fbpx

Seçtiklerimiz

Published on Haziran 27th, 2020 | by Avrupa Forum 5

0

Türkiye’de değişik boyutlarıyla işkence gerçeği – Nuran Gelişli

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olan 26 Haziran’da işkence ve kötü muamele uygulamalarına ışık tutan ortak bir açıklama yayımladı. Açıklamada işkence ve diğer kötü muamelelerin artışına dikkat çekildi.

26 Haziran 2020 itibariyle Türkiye’de değişik boyutlarıyla işkence gerçeği

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olan 26 Haziran’da ortak bir basın açıklaması yayımladılar. İşkence ve kötü muamele uygulamalarına yer verilen açıklamada gözaltında yapılan işkence ve diğer kötü muamelelerin artışına dikkat çekildi.

“2019 yılında TİHV’e işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle 908 kişi başvurmuştur.

Bu kişilerden 51’i başvuru yakınıdır, 19’u ise Türkiye dışında işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarına maruz kalmıştır.

Türkiye’de doğrudan işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı için TİHV’e başvuran 838 kişiden 379’u (% 45,2) emniyet müdürlükleri, 120’si (% 14,3) ise polis karakolu gibi resmi gözaltı merkezlerinde işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir.

Ayrıca 214 (% 25,5) kişi de kolluk güçlerinin gözaltı ve nakil araçlarında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.”

Barışçıl toplanma ve gösteri yapma hakkını kullanan kişilere yönelik işkence ve diğer kötü muamele uygulaması düzeyine ulaşan kolluk şiddetinin, gösterilere müdahalesi sırasında sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda devam ettiği ve bu şiddetin de arttığı belirtilen açıklamada, “2019 yılında ev baskınlarında ve bu baskınlar sırasında gözaltı işlemi henüz başlamamışken yaşanan işkence uygulamalarında görülen oransal artış ayrıca dikkat çekicidir” denildi.

“2019 yılında TİHV’e başvuranlardan 309’u (% 36,9) açık alan ve gösteri sırasında, 170’i (% 20,3) ise ev ve iş yeri gibi mekânlarda işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldıklarını beyan etmişlerdir.

İHD Dokümantasyon Biriminin verilerine göre ise 2019 yılında resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 1477’dir.

TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2019 yılında kolluk güçlerinin toplanma ve gösteri özgürlüğü kapsamında yapılan barışçıl eylem ve etkinliklere müdahalesi sonucu 3741 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış, 69 kişi ise yaralanmıştır. 2020’nin ilk beş ayında ise kolluk müdahalesi sonucu 754 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış 16 kişi ise yaralanmıştır. Yine aynı dönemde sokakta ve açık alanda 65 kişi, ev baskınlarında ise 17 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.”

Zorla Kaçırma/Kaybetme Girişimleri

“Gözaltında zorla kaybetme eylemi anlık bir eylem değildir ve büyük çoğunlukla işkencenin eşlik ettiği belirli bir alıkoyma süresini içerir ve genellikle de ölümle sonuçlanır. Bu nedenle çoklu ve ardışık ihlallere yol açar” denilen açıklamada, insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana endişe verici artış yaşandığına değinildi.

“2019 yılında 6’sı Şubat ayında, biri ise Ağustos ayında olmak üzere 7 zorla kaçırma/kaybetme vakası tespit edilmiştir.

2019 Şubat ayından beri kayıp olan 5 kişi hakkında İHD tarafından ‘BM Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na başvuruda bulunulmuştur. Bu girişimden sonra dört kişinin Temmuz 2019, bir kişinin Ekim 2019, bir diğerinin ise Kasım 2019’da gözaltında oldukları öğrenilmiştir. Halen tutuklu olan bu altı kişiden biri yargılandığı duruşmada kendisinden haber alınamayan dönemde ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını anlatmıştır.

2019 Ağustos ayında Ankara’da kaçırılan/kaybedilen bir kişinin akıbeti hakkında, üzerinden 10 ay geçmesine karşın, halen haber alınamamaktadır.

Ayrıca, İHD’ye yapılan başvurulara ve basında yer alan haberlere göre, 2019 yılında başta İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve İzmir olmak üzere pek çok ilde üniversite öğrencileri, gazeteciler ve politik aktivistler başta olmak üzere çok sayıda kişinin kayıt dışı biçimde gözaltına alınarak baskı ve tehdit yöntemleriyle ajanlaştırılmaya çalışıldığı, bunu kabul etmeyenlerden bazılarının “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandığı ya da kaçırılarak bir süre çeşitli işkence ve kötü muamelelere maruz kaldıktan sonra serbest bırakıldığı öğrenilmiştir.

Ajanlaştırma iddiasıyla İHD’ye 2019 yılı içinde toplam 71 başvuru yapılmıştır. Basına yansıyan haberlerde ise 66 vaka tespit edilmiştir. Böylece toplam 137 kişi bu tarz bir işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.”

Hapishaneler kapasitelerinin üzerinde dolu

Hapishanelerde kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü olduğunu, Adalet Bakanlığı’nın hapishanelerde bulunan mahpus sayısı konusunda sağlıklı veri paylaşmadığı bildirilen basın açıklamasında,

“Adalet Bakanlığı verilerine göre 2005 yılında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 55.870 dir. Bu sayı, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 31 Aralık 2018 tarihinde 264.842’ye, Adalet Bakanlığı’nın Aralık 2019’da Bütçe görüşmeleri sırasında TBMM’de yaptığı açıklamalara göre de 294.000’e yükselmiştir.

Bakanlığın aynı açıklamasında hapishanelerde 11 bin civarında kadın ve 3 bin 100 çocuk tutuklu ve hükümlünün bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca 780 çocuk da anneleri ile birlikte hapishanelerde kalmaktadır. Uzunca bir zamandır, hükmen tutukluların,  yani cezası henüz onanmamış durumda olan kişilerin, sayısı hakkında ise her hangi bir bilgi verilmemektedir.

Görüldüğü gibi 14 yıl içinde hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısının yaklaşık altı misli artması, son yıllarda ülkemizde insan hakları konusunda yaşanan geriye gidişin somut bir göstergesi olmaktadır.

Bu artış TÜİK verilerine yansıyan her yıl hapishanelere giriş ve çıkış trafiğinde görülen yoğunluk ile birlikte düşünüldüğünde daha da vahim bir durum ortaya çıkmaktadır. TÜİK verilerine göre 2018 yılı içinde ceza infaz kurumlarına 266 bin 889 kişinin giriş kaydı yapılırken aynı dönemde 215 bin 170 kişinin de çıkış kaydı yapılmıştır.

Ayrıca 31 Aralık 2019 tarihi itibariyle Türkiye genelinde denetimli serbestlik kapsamında 455.987 kişi bulunmaktadır. Bu sayıyı hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerin sayısı ile topladığımızda özgürlüklerinden mahrum bırakılmış yurttaş sayısı yaklaşık 750 bine ulaşmaktadır. Bu da diğer dolaylı gözetim/denetim araçlarını bir yana bıraktığımızda yaklaşık her yüz yurttaştan birinin doğrudan/çıplak gözetim altında olduğu anlamına gelmektedir.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 1 Haziran 2020 tarihi itibari ile mevcut 367 ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi 236.755 kişiliktir. Covid – 19 salgını vesilesiyle çıkarılan ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’dan yararlanan mahpus sayısının her ne kadar 90 bin civarında olduğu telaffuz edilmekteyse de yapılan değişikliklerden yararlananların net sayısı yetkililer tarafından kamuoyu ile henüz paylaşılmamıştır.

Hapishanelerde kapasite fazlası mahpusun bulunması, yol açtığı sağlığa, suya, gıdaya erişim vb. sorunlar ile birlikte düşünüldüğünde evrensel normlar bakımından kötü muamele niteliğindedir.”

Hapishanelerde işkenceler arttı

Açıklamada “Kürt sorununda barışçıl çözüm arayışlarından vazgeçilmesi ve 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, daha sonra askeri darbe girişiminin bastırılması ve ardından OHAL ilan edilmesiyle devam eden ve günümüze varan süreçte cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere yönelik işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında olağanüstü düzeyde artışlara” dikkat çekildi.

“TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2019 yılında hapishanelerde hastalık, intihar, şiddet vb. çeşitli gerekçelerle en az 44 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu şüpheli ölümlere dair çeşitli iddiaların varlığına rağmen etkin soruşturma süreçleri işletildiği yönünde bir bilgi yetkililerce paylaşılmamıştır.

2020 yılının ilk beş ayında ise 4 kişi Covid-19 salgını nedeniyle, 1 kişi ölüm orucu eylemini sürdürürken olmak üzere en az 18 kişi yaşamını yitirmiştir.

Verilen bir soru önergesine cevaben 19 Haziran 2020 tarihinde Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 1 Ekim 2019 tarihinden bu yana 396 mahpus tarafından işkence ve diğer kötü muamele başvurusu yapılmıştır.

İHD Dokümantasyon Biriminin verilerine göre 2020 yılının ilk beş ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddia edilen kişi sayısı 439’u Batman cezaevinde olmak üzere en az 633 ‘dür.

Hapishanelere girişten itibaren çeşitli nedenlerle (çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta tekmil vererek sayım vb.) uygulanan kaba dayak, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, sürgün ve sevkler yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.”

Hapishanelerde sağlık hizmetlerine erişim sorunlu

Hapishanelerde özellikle hasta mahkumların sağlık hizmetine erişim ve Covid-19 salgını koşullarında yaşanan sorunlara da yer verilen basın açıklamasında, “Sağlık hizmetine erişimin kısıtlanması, cezaevi reviri ziyaret hakkının kısıtlanması, Adli Tıp Kurumu’na, adliyeye ve hastaneye götürülürken kelepçe takılması dâhil kötü muamele uygulamaları, mahpusların sağlık sorunlarının zamanında ve etkili bir şekilde çözülmemesi, uzun bir süredir devam eden bir başka sorun alanıdır” denildi.

“31 Mart 2020 tarihli son İHD verilerine göre toplam 590’ı ağır olmak üzere 1564 hasta mahpus bulunmaktadır. Bu kişilerin karşı karşıya olduğu sağlık hizmetine yeterli erişim sağlayamama, bağımsız ve nitelikli tıbbi değerlendirme raporu alamama vb. ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Öte yandan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu’nda 28 Haziran 2014 tarihli “toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen” şeklindeki değişiklikte yer alan “toplum güvenliği” ibaresi, hasta mahpuslar için “kesin hayati tehlike teşkil ettiği” yönünde raporlar verilmiş olsa bile, mahpusların salınmalarını bütünüyle keyfiyete bağlamıştır.

2000 yılından bu yana uygulanmakta olan ve tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyon/tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür.

Adalet Bakanlığı‘nın 10 tutuklu ve hükümlünün haftada 10 saat bir araya gelerek sosyalleşmesini öngören 22 Ocak 2007 tarihli genelgesi (45/1) yürürlükte olmakla birlikte uygulanmamaktadır.

Bu sorun Covid-19 salgını kapsamında cezaevlerinde alınan tedbirler ile daha da derinleşmiştir. Bu nedenle bir kez daha Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) “Tutukevlerindeki mahkumların günün makul bir kısmını (sekiz saat veya daha fazla) hücreleri dışında, belirli amacı olan ve değişen faaliyetler yaparak geçirmeleri hedeflenmelidir. Doğal olarak, hüküm giymiş mahkumların bulunduğu kurumlardaki programlar daha da uygun olmalıdır.” şeklinde ifade edilen standart ilkesini hatırlatmakta yarar olacaktır.

İzolasyon uygulamasının özel bir biçimi İmralı cezaevinde yaşanmaktadır. 2011 yılından bu yana kesintisiz devam etmekte olan aile ve avukat görüş yasakları 2019 yılında üç kez, 2020 yılında bir kez (3 Mart 2020 tarihinde) yapılan aile ve 2019 yılında beş kez yapılan avukat görüşmelerine rağmen halen sürmektedir.

Bugün itibari ile içinde yaşadığımız salgın sürecinde en büyük risk grubunu hapishanelerdeki mahpuslar oluşturmaktadır. Hapishaneler kişisel mesafenin en az ve hijyen imkanlarının en sınırlı olduğu kapalı kurumlardır. Yoğun ve hareketli nüfus, hapishanelerin özellikleri ve organizasyonu bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır.

Adalet Bakanlığının 17 Haziran 2020 tarihinde yaptığı duyuruya göre hapishanelerde Covid -19 pozitif tanısı konulup iyileşen tutuklu/hükümlü sayısı 374’tür. Toplam 6 hükümlü yaşamını yitirmiştir. Güncel olarak 72 Covid – 19 vakası bulunmaktadır.

Covid – 19 salgınının hapishanelerde ulaştığı boyuta, toplam vaka ve ölüm sayısına, bu sayıların hapishanelere dağılımına dair maalesef güvenilir ve tatmin edici bilgi edinilememektedir.”

Uluslararası düzeyde özel önlem almaya yönelik acil çağrı

İnsan hakları alanında uluslararası düzeyde otorite olan kişi ve kuruluşların acil çağrı açıklamalarıyla, salgın koşullarında hükümetlerin hapishaneler için çok daha özel önlemler almaya davet ettikleri belirtilen açıklamada,  BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet’in “Hükümetler şimdi siyasi mahpuslar ve sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade ettiği için alıkonulanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan herkesi serbest bırakmalı. Bir sağlık krizinde alınan önlemler, alıkonulan kişilerin yeterli yiyecek ve su hakları da dahil olmak üzere temel haklarını zayıflatmamalıdır. Bir avukata ve doktora erişim de dahil olmak üzere, alıkonulan kişilere yönelik kötü muameleye karşı önlemlere de tam olarak uyulmalıdır” uyarısına yer verildi.

Tüm bu ilke ve çağrılara karşın Adalet Bakanlığı’nın aldığı önlemler kapsamında mahpusların aileleriyle görüşme hakkı tamamen ortadan kaldırıldığı, avukat görüşmelerinin kısıtlandığı belirtilen açıklamada, “salgın koşullarında mahpusların, sağlığa, yiyecek ve suya, hijyen malzemelerine erişimde yaşadıkları ihlallerin kötü muamele niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır” denildi.A

çlık grevleri…

“‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikten, eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade edenler de dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar ve seçilmiş siyasiler”in yararlandırılmadığına dikkat çekilen açıklamada, hapishanelerde sürdürülen açlık grevlerinin ülkenin özel gündemi haline geldiği belirtildi.   

“Açlık grevlerinin insanı ve yaşamı esas alan bir şekilde çözüm yollarının bulunması son derece mümkün iken, siyasi iktidarın en hafif deyimi ile duyarsızlığının sonucu, insanların yaşamlarını yitirmesi toplum vicdanında onulmaz yaralara açmaktadır” denilen açıklamada yaşanan açlık grevlerine yer verildi.

İmralı Hapishanesi’nde Abdullah Öcalan ve diğer 3 mahpus üzerindeki, işkence ve diğer kötü muamele uygulaması anlamına gelen, tecridin kaldırılması amacı ile 8 Kasım 2018 tarihinde Leyla Güven tarafından başlatılan ve 90 hapishanede 3065 kişi tarafından sürdürülen süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri İmralı Hapishanesi’ndeki mahpusların aile ve avukatları ile görüşmelerinin başlatılması sonucu 26 Mayıs 2019 tarihinde sonlandırılmıştır.

Özgürce müzik yapabilmek ve adil yargılanma hakkı için 17 Mayıs 2019 tarihinde Grup Yorum üyelerinin başlattığı, cezaevinden salındıktan sonra da sürdükleri açlık grevleri sonucu Helin Bölek, 3 Nisan 2020 tarihinde (açlık grevinin 288. gününde), İbrahim Gökçek ise 7 Mayıs 2019 tarihinde (açlık grevinin 323. Gününde) yaşamlarını yitirdiler. Adil yargılanma hakkını, keyfi ve yasadışı baskı ve yasakların önlenmesini de içeren temel hakların korunmasını sağlamak amacıyla 3 Temmuz 2019 tarihinde açlık grevine başlayan Mustafa Koçak 24 Nisan 2010 tarihinde (açlık grevinin 297. gününde) yaşamını yitirdi.

Adil yargılanma hakkını, keyfi ve yasadışı baskı ve yasakların önlenmesini de içeren temel hakların korunmasını sağlamak için Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatların 3 Şubat 2020 tarihinde başlattıkları açlık grevleri ise halen sürmektedir. Yakın zamanda yaşanan ölümlerin acısı halen sıcaklığını korurken hak temelli taleplerle açlık grevi yapmakta olan avukatların sağlık durumlarında kalıcı zararlar ortaya çıkmadan insanı ve yaşamı esas alan çözüm yollarının bulunması yönünde çabalar arttırılmalıdır.

Açlık grevini sürdürmekte olan mahpuslara, kişinin onayı olmadığını halde “zorla müdahale ya da müdahale girişimleri” tüm uluslararası belgelerde belirtildiği üzere tıbbi etik ilkelerine aykırı bir uygulamadır ve işkence ve diğer kötü muamele niteliğindedir.

Ancak Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğüne gönderilen “Ölüm Orucu ve Süresiz Açlık Grevi Eylemleri” konulu 22.05.2020 tarih ve 14500235/419 sayılı yazıda kişilerin isteklerine bakılmaksızın tedavi ve beslenme gibi tedbirlerin hayatları için tehlike oluşturmamak şartıyla uygulanabileceği belirtilmektedir. Sağlık Bakanlığının açlık grevi yapan mahpuslara yönelik bu kaygı verici yaklaşımı kesinlikle kabul edilemez.

Daha vahimi ise “zorla müdahale” gerekçelendirilirken hukuk ve tıbbi etik ilkelerinin pervasız bir keyfilikle yorumlanması, çarpıtılmasıdır. Söz konusu yazıda, Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin “bilgilendirilmiş onam” kuralını tarif eden 5. maddesi zorla müdahaleye dayanak olarak gösterilmektedir. Keza uluslararası hukukta hasta haklarını düzenleyen öncü ve referans belgeler olarak kabul edilen Dünya Tabipler Birliğinin Malta, Tokyo ve Lizbon Bildirgeleri uluslararası antlaşma niteliğinde olmadıkları ifade edilerek değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.”

İşkence ve diğer kötü muamele yasağını olumsuz etkileyen düzenlemeler

2005 yılından bu yana değişik dönemlerde mevzuatta işkence yasağının mutlaklığını zedeleyecek pek çok olumsuz düzenleme yapıldığı, 2015 Temmuz ile başlayan süreçle birlikte, bilhassa da OHAL döneminde, bu mevzuat değişikliklerinin sistematik bir hal aldığı, bu yaklaşım OHAL uygulamasına son verildikten sonra dahi sürdürüldüğünün belirtildiği basın açıklamasında,

“14 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan 6722 sayılı kanuna göre operasyonlara katılan askeri personelin işkence ve diğer kötü muamele iddialarına yönelik soruşturulması özel izin prosedürüne tabi kılınmış, geriye dönük olarak cezasızlık zırhı tesis edilmiştir. Keza OHAL Kararnamesi ile OHAL ile ilgili işlerde karar veren ve görev alan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluklarının olmayacağı düzenlenmiş, mutlak dokunulmazlık getirilmiştir.

İşkencenin önlenmesinde önemli bir rolü olan ancak yıllardır uygulamada büyük ölçüde ihmal edilen kişiye gözaltı hakkında bilgilendirme, üçüncü taraflara bilgi verme, avukata erişim, hekime erişim, uygun ortamlarda uygun muayenelerin gerçekleştirilmesi ve usulüne uygun raporların düzenlenmesi, hukukilik denetimi için süratle yargısal makama başvurulabilme, gözaltı kayıtlarının düzgün tutulması, bağımsız izlemelerin mümkün olması başlıklarında toplanabilecek usul güvenceleri, OHAL sürecinde KHK’lar ile yapılan yasal düzenlemeler sonucu önemli ölçüde tahrip olmuştur. Bu tahribatın etkileri bugün de devam etmektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin 29 Kasım 2019 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 24 Temmuz 2019 tarihli 2018/73 E, 2019/65 K sayılı kararı ile OHAL döneminde yapılan daha sonra kalıcı hale getirilen olumsuz düzenlemelerden sadece tutukluların avukatlar ile görüşmelerindeki kimi kısıtlamaları düzenleyen maddelere dair iptal kararı vermiş, diğerlerinin geçerliliğini ise korumuştur.

Bu karar ile tutukluların avukatları ile görüşmelerine Cumhuriyet Savcısı’nın kararıyla kısıtlama getirilebileceği düzenlemelerden olan 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 59. maddesinin (5) ve (10) numaralı fıkralarında düzenlenen, “Görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli bulundurulması, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulması” hükümleri iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından sadece dört ay sonra 29 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren ‘Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’ te iptal edilen tüm maddelere nerede ise aynı sözcüklerle yer verilmiştir. Mevzuat düzenlemelerindeki hukuk dışı yaklaşım ve keyfiyetin bir göstergesi olan bu kısa öykü, aynı zamanda hukuka saygıda ve değerlerde yaşanan tahribatın ulaştığı boyutu da ortaya koymaktadır

Covid-19 küresel salgınının yarattığı tehdit öne sürülerek hızla TBMM’den geçirilen ve 15 Nisan 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren, “7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun” ile başta işkence yasağı ihlali olmak üzere çok sayıda insan hakları ihlalinin cezasız kalmasının yolu açılmış oldu.

Düzenlemede “kasten öldürme ve işkence” suçu kapsam dışında bırakılmakla birlikte “kasten yaralama sonucunda ölüme sebebiyet verme” ve “taksirle ölüme sebebiyet verme’” suçlarından hüküm giyenlerin koşullu salıverme oranları indirilmiş ve denetimli serbestlik hükümlerinden kolaylıkla yararlanmaları sağlanmıştır. Bu ise, hukuka aykırı biçimde güç kullanarak yaşama hakkı ihlaline yol açtığı için hüküm giyen veya giyme ihtimali olan çok sayıda kolluk görevlisinin kısa süre içinde özgürlüğüne kavuşması anlamına geliyor. Uygulamada cezasızlık sistematiğinin bir sonucu olarak işkence suçu işleyen kolluk görevlileri hakkında genellikle daha hafif ceza gerektiren “kasten yaralama” suçundan dava açılmaktadır. Bu düzenleme ile işkence suçu da kapsam dışı bırakılmış ve böylelikle cezasızlık iyice pekiştirilmiş olmaktadır.”

“Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu”, yaşam hakkı ve kişi güvenliği ihlalleri

2020 Ocak ayında TBMM gündemine getirilen ve halen TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine devam edilmekte olan “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu” teklifinde “bekçilerin zor ve silah kullanma yetkisine sahip olacağı, kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar önleyici tedbirleri alabileceği, makul bir gerekçeyle durdurma yetkisini kullanabileceği, kimlik veya diğer belgeleri isteyebileceği, kişinin şüphe uyandırması durumunda üst araması yapabileceği, araçlarının görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyebileceği” yer almaktadır. 2007 yılında Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda yaşanan “yaşam hakkı” ve “kişi güvenliği” ihlalleri bu yasa teklifinin kabulüyle daha da yaygınlaşıp artacaktır.

İşkenceyi meşrulaştıran söylem

Uluslararası Önleme Mekanizmalarının Türkiye’ye dair raporlarına da yer verilen açıklamada, işkenceye yönelik cezasızlığın bir devlet politikası haline geldiğine vurgu yapıldı. “Yıllardır her düzeyden devlet ve hükümet yetkilisi, kolluk güçleri tarafından uygulanan şiddeti koruyan hatta teşvik eden ve işkenceyi meşrulaştıran söylem ve davranışlar içinde olmuştur. Son dönemlerde bu tür söylem ve davranışları daha da öne çıkaran siyasi iktidar, aynı zamanda mevzuatta yaptığı düzenleme ve değişiklikler ile cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmaktadır” denildi.

“Adalet Bakanlığı, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından 2019 yılında yayınlanan ‘2018 Adli İstatistik’ verilerine göre,

‘kamu görevlisine direnme’ suçunu oluşturan TCK’nın 265. maddesinin de bulunduğu ‘kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı suçlar’dan dolayı 2018 yılında 163.032 kişi hakkında soruşturma açılmış, bunlardan 48.064’ü hakkında dava açılmıştır.

Buna karşın aynı yıl içinde işkence suçunu düzenleyen TCK’nın 94. ve sık kullanılan eziyet suçunu düzenleyen TCK’nın 96. maddelerine dayalı olarak toplam 2196 kişi hakkında soruşturma açılmıştır. 1035 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilirken 766 kişiye dava açılmış ve 395 kişi hakkında ise başkaca kararlar verilmiştir.

Bir bölümü OHAL altında geçen 2018 yılında, üstelik kolluk şiddetinin zirveye ulaştığı koşullarda işkence ile direnme suçlarından açılan davalar arasında bu denli yüksek bir farkın olması cezasızlığın boyutlarını ve sistematik bir politika olarak sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.”

Tags: , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑