fbpx

Almanya

Published on Mayıs 11th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

“Tuhaf“ şeyler oluyor Almanya´da… Zeki Yaş

Evet; “tuhaf“ şeyler oluyor Almanya´da. Kimin aklından olmakta olana dair, “bu işte bir tuhaflık var“ demek geçmiyor ki? Pandeminin yıkıcı ve bir o kadar da yeniden kurucu çatlak zemininde bu tuhaflıklar ilk bakışta şaşırtıcı geliyor insana. Ama sonrasında bu şaşırma hali yerini, “haklılar mı acaba“ kuşkusuna ya da endişeye bırakmaya başlıyor.

Bir yandan pandeminin dinamik zemininde bu yeni kamusal alanın inşasının siyasal bir aktörü olarak kamusal otoriteyi elinde bulunduran Egemen, virüsün ürettiği toplumsal rızayı da arkalayarak kendi gücünü yeniden tahkim edip güçleniyor. Ki, tüm kamuoyu araştırmaları mevcut iktidarların dünyanın her yerinde; Amerika´da Trump´ın, Türkiye´de Erdoğan´ın olduğu gibi, Almanya´da da Merkel´in gücünü ve desteğini pandemi öncesine göre arttırdığı yönünde. Örneğin, önümüzdeki dönem yeniden Hristiyan Demokratların başına geçmeyeceğini açıklayan Merkel´in bu kararından vazgeçmesini isteyenlerin oranı yüzde 48 civarında.

Diğer yandansa, pandemiye karşı tek başına bir “sağlık“ önlemi olmaktan çıkıp disiplinci iktidar tekniklerinin deney imkanına dönüşmüş olan “olağanüstü hal” uygulamaları, hem sağın aşırı uçlarına hem de sol sosyalist cenaha olmakta olana bir karşıt söylem üretme fırsatı veriyor. Hatta belirli kısıtlamalar olsa da sokak gösterilerine izin verilmesiyle birlikte, zaman zaman bu söylem alanlarının kesişmesinin beraberinde getirdiği “tuhaf“ durumlar ortaya çıkabiliyor.

“Temel haklar geri verilsin, polis devletine hayır”

Almanya´da da pandemiyle birlikte alınan (ya da alınmayan) önlemlerin yarattığı mağduriyetlerin ve temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı talep edilen “özgürlük ve demokrasi”nin o muazzam aralığına sadece solcular, sosyalistler, kadınlar, anti-faşistler, demokratik kurumlar, doğa savunucuları, sendikalar (sendikaları buraya eklerken biraz düşündüm aslında) girmiyor. Pandeminin yıkıcılığının açtığı bu aralığa aynı zamanda akıl dışı eğilimler, şarlatanlar, siyasi sahtekârlar, aşı karşıtları, Yahudi düşmanları, faşistler, komplo teorisyenleri, vb´nin ittifakı da arsızca doluşuyor ne yazık ki.

Querdenken 711

Son günlerde gündeme aniden oturan, Stuttgart´ta Querdenken 711, başka yerlerde başka adlarla örgütlenen, ama aynı ortak paydada buluşan gösterilerden söz ediyorum. Bu Cumartesi günü, her yerde koronavirüsünün yayılma hızından daha hızlı yayılan o gösterilerden biri de, takriben 15.000 kişinin katılımıyla Stuttgart´ta gerçekleşti.

Bu gösterileri “tuhaf“ kılan, tribün liderliğini aşı karşıtlarının, Komplo teorisyenlerinin, AfD´li faşistlerin yapması değil. Onların çağrılarına sol-sosyalist cenahın söylem alanında duranların da icabet etmesi. Özellikle pandeminin yarattığı ekonomik krizin vurduğu küçük ölçekli işletmelerin, dükkânlarının kapısına kilit vurmak zorunda kalanların, ekonominin yoğunlaştığı kent merkezlerinin dışında “taşra“da yaşayanların yanı sıra, işçi sınıfının değişen ve genişleyen yapısı içinde olup da işini kaybedenlerin de aynı tribünde buluşması.

Bu gösterilerde meydanda toplanan kalabalığın taşıdığı simgeler, “tuhaf bir ittifak”ın oluşmakta olduğuna işaret ediyor sanki. Bir yanda, çift kartallı Almanya bayrağını taşıyan ve Die Linke´ye ve hatta SPD´ye faşist parti diyen Reichburger sempatizanları, AfD´li ırkçı faşistler, Pegida gösterilerinde öne çıkmış “ Wir sind Volk – Biz Halkız“ pankartları… Alüminyum şapkalar giyen Aşı Karşıtları (aşının içndeki alüminyum ve cıvanın çocuklarda otizm gibi çeşitli hastalıklara neden olduğunu ileri sürüyorlar), “bedenime dokunma“ diyerek bireysel özgürlüklerinin ihlal edildiğini düşünenler.. Diğer yandan “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ya da Brecht´ın şiirlerinden dizelerin yazılı olduğu dövizleri taşıyanlar.. Pandemiyle dalga geçen, Bill Gates’i hedef tahtasına koyan Komplo teorisyenleri.. Anti-semitistler, okulların açılmasını isteyen çocuklar, “İsa yaşıyor“ diyen, meseleyi ilahi takdir olarak gören Hristiyanlar…

Tabloya buradan bakıldığında, şekilsiz, ortaya çıktığı gibi aynı hızla çözülecek, dahası, içinden müdahil olunduğunda dönüştürülebileceği izlenimi veren bir yapıymış gibi görünüyor. Bense hiç o kadar iyimser değilim. Beni iyimser olmamaya iten nedenlerim var. Gıdasını nereden aldığına, hangi arzuların gerçekleştirilmek istendiğine, üreme zeminlerine, hangi dünyada gerçekleştiğine, kimlerin domine ettiğine bakıldığında ve en önemlisi hafife alındığında pekala da nur topu gibi yeni bir faşist hareketin doğuyor olduğuna tanıklık edebilecek olmamız mümkün.

Bu tablo nasıl oluştu?

Bu tablo birdenbire oluşmadı elbette. Ama otuz kişiyle başlayan bu gösteriler kısa sürede on beş bin kişiye ulaştı. Peki, nasıl oldu da kısa bir sürede bu denli bir geometrik artış gerçekleşti?

Alman hükümeti pandemiyle ilgili tedbirlerini biraz gevşetip, hiç de tesadüfi olmayan şekilde, sokağın kapısını ilk bu ittifaka açtında ilk şaşkınlık başladı aslında. Önceleri, hem biraz şaşkınlıkla hem de önemsizleştirmeyle ne olup bittiği çok fazla kavranamadı.

Otuz kişiyle başlayan bu sokak gösterisinin önemsiz görülmesinin ilk sebebi, zaten virüsün ürettiği toplumsal rıza ile “disiplinci Alman kültürü“ne uygun bir şekilde herkesin maskeli, fiziksel mesafeli dolaştığı, hatta kapanıp hiç dolaşmadığı bir durumda, göstericilerin kim kime dumduma halinin toplumsal bir karşılık bulamayacağı inancıydı. İlk itiraz da zaten buna yönelikti: fiziksel mesafeyi korumadan sokakta üç kişi dolaşana ceza kesen polis, gösteri yapma kurallarına uymayan bu kitleye neden müdahele etmiyordu? (Peki neden?)

Üstelik, bu saçma sapanlığa, gülünçlüklere kim inanacaktı ki.. Bir de, kendiliğinden de olsa orada bulunan gösteri karşıtları her koşulda “Wir sind mehr“di zaten.

Şaşkınlığın sebebiyse başkaydı. Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı özgürlük ve eşitlik talebi vardı ve bu sadece sola, devrimcilere ait olabilirdi. Biz sol sosyalist, devrimci, anti-faşist topluluğun kullandığı “ direniş, özgürlük, halk, beden“ kavramları onların elindeydi şimdi.

Peki ama Afd´lilerin ne işi vardı orada? Buna anlam verilebiliyordu da, sonrasındaki üç yüz, bir sonrasındaki beş bin, nihayetinde onbeş bin kişilik gösterilere katılan iş arkadaşlarına, komşulara, yıllarca siyasi sahada şu ya da bu şekilde muhalif olarak buluşulan dostlara ne demeliydi?

Aynı talepleri savunan, üstelik pandemi günlerinde (özellikle gençler) hatırı sayılır bir çalışma yürüten, sokağı bırakmayan solcular, sosyalistler, devrimciler değil de, neden bunların söylemlerine ve çağrılarına icabet ediliyordu?

Kötücül ruh

Bu sorunun cevabına çok fazla geriye gitmeden, neo-liberalizmin tüm vecheleriyle çöküşünün, bu model içerisinde kalarak kapitalizmin artık kendi krizlerine yanıtlar üretemeyeceğinin, küreselleşme karşıtlığının ve milliyetçiliğin yeniden yükselmesinin işaret fişeği 2008 kriziyle başlamak da mümkün. Ve yine pandemiyle ilişkili olarak çokça sözünü ettiğimiz Gramsci´nin ”eski ölüyor, yeni doğamıyor”undan devam etmek de.

Çöküş ve yeninin bu denli telafuz edildiği bir anda, tam da burada Marx önümüzü kesiyor ve kulağımıza Louis Bonapart´ın 18 Brumaire´inden fısıldıyor.

Hani, çokça başvurduğumuz ”insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar” sözü var ya, işte bu sözün hemen akabinde şunları da ekliyor Marx: “Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kabus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri alt üst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten gelen ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.”

“Korona diktatörlüğüne son!”

“Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” derkęn, çatlaklarla dolu bu yeni zemine, solcular, sosyalistler devrimciler de dahil, eskinin kıyafetlerine, sloganlarına, eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünerek taşınıyoruz.

Bir milat olarak görmek yanlış olabilir belki ama, Trump´ın seçilmesiyle birlikte, geçmişten gelen o ”kötücül ruh”un ”uygar” dünyanın üzerinde güvenle ve arsızca dolaşmaya başladığı, pandemi öncesinde de söylenen bir durumdu. Şimdi o kötücül ruh, başka kıyafetleri giyinerek insanları, kamusal alanı sarıp sarmalamaya başladı.

Olmakta olana Benjamin´in ” Tarih meleği”nin gözünden baktığım, sadece felaket ve tehlike gördüğüm düşünülebilir. Ama tabloyu karanlık kılan, bu sarıp sarmalama sürecinin, kimilerinin sağ popülizm olarak kavramsallaştırdığı, benim yeni faşizm demeyi tercih ettiğim tehlikenin mayalanıp üremesine imkan sağlayan yolları katederek ilerliyor olması.

Temel hak ve özgürlüklere sahip çıkma haklı söylemiyle de olsa, kat edilen yolun seyri bu yöndeyse, bu seyir devrimci bir dönüşüm imkanına yönelebilir mi peki?

Yolun seyri..

Bunların cevabı kat edilen yolun yapısıyla ve hangi dünyada gerçekleştiğiyle bağlantılı kaçınılmaz olarak.

Kısaca değinirsek; Querdenken 711 gösterilerinin gösterdiği gibi, toplumsal bir programdan yoksunlar. Ama bir parti formunda olsa bile Afd´nin de ön yargılara, hınçlara, hayal kırıklıklarına seslenmesi dışında bir programı olmadığını söylemek yanlış olmaz sanırım.

İkincisi; bireysel sorumluğun ve yerellerin üzerinde yükseliyorlar ve Almanya´nın her yerinde çığ gibi büyüyorken, siyasal partiler gibi aracı kurumlara ihtiyaç duymuyorlarmış, partiler üstüymüş gibi görülüyorlar. Pegida da başlangıçta böyleydi ve içinde Afd´nin nasıl kök saldığını biliyoruz. Ayrıca, aşı karşıtlarının örgütlendiği Wiederstand 2020, internet üzerinden hızla partileşmeye çalışıyor. Hatta internet adreslerini ziyaret edeni kurulacak muhtemel partilerinin üyesi kabul edecek kadar “ciddiyet“ sahibiler ve yüz bin rakamına şimdiden ulaştıklarını söylüyorlar.

Üçüncüsü; “Parlamento dağıtılsın, o koltuklara halk otursun“ diyebilecek kadar halk iradesi vurgusu var. “Bunda ne var, doğru değil mi yani?“ diye düşünülebilir. Ama burada kastedilen halkın içinde, azınlıklar, mülteciler, “arıza“ kimlikler yok; pirüpak Alman ırkından müteşekkil bir halk var.

Parlamentonun koltuklarına oturacak halk tasavvuru, böyle bir halk. Düzense, çoğunluğu temsil edenin tek egemen olduğu kendi suretlerinde bir düzen.

Dördüncüsü, taleplerini çoğunluğun talebine dönüştürürken, “özgürlük“, “eşitlik”, “direniş” kavramlarını kullanma becerisini de göstermeleri. Böylelikle hem söylem alanlarını genişletip, bu taleplerin altını kendi meşreplerince doldurma imkanı yakalarken aynı zamanda hissiyatlara dayalı bir seferberliği de tetikleyebiliyorlar. Sol´dan rol çalarak ürettikleri söylemin ve bu söylemi taşıdıkları alanlarının kesişimi, daha çok solun söylem alanındakilerden kopmalarla sonuçlanıyor. Tarihsel deneyim, İtalya ya da Almanya´da komünist partilerin ve işçi sınıfı hareketinin en güçlü olduğu dönemlerde, faşizmin yükselişi sırasında, komünist partilerin tabanlarından Mussoli´nin, Hitler´in faşist partilerine geçiş örnekleriyle dolu.

Öfke.. Arzu.. Fırsat..

Deneyim, başımıza gelen şey değil, başımıza gelen o şeyle ne yaptığımızdır. Krizler elbette fırsatlar doğuruyor ama tarih trajik bir şekilde kaybedilmiş siyasal fırsatlarla dolu. Kitlelerin öfkesine yüklediğimiz romantik anlam, onların arzularıyla beraber düşünülmediğinde trajik sonuçlar doğurabiliyor. Burada sözünü ettiğim şey, talepler değil, arzular. Ki öfke, arzuyu maskeleyen semptomları kaldırır ve geçmişte hep kaçınılmış olan eylemlerin gerçekleştirilebilmesini mümkün kılar.

Kitlelerin ne türden arzularla hareket ettiklerini anlamadan, bunu bir kandırılma, güzel yalanlara kapılma eğilimi olarak görmek anlayışı var biz sosyalist solda. Daha derinde, onların kendi arzularıyla temsil arasında ne tür kapılmalara yöneldiğini anlamaya çalışmayı ihmal ediyoruz hep. Bu ittifak nerede durduğunu gayet iyi biliyor. Kandırılma, yalan dolanın büyüsüne kapılma falan yok ortada. Böyle bir “masumiyet“ yüklemeyelim.

Kaldı ki, meseleye, sosyalistleri,devrimcileri siyasi fail olarak kamusal alana daha güçlü taşıyacak olduğunu düşündüğümüz “fırsatlar“dan baktığımızda dahi, olası nedenlerin yarattığı öfke ve fırsatlar, kendi başına doğrusal olarak değişimin devrimci yönünü olanaklı kılmıyor. Aynı değişim arzusu, bir karşı devrimci sürecin hakimiyeti yönünde de işleyebiliyor. Bunun için Trump´ın başkanlığa yürüyüş serüvenine bakmak yeterli. Aynı şeyler Erdoğan için de söylenebilir.

Peki ama hep bu “kötücül ruh“, canavarlar falan mı dolaşıyor üzerimizde? Değil elbette.. Daha pandeminin ilk günlerinden itibaren, çoğumuz ne olup bittiğinin şaşkınlığı içinde rıza gösterip, kapanmayı parklarda ya da evimizde lay lay lom hallerinde ya da sadece kendi bulunduğumuz politik ve sosyal çevre içinde kapalı devre deneyimlerken; bulunduğumuz yerden “şöyle yapmalı, böyle yapmalı, yeni toplumsallıklar örülmeli, dayanışmayı yükseltmeli, kurtuluşumuz sosyalizmdedir“ derken, bizim söylediğimiz her şeyi, “içinde“ sosyalizm geçmese de “içinden“ tam boy sosyalizmin geçtiği her şeyi yapan devrimci gençler var. Hala da varlar. Querdenken 711 gösterilerinin taşığı tehlikeye işaret edip, “ Wir Sind Mehr“ (Biz Daha Çoğuz) rehavetine kapılmadan, sokağı bırakmamaya yine onlar öncülük ediyor. Hakkını yemeyelim, başkaları da var tabiki ama inisiyatif ve öncülük onlarda. Aşk olsun onlara!!!

Meslenin bir başka boyutu da, tam tersi olması gerekirken, bu gösterilere Kürdistanlı ve Türkiyeli azınlık-göçmen kurumların ilgisizliği.. Yaşadığımız ülkenin sorunlarıyla da ilgilenip hayata müdahil olmakla, geldiğimiz ülkenin gündemiyle müteşekkil olmanın hep bir ikiliğe dönüşmesi ve bunun aşılması gerektiği on yıllardır tekrarlanıp durur. Bunun hala bir ikilik olarak kalmasının nedenleri çok uzun.. Stuttgart özelinde Querdenken 711 gösterileri ve taşıdığı tehlike, bütün bu nedenleri anlamsızlaştırıp, meselenin aslında tam da bizim meselemiz olduğunu gösterecek kadar açık.

Birkaç soruyla bitireyim: On beş bin kişilik gösteri sonrası faşistlerin Stuttgart sokaklarında elini kolunu sallaya sallaya, tehditkar ve arsız bir güvenle dolaşması bir işaret değil mi? Pandeminin zeminlerinden gıdasını alan bu kutsal ittifak bulamacı kamusal alanı bize yer bırakmayacak şekilde işgal ettiğinde, kendi gündemlerimizi o kadar rahat sokağa taşıma imkanı bulabilecek miyiz?

11.05.2020

Fotograflar: Ali Çarman (Stuttgart’ta 9 Mayıs 2020’de gerçekleşen Querdenken 711 eyleminden.)

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑