da bir ülkedir.

Almanya, silah satıp, bölgesel savaşlar çıkartmada dünya sıralamasında dördüncü sıradadır. Gözlerden kaçmasın!

* * *

Düzen krizinin salgın ile tüm ayıbının ortalığa saçıldığı şu günlerde Wallerstein’ın bir saptamasının altını çizmekte yarar görüyorum: ”İnsan müdahalesinin önemli bir fark yarattığı dönemler, görece istikrarlı dönemler değil, kaos dönemleridir.”17

Marks, bir kez daha haklı çıktı: Anlatılan senin hikayendir ve Almanya’nın iktisadi/siyasi anatomisinin anahtarı Türkiye’nin iktisadi/siyasi anatomisinin anahtarıdır.

Kaos dönemlerinden devrim türetmek, kokuşmuş kapitalist/emperyalist Alman düzenine öykünmekten evladır.   


[1]https://www.netdoktor.de/krankenhaus/krankenhaeuser-in-deutschland-11207.html

[2]https://www.destatis.de/DE/Themen/Gesellschaft-Umwelt/Gesundheit/Krankenhaeuser/Tabellen/gd-krankenhaeuser-jahre.html

Sol Gazete

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑