fbpx

Yazarlar

Published on Haziran 26th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

“TEKTİPleştirdiklerimiz”den misiniz? – Zeynel A. Göçer

Dünyanın, dolayısıyla da kapitalizmin küreselleşmesi, farklı toplum ve sınıfları, sınırları, mesafeleri yakınlaştırması, küreselleşmenin doğal bir sonucu gibi gözükse de gerçeklik böyle değil. Küresel egemen güçlerin, toplumları militarist milliyetçi, dinsel muhafazakar ve diktatöryal hegemonyacı bir yaşam biçimine göre dizayn etmeye çalışması, zaman zaman küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarını paralelleştirmekte ve bu paralel çıkarlar ülke veya bölge halkları üzerinde bir baskı aracına dönüşebilmektedir.

Ne demek istediğimizi somutlaştırmak için ülkemizin yakın tarihinde yaşananları hatırlayalım.

Darbeler tarihi olan Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesi, gelişen demokratik talepleri bastırmak ve otoriter bir sistem yerleştirmek için, cezaevlerini bir laboratuvar olarak görmüştür.

12 Eylül faşist darbesi, işkence, idam, gibi ağır insanlık suçlarıyla birlikte tektipleştirme anlayışı ve uygulamalarıyla da uzun yıllar izleri ve sosyal yaralarıyla hatırlandı. Cezaevlerinde yaşatılan nice onur kırıcı davranışlarından birisi de “ Tek tip elbise“ uygulaması idi.

Tek tip elbise salt bir elbise olmaktan öte, itaat ettirmeyi, toplumsal şekillenmeyi, düşünsel yapıyı tektipleştirmeyi amaçlayan bir özellik taşıyordu.

Tek tipleştirmeyi içerden, cezaevlerinden başlayarak uygulamaya çalışan dönemin egemen anlayışıyla, devrimci tutsakların kararlı duruşları, üstlerindeki elbiseleri yırtarak don, atlet ile mahkemeye çıkmaları, aylarca devam eden Açlık grevleri, ölümlerle, binlerce tutsak kalıcı fiziksel sakatlıklara, hücre cezasına, işkencelere, başka bir cezaevine sevk vb. uygulamalarına maruz kalmışlardı.

1983 yılından itibarın 9 yıl boyunca Mersin, Adana ve Malatya cezaevlerine babamı ziyaret etmiş, o sürecin canlı tanıklarından biriydim.

Daha sonra o git-gellerden yorulmuş olacağım ki, bir süre sonra, 2 yıla yakın babamla aynı cezaevinde kalmış, koğuş arkadaşı olmuştum.

Direnmek ya da direnmemek

Bu bedeller ödenirken, aynı koşulları yaşayan kimi siyasi tutsaklar ise, tek tip elbise dahil, yaptırımlara karşı çıkmayıp itaatkâr davranmış, kabullenir bir yol izlemişlerdi.

Direniş gösteren siyasi tutuklular, yakınları ile görüşmeleri dahi yasaklandığından dolayı, defalarca 500-600 km uzaklıktan gelip, içerdeki yakını ile görüşmeden, geri dönen aileler oluyorken, eyleme katılmayan tutuklular ise, idare tarafından eylemcilerin iradesini kırmak amacıyla aileleri ile görüştürülüyorlardı.

Bu yoğun ve olağanüstü koşullardan dolayı, sürecin ağırlığını kaldıramayan kimi apolitik eşlerden cezaevindeki eşine “ya örgüt ya da ben, tercihini yap” diye tavır koyanlar olmuştu.

Bu nedenle kimi tutuklular tercihini eşinin tavrından yana alırken, politik kimliğinden taviz vermeyip direnenlerden bazılarının ise, eşleri ile yolları ayrılmıştı.

Kanaatim odur ki; onurlu ve dirençli kişilikleri diğer kişiliklerinden ayıran temel özellik, olağanüstü dönemlerde kararlıkları ve baş eğmez tutumlarıdır.

Söz konusu dönemde, Annem Emine Göçer’in eşi (Babam) Hüseyin Göçer de cezaevindeydi.

Annem babama o dönem “Sen onurun ve şerefinle bu mücadeledesin. Bu nedenle ömrümün sonuna kadar yanındayım. Asıl, sen bu mücadeleden vazgeçersen seni affetmem ve terk ederim. “diyerek tavrını açıkça ortaya koymuştu.

Annem gibi onurluca davranan yüzbinlerce eş, dışardan içerdeki eşe, yoldaşa, erkeğe veya kadına destek sunmuş, bu destek ve güven içerdeki insanların kararlılıkların perçinleşmesine ciddi katkılar sunmuştu.

Dışardan, içerdeki insanın hem ruhen hem de düşünsel anlamda yanında veya karşısında olmanın iki farklı somut örneği idi bu durum.

Direniş kazandı

O dönem direniş gösteren, emek veren, bedel ödeyen kararlı insanların duruşu, ölüm dahil, kalıcı hastalıklara varan bedeller sonucu tek tipleştirme anlayışı geri püskürtülmüş, cezaevi koşulları büyük oranda iyileştirilmişti.

Bu kararlı tutumdan dolayı devrimci tutsaklar kimi kazanımlara sahip olunca, eyleme katılmayan, tek tip elbise uygulamasını kabul eden, bedel ödemeyenler de, bedel ödeyenlerle aynı kazanımlara sahip olmuş oldu.

Günümüzde de bu durum çok değişmiş değil.

Tektipleştirme çabası sürüyor

1980 yılında içerden başlatılan tektipleştirme anlayışı başarılı olamamıştı ama son yıllarda aynı hedefle bu defa dışardan, yaşamın içinden denenerek hayata uygulanmaya çalışılmaktadır.

Demokratik teamülleri, seçme ve seçilme hakkını dahi rafa kaldırılmaya çalışan sistem, binlerce muhalif insani cezaevine doldurmaya, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “terörist “ ilan etmeye, yüzbinlercesini işinden, aşından alıkoyarak açlıkla “terbiye” etmeye çalışmakta.

Seçilen Milletvekilliklerin düşürülmesi ve Belediye Başkanlarının yerine kayyumların atanması, özellikle de, seçmenin tercihine saygı göstermeyen gelişmelerden sonra, bu anti-demokratik gidişata karşın son günlerde, gerek HDP’nin Edirne ve Hakkâri’den başlattığı “Demokrasi yürüyüşü” gerekse de Baro Başkanları ve Avukatların Ankara’ya yaptıkları “Demokratik Savunma” yürüyüşü özünde tektipleştirme anlayışına karşı duruşun somuta dönüşmüş halidir.

Tek tipleştirme anlayışına karşı çıkmayanlar ise, dün olduğu gibi bugün de ses çıkartanlara bir gerekçe ile karşı çıkıp, en demokratik hakkı kullananları eleştiren bir tutum içerisindeler.

Toplumsal mücadelede, emek, çaba ve kararlılık sonucu insan onuruna yakışır bir duruş sergileyenler ile, kapı kulluğunu seçmiş olanlar her daim var olacağa benziyor.

Bireysel anlamda zamanında “ ya ben ya da örgütün “ diyen kimi bireylerin daha sonraları Avrupa’ya gidip, o siyasal yapının ismini, prestijini kullanıp, siyasal oturum almış olması işin traji-komik, kurnaz ve faydacı yanını oluştururken, emek ve bedel ödeyenlerin genel anlamdaki kazanımları olan, Anayasal haklar, insan hak ve hukukunun oluşması, örgütlenme hakkının olması, sendikal hakların Anayasal güvence ile korunması, toplumsal anlamda rahatlamanın ve demokratikleşmenin önünü açan olanakların hayat bulması dahilinde bu olanaklardan da yararlanması olacaktır.

“ Armut piş, ağzıma düş“ beklentisi içerisinde olan kurnaz ve “hazırcı“ kişilikler her daim olmaya devam edecektir ama özellikle de 1917 Ekim devriminden sonra siyasal literatüre giren ve ülkemizde de yerli, yersiz çokça kullanılan “oportünist” kavramını ara ara hatırlamak ve yerinde kullanmak yanlış bir tutum olmayacaktır.

“Demokratik savunma “ istemi ile yürüyen Avukatların yanına gelen Barolar birliği başkanı Turan Feyzioğlu’na Avukatların “Gölge etme başka ihsan istemez “ dedikleri gibi, anti demokratik koşulların alaşağı edilmesine emek vermeyenler ve eleştirenler bilmeli ki, kurnazların da demokratik bir ülkede ve daha iyi koşullarda yaşaması için bedel ödemeye devam edecek olanlar, dün olduğu gibi bugün de mücadelede kararlı olanlar olacaktır. Ama, kimin nerde, nasıl bir tutum aldığının tarihe not edilmeye devam edeceği de unutulmamalıdır.

Zeynel A. Göçer

25. 06. 2020

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑