fbpx

Seçtiklerimiz

Published on Mayıs 30th, 2020 | by Avrupa Forum 5

0

ULAN İNEKLER! – Dilaver Demirağ

Hayvanlar insanlar için besine dönüşecek et makineleri olarak düşünülüyor, onların maruz kaldığı türlü eziyetler akla dahi getirilmiyor. Çünkü onlar kapitalist bir mantıkla sadece birer meta.

Hümanizm kavramı bizde İnsancıllık olarak tercüme edilir. İlginçtir batıdan farklı olarak bu kavram belki de bu toplumun değer yargılarının etkisi ile anlam genişlemesine uğrayıp vicdanlı, merhametli insan olmak gibi bir anlam kazanmıştır. Mesela internette bir sitede sormuşlar “İnsancıl olmak ne demek, size ne çağrıştırıyor?” diye; birisi yanıtlamış “Ne din işidir, ne eğitim, ne para, ne de başka bir şey; insancıl olmak sadece vicdan işidir”. Oysa benzer bir şey batıda sorulsaydı bunun karşılığı insan hakları olurdu. Mesela savaşlarda, insancıl hukuk kavramı tam da buna uygun olarak savaşın sınırlı bir etki düzeyinde kalmasına yöneliktir. Sivil hayata, sivillere zarar vermemek eksenli bir hukuk anlayışı ile savaşın zalimliğinin sadece savaşanlar ile sınırlı olmasını hedefler; kimyasal silah, fosfor bombası vb. kitlesel ölüme yol açan silahları yasaklar. Kısacası insancıl hukuk insanların insanlara yönelik zulmünü engellemeye yönelik bir hukuk anlayışıdır.

Hakeza bizde Hümanist dendiğinde insan sevgisi ile dolu idealist kişi anlaşılır, ancak batıda Hümanizm felsefesine bağlılık anlaşılır. Uzun uzadıya Mirandolla v,b.’den yola çıkarak insan haysiyeti v,b. kavramlar üzerinden hümanizm tanımları yapmak değil amacım.  Burada bu kavramların biraz daha vicdan vb. değerler ile daha çok hemhal olduğunu anlatmak istiyorum.

Evet, kavramlara çok güzel anlamlar veriyoruz vermesine de bu anlamları hayata geçirmede pek becerikli olduğumuz söyleyemez. Tersine toplumun bu değerleri ile uyuşmayan öyle çok yönü var ki. Mesela kadını çok yücelten atasözlerimiz vardır ama kadınlara en zalim davranışlar da bu yüceltici sözleri kullanan toplumda görebiliriz. Aynı şekilde çocukları çok severiz ama çocuklarla ilgili öyle kötülükler yaparız ki tam bir “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” deyimindeki tutarsızlığı görürüz.

Birçok konuda duygusal olan bizler nedense konu hayvanlara gelince hiç de duygusal değilizdir. Bayram adıyla kutladığımız günlerde hayvanlara karşı öyle bir gaddarlaşırız ki sormayın gitsin. Köpeklere, atlara, koyun ve sığırlara, kuşlara, hâsılı bilcümle hayvanata gaddarlıkta tüm dünya ile rekabet ederiz.

Çin’deki köpek yeme festivali günlerinde, özellikle de hayvansever gruplarında, küfrün bini bir paraya gider ama kendimizin danaları kepçelerle yukarıya kaldırıp kesmemizi pek düşünmeyiz. Aslında Çinliler için köpekler ne ise bizim içinde dana ya da koyun aynı; onlar sadece ve sadece et ya da besin maddesidir. Hâsılı, kendi gözündeki merteği (direği) görmeyip başkasının gözündeki çöpü görmek gibi bir âdetimizin olduğu söylenebilir.

İnsan Merkezci Hastalık Mantığı

Hayvanlar konusundaki duyarlılığımızın bir başka göstergesi de geçen ayların gözde konusu şarbon.  Bu hastalığa yol açan sporlar bazan hasta hayvanların ağız salgılarından toprağa geçer ve orada uzun süre kalır. Çok dirençli olan topraklardaki Antrax sporları nemli havada veya yağmurlu havada derinden yüzeye çıkar. Bu sporları üzerinde barındıran otçullar bu hastalığı vücutlarına almış olurlar. Ancak bu hastalık için en riskli grup geviş getiren hayvanlar, yani onlar bu hastalığa karşı daha duyarlılar. Çünkü hastalıklı otları yutup tekrar çiğnediklerinde hastalık yapıcı sporlar aktive olur.

Şarbon, insanlar için ölümcül bir hastalık olduğu kadar, esas olarak hastalık taşıyan hayvanda ölümcül ve, deyim yerinde ise, dalak v.b. yumuşak dokularda daha büyük tahribata neden olduğundan, doğal olarak hayvanın ciddi acı çekmesine de yol açıyor. Yani hastalık hastalığa maruz kalanın da canını yakıyor onu da öldürüyor. Ama biz hayvanların acısına aldırış bile etmiyoruz. Tek derdimiz kendimiziz.

İnsanlar hasta ineklerin acı çektiği gibi bir meseleyi asla dert etmiyor çünkü sığıra ya da ineğe sadece et olarak bakıyor. Bir sığır gördüğünde bilinç sahibi, acı çeken, zeki ve duyguları olan bir canlı akla gelmiyor. Akla gelen tek şey biftek ya da kıyma. Yani biz evcil otçullara sadece yiyecek olarak bakıyoruz, bize sağladıkları fayda bizi ilgilendiriyor. Tam bir duyarsızlık ve türsel bencillik. İşte bunun nedeni tam da insan ile hayvan arasındaki hiyerarşik durum. İnsan varlıklar içinde en üstün ve en zeki olduğundan doğal olarak diğer türleri kendisine göre konumlandırıyor. Binlerce yıl önce onları evcilleştirdiğimizden, bizi ilgilendiren onların bize nasıl fayda sağladıkları. Bugün bile evimizdeki birçok hayvanı sevgi duygumuzu tatmin etmek için besliyoruz. Özellikle de yalnız insanlar muhtaç oldukları sevgi duygusunu onlarda buluyor, hayal kırıklıklarını onlara yüklüyorlar. Bu belki de en insancıl bencillik türü. Diğerlerinin çok daha bencil ve alçakça olduğu açık.

İnekler de hasta olduğunda en az bizim kadar acı çekiyorlar. Hatta bazan gözlerinden yaş bile gelebiliyor. Bizim gibi halsiz kalıyor, bizim gibi ağrı çekiyorlar.

Şarbonlu Sığırlar Giremez Ama Gemide Bok İçinde Ölebilirler

Hal bu iken o dönemlerde bir eylem yapıldı. Hasta hayvanları taşıdığı tespit edilen bir yük gemisi yükünü Çeşme’ye boşaltmaya geldiğinde, Çeşme’den bir grup bu yükü boşalttırmayacaklarını ve limanı ablukaya alacaklarını video çekerek ilan etmişti. İlk başta anlaşılabilir görünen bu protesto müthiş bir bencillik taşıyordu hem insancıllık adına hem de türsel bakımdan.

İnsancıllık adına, diyelim ki bu yük çeşmeye değil başka bir kentin limanına üstelik de kimsenin haberi olmadan boşaltıldı. Bu durumda Çeşmeli direnişçinin tek derdi bu hayvanlar hastalıklı olduğu için Çeşmelilere hastalık bulaştırmaması. Hasta hayvanlar başka bir yere boşaltılıp oradaki insanların hastalık nedeni ile ölümüne yol açmış, bu kahraman direnişçi grubunun çok da dert ettiği bir mesele değildi.

Türsel bencillik… Çünkü o gemideki sağlıklı hayvanların hasta hayvanlarla bir arada daha uzun zaman geçirmesi nedeni ile onlara da hastalık bulaşacak olması, hastalığın güçlü bir yayılım göstermesini sağlayan hastalıklı hayvan dışkıları ile bir arada, derilerinin bundan kaynaklanan sorunlar yaşaması, bu kahraman direnişçilerimizin hiç aklına gelmeyen meseleler. Ve ironik olan, bu direnişçilere alkış tutanlar arasında çevreciler de vardı. Yani gezegenin selametini dert ettiğini söyleyenler.

Bu noktadan sonra asıl meseleye gelmek istiyorum. Şarbon karşısında gösterdiğimiz davranış doğrudan hiyerarşi kaynaklı bir tür ayrımcılığına dayanıyor. Ama hiçkimse işin bu boyutuna değinmiyor bile. Hayvanların insanlar için besine dönüşecek et makineleri olarak sadece ticari bir ürün olarak düşünülmesi, hayvanların aşırı yüklemeden kaynaklanan maruz kaldığı türlü eziyetler akla dahi gelmiyor. Çünkü onlar kapitalist bir mantıkla sadece birer meta. Bu da kapitalizmin nasıl bir tahakküm düzeni yarattığını, tür ayrımcılığını ve bunu besleyen hiyerarşiyi nasıl beslediğini gösteriyor. Mülkiyetin yarattığı tahakküm biçimleri hayvanların tıpkı 19 yy’ın köleleri gibi görüldüğünü gösteriyor. Bu bağlamda sömürgecilik ölmedi sadece türsel transfere maruz kaldı.

Derin Ekolojik Anarşizmin bu meseleye bakışı ise diğer tüm siyasi anlayışlardan çok daha radikal. Bu bakış açısı özgürlüğü sadece insana mahsus bir olgu olarak değil tüm gezegen için düşünülen bir şey olarak düşünmemiz gerektiğini ortaya koyar. Onların da bizim için hak olarak gördüğümüz her şeye sahip olmaları gerektiğini, çünkü bunun türsel adaleti sağlamanın ön şartı olduğunu belirtirler. Hatta Anarşist sözleşme düşüncesini hayvanlar için düşünmenin ve gezegensel ölçekte bir türsel federasyonun özlemini hissettirmenin tam sırası olduğunu ifade ederler.

Nasıl hiyerarşinin antitezi eşitlik ise ve insanlar köleliği eşitlik fikri ile kısmen alttetiyse, artık eşitlik fikrini insan ötesi bir dünyaya doğru genişletmenin tam zamanıdır.  Marksın ünlü sloganını ekolojik bir anlayışla yenilemek gerek ve şunu demeliyiz. “Ey gezegen zincirlerinden başka kaybedeceğin bir şey yok!”

Kaynak: Yeşil Öfke

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑