Kültür Sanat

Published on Temmuz 17th, 2019 | by Avrupa Forum 3

0

Susmak için burada değiliz

  • Hayata illegal başladım. Annem ve babam 1980 darbesinden sonra kaçak duruma düşüp 14 yıl kadar illegal ve örgütlü yaşamışlar. 1994’de yakalandıklarında ben sahte kimlikle ilkokul 1’inci sınıfa yeni başlamıştım. Babamdan haber aldığımız gün anneme “şimdi gitar çalabilir miyim?” diye sormuştum.
  • Savaşlar, çocuk ölümleri, kadın ve LGBT-İ cinayetleri, ırkçılık, herşey politik. Ben müziğimle farklı olmadığımızı anlatmak istiyorum. “Artık birbirimizi itmekten, ötekileştirmekten vazgeçelim. Artık kimse ölmesin, kirli oyunlara alet olmayalım” demek için müziği bir araç olarak seçtim. Dilim döndüğünce, gücüm yettiğince.
  • Kadınlarla ilgili şarkıları araştırırken en çok farkettiğim, dünyanın acısını ve sevinçlerini en uç yaşayan ve yaşatılan, en güçlü duygulara sahip olanlar yine direngen kadınlar. Şarkılarım genelde ya kadınlara yazılmış ya da kadınlar yazmış. Yani bir erkeğin yazmış olduğu şarkı da olsa içinde yine kadın var. İyi ki de var. 

Farklı dillerde şarkılar söyleyen Serenat Ezgican, katıldığı 15’inci Zilan Kadın Festivali’nde seçtiği şarkılarla, sesiye, sahnede gösterdiği performansla dinleyenlerinin kalbine dokundu. İllegal bir hayatın içine doğmuş, çocukluğunun en güzel yıllarına cezaevi gölgesi düşmüş, müziği kendisine direniş bayrağı yapmış ve sonrasında yolu ülkesinden çok uzaklara uzanmış genç bir kadının, bir sanat neferinin  hikâyesini okumaya hazır mısınız?

Sizi henüz tanımayan okurlarımıza kendinizi nasıl tanıtırsınız?


1987 İstanbul doğumluyum. Ailemin tek çocuğuyum. Hayata illegal başladım ve illegal bir yaşamda büyüdüm. Annem hep “ne olursa olsun hakkını ara. Asla korkma. Dinini, dilini, ırkını sen kendin seçeceksin, ben ya da başka biri belirlemeyecek. Her zaman kendin ol ama topluma da zarar verme” derdi. Hep sorgulayıcı ve eleştireldim.

Hayata illegal başladığınızı söylediniz. Bu yaşamınızı nasıl etkiledi?

Annem ve babam 1980 darbesinden sonra kaçak duruma düşüp 14 yıl kadar illegal ve örgütlü yaşamışlar. Bazen her ay, bazen biraz daha uzun sürelerle çok ev değiştirdik. 1994’de yakalandıklarında ben sahte kimlikle ilkokul 1’inci sınıfa yeni başlamıştım. Gayrettepe Siyasi Şube’yi dün gibi hatırlıyorum. Bir süre orada kaldım annemle. İki de muhabbet kuşum vardı, onları da almışlardı. Aklım hem ailemizde hem de bir yandan onlardaydı. Bir sürü şey geliyordu gözümün önüne, ya öldürürlerse diye.

Sonra akrabalara teslim ettiler beni, annem cezaevinde kaldı. Kuşlarımı aldım ama iki de bir diyorum ki “bunlar onlar mı acaba?” Uzun işkencelerden sonra bizimkileri Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderdiler. Bu süreçte cezaevine sıkça girip kaldığım oldu, diğer tüm tutsak çocukları gibi… Biz çocuklar içeriye girince herkesin gözleri parlardı. İki doğum günü kutlardım hep, biri dışarıda biri içerde…

Babamı 19 Aralık Operasyonundan sonra Edirne F-Tipi Cezaevi’ne, sürgüne gönderdiler. Bir süre ondan haber alamadık. Haber aldığımız gün anneme “şimdi gitar çalabilir miyim?” diye sormuştum. Onu hala anlatır annem.

İsminiz mi müziğe ilginizi belirledi yoksa tesadüf olarak mı değerlendiriyorsunuz?

İsmim hem tesadüf hem de öngörü diyebiliriz. Gençken annemin sesi çok güzelmiş. Babam da severek türkü söylerdi ve herhangi bir müzik eğitimi olmamasına rağmen hiç detone olduğuna şahit olmadım. Evimizde müzik her zaman vardı.

Çocukluktan bu yana nasıl bir müzik serüveniniz oldu?

Okulda müsamerelerde çıkardım, tek elle org çalar, söylerdim. Sonra 6 ay gitar eğitimi aldım. 14 yaşında da eğitim aldığım yerde eğitim vermeye başladım. Böylece eve destek olmaya çalıştım. Babam cezaevinden çıktıktan sonra da Beyoğlu’nda bir kafe devraldık. Gençlik dönemim İstanbul’un sokak sokak sınıfsal ayrımın en hızlı geçiş gösterdiği bir yerde geçti. Çok enteresan bir süreçti. Kafemize herkes gelirdi. Daha çok da henüz sesini duyuramamış oyuncular, tiyatrocular, şairler ve niceleri. Biri, isim vermeyeyim, şu an bilinen biri, bana demişti ki, “Serenat, bu kez olacak. Eminim!” Oldu da. Her birini çok sevdim, herkes o kadar doğal, o kadar kendi kişiliğiyle oradaydı ki, öyle güzel bir kabulleniş ve saf bir bağ vardı ki aramızda, her birini hala dostlukla anarım. Bazen geç olunca eve gidemeyenlere annem babam yere döşek atardı, orada sabahlarlardı. Kimse kimseye “bu da nereden çıktı?” demezdi. Şimdi düşününce biraz ütopya gibi geliyor. Öyle yalnızlaştırıldık ve koparıldık ki…

Bu süreçte bir hayli müzik yaptım. Hem kafemizde hem çeşitli mekanlarda. O zamanlar daha çok Rock müziğe bağlanmıştım ve Rock eserleri seslendirmeyi seviyordum. Veli Bar vardı Beyoğlu’da. En uzun süre orada müzik yaptım. Şair Küçük İskender de orada şiir okurdu. Aralarda ya da peş peşe çıkardık. Ne yazık ki yakın zaman önce hayatını kaybetti. Şiirleri yoldaşı olsun.

Yurtdışına çıkış süreciniz nasıl oldu?

Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümünü çok istiyordum. Bir yıl orada ön hazırlık sürecine katıldım. Sınavda fazlasıyla heyecanlanınca da kitlendim kaldım. Olmadı. Peşinden 2008’de yolum İtalya’ya düştü. Bir barış projesinde 4 sene yer aldım. Filistin’den İsrail’den insanlarla, Kürt ve Türklerle aynı evi paylaştık.

Farklı halklardan ve kültürlerden insanlarla aynı evi paylaşmak nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Oldukça meşakkatli bir süreçti. En büyük sorunlar Filistin ve İsrail’den gelenler arasında çıkardı. Projeye katılan iki arkadaşımı zaten iyi tanıyordum. Biri, ailem cezaevi sürecinden sonra Beyoğlu’nda kafe işletirken orada tanıdığım sanatçı bir dostum, diğeri ise benimle aynı süreçlerde bulunmuş tutsaklardan birinin çocuğuydu. Kalan diğer dostlar beni burjuva çocuğu sanmışlar. Biraz entel bir görüntüm vardı, saçlar kızıl, piercingli, dövmeli biri. Kimse kimsenin hakkında doğru dürüst birşey bilmiyordu ki, balık istifi toplamışlardı bizi bir araya.

Annem beni ziyarete gelene kadar çok dışlandım nedenini bilmeden. Sormadım da, yeni bir sorun istemiyordum çünkü. Annem geldiğinde, muhabbet esnasında benden bahsetmiş. O zaman defalarca özür dilemişlerdi, “biz seni burjuva sandık, bilmiyorduk” diye. Yahu hadi diyelim burjuva, barış projesinde yer alan bir insan ne kadar kötü olabilir ki? Bu nasıl bir önyargı? Binbir çeşit insanla, kimsenin kimseyi dışlamadığı bir yerde büyüdüğümden onların bu tavrına çok kızmıştım.

Bu proje sanat hayatınızı nasıl etkiledi? Dönüp geriye baktığınızda size kazandırdıkları ne oldu?

Caritas’ın hayata geçirdiği bu proje bize üniversite hakkı da tanıyordu. Ben hem grafik tasarım kursuna gittim hem de Grozia DAMS Üniversitesi’nde müzik bilimi bölümüne girdim. Aynı evi paylaştığım arkadaşlarla birçok okulda konferanslar verdik, “birlikte barış içinde yaşamanın mümkünlüğü” üzerine seminerler düzenledik ama gelin bir de bize sorun. Herkes toy, sıcak savaştan gelenler var. Psikolojiler altüst, agresifler. Evde her gün bir sorun. Her birimiz 100 Euro ile bir ay geçirmek zorundaydık. Bunalınca bir yerlere kaçma şansımız da yoktu. Ailesinden destekle ayakta kalanlar dışında herbirimiz hapis gibiydik. Caritas bu konularda asla önlem almadı. Psikolojik destek de almadığımız için mutsuz ayrıldık projeden. Bu nedenle dialogumuz da az. Bana katkısı, farklı kültürleri daha yakından tanımak oldu. Bir deneyimdi. Bu süreçte çok fazla müzik yaptım. Hüzünlendikçe gitarı elime aldım. Böyle süreçlerde daha bir üretken oluyor insan. Çeşitli müzisyenlerle tanıştım, birlikte müzik yaptık, konser verdik. Sanat açısından katkısı oldu diyebilirim. Bu kadar eksiklikten dolayı proje ise maalesef amacına ulaşamadı.

Bu süreçte bireysel çalışmalarınız oldu mu?

6 yıldır İsviçre’deyim ve burada içinde “Güz” adlı bir bestemin de olduğu 9 dilli ilk albümüm ‘I touched the rainbow’u çıkardım. Yaklaşık 3 senedir Zürich Sanat Yüksek Okulu’nda (ZHdK) müzik öğretmenliği okuyorum. Son bir senem kaldı.    

22 farklı dilde etnik şarkılar ve farklı halkların ezgilerini seslendiriyorsunuz. Sizi kendi dilinizin dışındaki şarkıları seslendirmeye iten sebep neydi?

Beni çok dilli müziğe iten şey aslında bebekliğimden beri annemin beni sürekli müzikle büyütmesi ve evde dinlenilen dünya şarkıları ile büyümemdir. Dinlemek istemeyip bazen isyan ettiğim olsa da, bu, farkına vararak ya da varmayarak beni tüm dilleri sanki kendi dilimmiş gibi dinlemeye ve beraber söylemeye itti. Daha bilinçli dinlemeye başladığım dönemlerde ise şarkıların hikâyelerini merak ettim. Araştırdıktan sonra acılarımızın, sevinçlerimizin, umutlarımızın aynı çemberde bulunduğuna şahit oldum. O kadar benziyoruz ki, belki de bundandır halkları birbirinden bu kadar ayrıştırma çabası.

Savaşlar, çocuk ölümleri, kadın ve LGBT-İ cinayetleri, ırkçılık, herşey politik. Ben müziğimle farklı olmadığımızı anlatmak istiyorum. “Artık birbirimizi itmekten, ötekileştirmekten vazgeçelim. Artık kimse ölmesin, kirli oyunlara alet olmayalım” demek için müziği bir araç olarak seçtim. Dilim döndüğünce, gücüm yettiğince.

Farklı dillerde şarkılar söylemek kolay olmasa gerek. Yeni bir şarkıyı seslendirmeye karar verdikten sonraki süreç nasıl işliyor?

İlk dönemler meşakkatli oluyor. Aksan çalışıyorsunuz, dilin yapısı, toplumun özellikleri ve tarihi, yaşadığı savaşlar, hecelerin, harflerin okunuşu, şarkıların çıkışı, içeriği, doğru çevirileri derken uzun uzadıya bir çalışma ve emek istiyor. Eğer sadece ezberleyip okumaya kalkışırsanız duygu eksik kalır. Dinleyicinin yüreğine işleyemezsiniz, hikayeleri anlatamaz, kalıcı olmazsınız. Gününüzü kurtarır, eve gidince içinizde tarifsiz bir eksiklik ve hoşnutsuzluk hissedersiniz. Sanki yaptığınız şeye ait olamama gibi bir his. Bu çok acı verici bir duygu, eğer  gerçekten müziği yan bir uğraş olarak görmüyorsanız ve “müzik benim hayatım” demiyorsanız. Her şarkıyı yaşamak gerekiyor, bunun için de zaten ciddi bir emek ve araştırma gerekiyor.

Kendinizi bir dünya sanatçısı olarak tanımlıyor, konserlerinizde dünya halk şarkılarını hikâyelerini anlatarak seslendiriyorsunuz. 15’inci Zilan Kadın Festivali’nde Yidiş dilinde savaştan sonra köyüne dönen bir kadının hikâyesini anlatan bir şarkı söylediniz. Kadın hikâyelerini anlatan şarkıları özellikle mi arıyorsunuz, yoksa onlar bir şekilde gelip sizi buluyor mu?

Her ikisi de diyebilirim. Ben onları ararken, onlar da beni buluyorlar. Kalp kalbe karşı sanırım. Kadınlarla ilgili şarkıları araştırırken en çok farkettiğim, dünyanın acısını ve sevinçlerini en uç yaşayan ve yaşatılan, en güçlü duygulara sahip olanlar yine direngen kadınlar. Şarkılarım genelde ya kadınlara yazılmış ya da kadınlar yazmış. Yani bir erkeğin yazmış olduğu şarkı da olsa içinde yine kadın var. İyi ki de var.

O şarkıda ‘Nerede o korkusuzca şarkı söyleyen kalpler’ diye can alıcı bir soru var. Peki yaz siz, şarkılarınızı korkusuzca seslendirebiliyor musunuz?

Şarkılarımı söylemekten korkmuyorum. Ben tek birşeyden çok korkarım; insanların daha güzel bir dünya hedefinde müziğin gücüne olan inançlarını yitirmelerinden… Ama bunun yanı sıra güldürebilecek korkularım da var, onlar da sahnede başıma gelenler. Örneğin, bir şarkının halklar arasında paylaşılamaması…

Bir gün bir kültürler festivalinde Eski Yugoslavya’dan bir şarkı söylemiştim. Önce Bosnalılar ayağa kalktı şarkı bizim diye, sonra Sırplar. Baktım olay kızışacak, “Sevgili arkadaşlar, şarkı benim, hiçbirinize vermiyorum, kusura bakmayın, şimdi sakin olalım“ dedim. Gülmeye başladılar. Onlar güldü, ben güldüm, derken hep birlikte söyledik. Neyse ki yaralanan olmadı, hem kalben hem de bedenen.

Konserlerinizde yaşadığınız ve hiç unutamadığınız bir anınız var mı?

Beni en etkileyen anım, İsviçre’de İtalyan göçmenler için verdiğim bir konserde oldu. İtalyanlar İsviçre’de fazlasıyla ötekileştirilmiş bir halk. Sahnede “Emigrante che vien emigrante che va” şarkısını söylüyorum. Türkçesi “Mülteci geliyor, mülteci gidiyor” Herkes dinliyor, eşlik ediyor, en arkada yaşlı, İtalyan bir adam öylece bakıyordu. Bir süre sonra gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Öyle kötü oldum ki, şarkıyı söylerken sesim titredi. Hem söyledim, hem ağladım. Bir ara durmak istediysem de, şarkıyı kesmeden devam ettim. Çünkü bu gözyaşları bizim gerçeklerimiz, bunlar insanın ayıbı, kitlelerin suskunluğunun izleri. Oysa biz susmak için burada değiliz.

Kadınlar için özel bir anlam ifade eden günler başta olmak üzere, kadınların organize ettiği bir çok etkinlikte sahne aldığınızı biliyoruz. Bir dünya sanatçısı olarak kadın mücadelesinin neresinde duruyorsunuz?

Kadın mücadelesiyle ilk annem aracılığıyla, bana anlattığı hikayelerle tanıştım. Genç bir kadınken gidip sadece erkeklerin tercih ettiği bir okulun sınavına girmiş. Kazanmış ve 3 kadın o okulda elektrik teknisyenliği okumuşlar. İnat etmiş, okulu çok yüksek bir dereceyle bitirmiş annem. Sonrası, hayatı illegal ve legal süreçlerde de hep çalışmakla geçmiş. Önce illegal parti basımları, sonra elektrik dükkânı, çaycılık, özel öğretmenlik gibi onlarca iş. Günde 2-3 saat uyku ile basım yapıp sonra da dışarıda çalışırdı. Hem bana hem babama, hem diğer tutsaklara, hem de bazı yakınlarımıza koştururdu. Babam içerideyken de hayatı koşturmak, politik aktifliğini korumak ve bana bakmakla geçti. Cezaevi yollarında donma tehlikesi bile geçirirdi. Hastaydı da. Böbrekleri hiç iyi değildi. 38 kilo gezdiği zamanları bilirim. Hatta onlarca ağrı kesici iğne ile yatakta hareketsiz kaldığı zamanları. Ömür bile biçmişti doktor ona. “Beni TC bile yıkamadı, siz mi öldüreceksiniz?” diye bağırmış, tüm ağrı kesicileri ve ilaçları atmıştı. Bugün çok sağlıklı bir şekilde hayatta olması hep direngenliği yüzünden.

Annem her eylemden sonra alınır, sebepsizce karakola götürülür, bana telefonla haber gelirdi. Dostlarımız çoktu neyse ki, evimiz hiç boş değildi, onlarca insan olurdu. Karakoldan aradıklarında verdiğim tepkilere çok şaşırırlardı evdekiler, “aaa… hiç endişelenmedi” derlerdi. Alışmıştım artık. Sonra tabii toplumsal baskılara karşı hep başkaldırdı annem. Asla kalıplara girmedi, beni de sokmadı. Biz iki kadın dışarıda dimdik ayakta kaldık. Bütün baskılara, tehlikelere rağmen, her gün kapımızın önünde bekleyen beyaz sivil arabalara rağmen. Bu nedenle ben kadın mücadelesinin her yerinde olduğumu düşünüyorum. Önce yaşam tarzımla, sonra da şarkılarımla ve araştırmalarımla  gücüm yettiğince kadınların yanında olmaya çalışıyorum. Anneme, hayatımın kahraman kadınına bu konuda herşeyimi borçluyum.

Müziği bir yol, sizi de bir yolcu olarak düşünürsek, şu anda yolun neresindesiniz? Bu yolculuğa başlarkenki hayallerinizi gerçekleştirebildiniz mi?

Müzik öyle uzun bir yol ki, hep başında hissedersiniz kendinizi. Her hayal yeni bir hayal kapısını açar ve o kapılar hiç kapanmaz. Müzik de kapıları her daim açık bırakan ve hayalleri sınırlandırmayan bir sonsuzluktur.   

Doğup büyüdüğü topraklardan uzak olmak insanları olumsuz yönde etkiliyor olsa da, sanatçılar ve edebiyatçılar bunu genellikle fırsata çeviriyor ve zor koşullarda olağanüstü eserler verebiliyorlar. Yurtdışında olmak bir sanatçı olarak sizi nasıl etkiliyor? 

Elbet eksi ve artıları var. Yurtdışında müzik yaparken aklınız hep ülkede oluyor. Göz önünde olup insanların birşeyler beklediği sanatçılar başlarına ne geleceğini bilmiyor ve bu nedenle özgürce üretemiyorlar. Bu beni hüzünlendiriyor. Oraya gittiğimde aynı sorunlar beni de bekleyecek, ürettiklerimi hiç bir kurum kabul etmeyecek, baskı altında olacağım. Lakin bu beni korkutmuyor. Devletlerin ilk hedefi her zaman sanatçılar olur. Çünkü sanat asla yok edilemez ve yaşanmışlıklar en büyük delildir. Kitapları yakarsınız, yok edersiniz ama bir şarkıyı yok edemezsiniz, biri unutsa diğeri hatırlar. Kapitalistler önce onları kalıba sokmak isterler. Çünkü yüreğe dokunan bir şarkı herşeyi değiştirebilir. Toplumları ayaklandırabilir, karşı çıkışlara yol açabilir. Bu devletler için tehdit unsurudur. Bugün yaşadığım bu ülkede de birşeyler yolunda gitmediğinde biliyorum ki, ilk hedef yine biz sanatın bir dalıyla uğraşanlar olacağız. Ben kendi adıma buna da hazırım, o güne kadar ve ondan sonrasında da direnmeye ve üretmeye devam.     

Pozitif yanları ise insanların fikirleri değişebiliyor. Haklı olduğunuzu düşündüklerinde bunu söylüyorlar. Kimse size ciddi anlamda saldırmıyor ya da hakaret etmiyor. Rahatsız olan terkediyor, ama o kadar. Bir de burada çok harika İsviçreli insanlarla tanışma fırsatım oldu. Müzik hayatımdaki gelişimimin her anında yanımdaydılar. Beni bizzat, ya da gıyaben tanıyan insanlardan ciddi destekler aldım. Beklentisi olmadan teori dersleri veren, albüm çıkarmama hiçbir beklentisi olmadan destek olan, her an arayıp iyi olup olmadığımı soranlar oldu. Onları seviyorum ve yaptığım bu işte onlara çok şey borçluyum. Attığım her adımda onları da düşünüyorum.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Röportaj: Eylem Kahraman

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑