fbpx

Yazarlar

Published on Şubat 15th, 2020 | by Avrupa Forum 20

0

Umut Diyalogları (12) – Cengiz Türüdü & Naim Kandemir

Siyasal İalam ve Medya

Naim-Bir zamanlar Yeni Şafak gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Mustafa Karaalioğlu, Akif Beki’ye: “Ben geçen gün sayın Başbakan’a da söyledim. Medyanın hali ordudan daha önemli. Asıl medya ile uğraşmak gerek. Orduyu bir şekilde kontrol edersin, anlaşırsın. Ama medya öyle değil,” diyerek medyanın kendi iktidarları için ne denli önemli olduğunu belirtmişti.

Siyasal İslamcılar 27 Mart 1994’te Refah Partisi olarak belediye seçimlerini kazandılar. Bu seçimlerde RP, 15 büyükşehir belediyesinden 8’ini aldı. Bu sayede yönetmeyi ve ondan da önemlisi imar rantı başta olmak üzere kamunun-istenirse-nasıl bir rant cenneti olarak kullanılabileceğini öğrendiler ve o yıllarda belediyeler üzerinden sağladıkları rantlarla siyasal İslam iktidarı için gerekli olan sermayeyi biriktirdiler. Bu, büyük birinci dersleriydi.

İkinci büyük çıkardıkları ders ise medyanın gücüydü. 2002 seçimlerinden önce medya, iş adamlarının elinde hükümetlere karşı ihale alma, iş yaptırma silahıydı. (TÜSİAD’ın 1979’da Ecevit Hükümeti’ne karşı gazetelere boy boy ilân vermesi gibi).

Siyasal İslam, hükümeti devraldıktan sonra bu güçlü silahı eline alıp; hem iş adamlarına, hem orduya, velhasıl ele geçirmek istediği yerlere karşı verimli bir şekilde kullandı.

Ayrıca medya, siyasal İslamın, kurmak istediği devlet ve toplumun inşası için de; yoksul halkın yardımlarla kendilerine bağlanmasından sonra diğer bir işlevsel silahı oldu.

Öte yandan, MEB aracılığıyla nasıl ki kendi ideolojilerini Değerler Eğitimi adı altında çocuklara enjekte ediyorlarsa, medya araçlarıyla da hedefledikleri şeriat sistemini ve ritüellerini halka pompaladılar. Bugün hâlâ özellikle taşrada, kırsalda televizyon büyük bir halk kitlesi için eğlence aracı olarak izleniyor.

Bu çerçevede siyasal İslam 2002’den başlayarak, genel olarak medyayı nasıl şekillendirdi?

Cengiz-Sen soruyu sorarken soruya aynı zamanda açıklama da getiriyorsun. Ben bu soruya bir başka yerden başlayacağım. Başlangıcım Marx’ın Alman ideolojisi. Marx Alman İdeolojisi’ndetoplumda egemen fikirler o toplumun egemen sınıflarının fikirleridir ve bu egemen sınıfların fikirlerini bu toplumda egemen olan kültür endüstrisi üretir,diye belirtir. Bütün dünyadaki gelişmeler bunu doğrulamıştır. Hakikaten toplumdaki yaygın fikirler, belirleyici fikirler, çoğunluğu meşgul eden fikirler -devrimci durumlar gibi özel anlar dışında- genellikle egemen sınıfların fikirleridir.

Türkiye de bunun dışında değil. Türkiye’deki egemen fikirler; eğitimsiz, az eğitimli kesimlerin kafasını meşgul eden fikirler ve zihni şekillenmeler Türkiye’deki egemen sınıfların fikri kalıplarına uygun bir şekillenme. Egemen sınıflar sadece devleti yönetmiyor, devleti yönetirken bir aygıtı kullanıyor Althusser buna ideolojik aygıtlardiyor. Bu ideolojik aygıtlar:hukuk, eğitim, spor, medya, magazin… Bunlar genellikle bu aygıtlar aracılığıyla kitleleri, toplumu manipüle ediyorlar ve düzenin ihtiyacına uygun bir kitle yapısı, bir insan tipi oluşturuyorlar.

Devletin İdeolojik Aygıtları’nın içerisinde en önemlilerinden birisi de medyadır. En yaygın olanı, kitleleri en manipüle etme gücüne sahip olanı, en etkili olanı bu medya. Bu yüzden medyaya dördüncü kuvvet denir. Yasama, yürütme ve yargıdan sonra düzeni ayakta tutan dördüncü kuvvete medya deniliyor. Zaman zaman bu dördüncü kuvvet bütün kuvvetlerin önüne geçip bütün kuvvetleri şekillendirecek bir güce de ulaşabiliyor.

Eskiden Cumhuriyet döneminin deyişi ile makbul vatandaşdenirdi. Şimdi de mütedeyyin vatandaşdeniliyor. Bunu düzen şekillendiriyor. Bunu sadece yönetim, sermaye lehine karar almakla değil, aynı zamanda o karara tepki göstermeyecek, o kararları meşru kabul edecek, o kararların arkasında duracak bilinçsiz, örgütsüz, eğitimsiz bir kitle yaratmak amacı güdülüyor burada. İdeolojik aygıtların işlevi bu. Yani düzen, egemen sınıflar, toplumu bu ideolojik araçlar aracılığıyla şekillendiriyor. Bu konuyu merak edenler, toplum nasıl şekillendiriliyor diye Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları kitabına bakabilir.

***

Bu genel değerlendirmeden sonra şunu diyelim: Türkiye’deki toplumun şekillenmesi 12 Eylül 1980’den sonra başka bir mecraya kaydı. Ondan önce; çağdaşlık, toplumsal ilerleme, hukuk devleti, insan hakları, sendikal haklar, düşünce, örgütlenme, basın özgürlüğü, direniş, basın açıklaması, dernek faaliyetleri gibi konular gündemin temel tartışma konuları iken, 12 Eylül’den sonra başka konular ortaya çıktı.

Türkiye’de 12 Eylül’de egemen sınıfların ideolojik aygıtlarıyla toplumu şekillendirmeleri sonucu toplum başka bir mecraya kaydırıldı. 12 Eylül’ün ana hedeflerinden birisi neydi? Toplumu gericileştirmek! Bunun anlamı ne? Toplumdaki aydınlanmacı, sol, sosyalist, laik damarı kurutmak, kesmek. Yani toplumun çağdaş dünyaya açılışının kapıları olan laiklik, aydınlanma, sol damarları kesmek, toplumu tamamen gericileştirmek, toplumu kendi içine kapamak, toplumu bireyselleşmesini önleyici bir cemaatçilik içerisine iterek, toplumu tarikatların kucağına itmek ve buna uygun bir altyapı oluşturmak. Bu altyapı nasıl oluşturuldu? Anormal bir İmam Hatip patlaması, eğitimi İmam Hatipleştirerek, öğretmenin yerine imamı koyarak, öğretmeni geri plana atıp, imamı öne çıkartarak, eğitimi bilimsel, laik, çağdaş eğitim olmaktan çıkarıp feodal, tarikatçı, şeriatçı, Ortaçağcı bir çizgiye çekerek bu yapılmak istendi ve buna uygun toplum yaratıldı.

***

Geçmişte, tarikatların MSP etrafında çok az bir gücü varken, şimdi devletin çizgisini belirliyor tarikatlar. Devlet içerisinde güç dengesinin belirleyici unsurlarından biri haline geldiler. Örneğin bu tarikatların içerisinden biri kalkıp, laik cumhuriyete son vermek için devletin ordusu içinde örgütlenerek -ki bu ordu laikliğin koruyucusu biliniyordu- laikliğin koruyucusu, güvencesi diye bildiğimiz ordu içerisinde şeriatçı bir grup laikliğe son vermek için darbe yapmaya kalkıştı. Atatürk’ün Başkomutan olarak kabul edildiği ordu içerisinde şeriatçı bir grubun kalkıp laikliği sonlandırmak ve yerine din, tarikat devleti kurmak için darbe yaptığı döneme kadar güçlenmesinin süreçleri var.

Bu süreçlerin dönüm noktası 12 Eylül’dü. Yani 12 Eylül, toplumu öyle bir yapılandırdı ki; o sol, çağdaş, demokratik örgütlenme birikimini, sol aydınlanma birikimini o şekilde tasfiye etti ki onun yerine yeşeren zehirli çiçekler hem toplumu zehirledi, hem devleti çürüttü.

Özellikle bugün muhalif medyada devleti hangi tarikatların paylaştığı tartışılıyor. Fethullah cemaati gitti… Casus cemaati bu. ABD’nin kucağında oluşturulmuş bir cemaat. Bu cemaatin yerine bugün Menzil, Nakşibendi tartışılıyor. Bu bakanlık şunun, bu genel müdürlük bunun, şeklinde tartışılıp, basında her gün bu konuda yazılar çıkıyor. Devlet içerisinde hangi tarikatlar ne kadar güçlü konusunda en son yayınlanan kitaplardan birisi de Saygı Öztürk’ün Menzil Bir Tarikatın İki Yüzü. Bu konuda kaynak bir kitap. Bundan önce Barış Pehlivan’ın ve Barış Terkoğlu’nun Metastaz kitabı vardı. O da benzer konulardaydı.

Türkiye’de Cumhuriyet, laiklik, aydınlanmacı Fransız devriminden esinlenmiş bir yapı ortadan kaldırılıp yerine toplumu dinselleştirmek, gericileştirmek, toplumun çağdaş kültür ile bağını koparıp, aydınlanma, laiklik, devrimcilik, yenilikçilik gibi duygu ve kültür değerlerini, etik değerlerini ortadan kaldırıp, biatçı, itaat eden, kişiye tapan, kişiyi putlaştıran, hatta lider, reis dediği insanda Allah’ın bütün vasıflarını gören, bu reis dediği insana dokunmayı ibadet kabul eden, bu reis dediği insanı Allah’ın milletine gönderdiği bir kutsal kişi olarak gören, reisin memleketi Rize olduğu için Rize’nin kutsal şehir ilan edilmesi gerektiğini ileri süren bir anlayış ortaya çıktı.

‘80 öncesi böyle bir anlayışı tahayyül etmek mümkün değildi. Çünkü o zaman toplum başka şeyleri tartışıyordu. Hayat başka yerden akıyordu, hayatın mecrası başkaydı. 12 Eylül’den sonra egemen sınıflar bundan ürktü, korktu. Bu korkularını yenmek için, bu devrim, aydınlanma, çağdaşlaşma kâbuslarından kurtulmak için toplumu alabildiğine gericileştirmek, ilkelleştirmek, cahilleştirmek, toplumu tarikatların, cemaatlerin, vakıfların kucağına atmak, özgürlük duygusunu, düşüncesini yok etmek, Mussolini’nin dediği, devlet her şey, birey hiçbir şey klasik faşist çizgiye gelmek için; yapılan 12 Eylül darbesi Amerikan emperyalizminin öncülüğünde, güdümünde, koordinatörlüğünde büyük bir operasyon olmuştur.

12 Eylül aynı zamanda, genel anlamda Ortadoğu’da Yeşil Kuşak’la birlikte başlayan bu sol demokratik, anti-emperyalist birikimi kazımak, yok etmek, kurutmak için geliştirilen bu emperyalist genel stratejinin bir devamıydı. Yani Türkiye’de ABD’nin, Pentagon’un geliştirdiği, sosyalizmi kuşatmak veya kurutmak için geliştirilen Yeşil Kuşak stratejisinin en dışa vurulmuş kanlı biçimlerinden birisi 12 Eylül askeri faşist darbesiydi. 12 Eylül Yeşil Kuşak stratejisinin bir parçasıydı. Böyle uluslararası oyunlarla, bu 12 Eylül ve 12 Eylül sonrası toplumdaki gelişmeler emperyalizmin, uluslarası operasyonun Türkiye ayağı idi.

Toplum bu şekilde dizayn edildi ve bugünkü Türkiye’de siyasal İslamcı yapı bu uluslararası operasyonun bir sonucu olarak şekillendirilip ete kemiğe büründülüp ortaya çıkarıldı. Siyasal İslamcı bu yapı sadece solun güçsüzleşmesi, Sosyalist Sistem’inçöküşüyle değil, aynı zamanda Türk egemen sınıflarının aydınlanmacı, laik Cumhuriyet değerlerine ihanetinin bir sonucuydu. Türkiye burjuvazisi bu klasik Cumhuriyet değerlerine, ahlakına, eğitimine, hukukuna ihanet etti. Onun yerine kendi çıkarlarına uygun biçimde olduğunu düşündükleri, onun aracılığı ile toplumu daha hızlı manipüle edeceklerini, daha rahat kontrol edebileceklerini düşündüğü siyasal İslam kartını ortaya çıkardılar.

Kıdemli siyasetçi Osman Bölükbaşı’nın bir lafı var: Bütün sektörleri dolaştım siyaset için en verimli sektör: din.Siyaset için en verimli, hiç masraf olmadan, en iyi getirisi olan sektör nedir? Din. Din, alabildiğine siyasette, eğitimde, ideoloji oluşumunda, sistemin kitleleri manipüle etmesinde, sistemin toplumu kontrol etmesinde, kitleleri sisteme bağlamada, sistemle kitleler arasında kader bağı oluşturmada, sistemle kitleleri aynı geminin insanları imiş, sistem batarsa kitleler de batar anlayışını yerleştirmesinde temel bir rol oynuyor. Bu bilerek yapıldı, Türkiye bu noktaya bilerek çekildi. Şu denilemez: Sol acizdi falan, değil… Daha önce tartıştık, Türkiye’deki İslam’ın versiyonu ılımlı İslamdı. Bunun teorisyenleri CİA görevlileriydi. Örneğin, Graham Fuller. Demokrasi ile bağdaşan, demokrasiyle sorunu olmayan yeni bir İslam türü. Bu teoriyi, Ilımlı İslam’ı Türkiye içinde ortaya atan CİA teorisyenleriydi. Bu emperyalizmin Yeşil Kuşak stratejisinin son evrelerinden biriydi ve Türkiye buna göre dizayn edildi.

Türkiye’de bu dizayn geliştirilirken, emperyalizm bir baskı gücü kullanmaktan çok, manipülasyon araçlarını kullandı. İdeolojik manipülasyon araçlarını, eğitim araçlarını kullandı. Eğitimin yapısını değiştirdi, eğitimi dinselleştirdi, eğitimi çağdaş, laik eğitim olmaktan çıkarıp, dini, şeriatçı bir eğitim haline getirdi ve Değerler Eğitimi adı altında bebek yaşta çocuklardan başlayarak Arap kültürünü, şeriatçılığı, Arap İslamı’nı empoze etti. Bugün Değerler Eğitimi diye verilen eğitim çağdaş, etik değerler değil, bildiğimiz şeriatçılık, bildiğimiz tarikat kültürü, tarikattaki Reis-biat ilişkileri, Ulu Kişi ve Ulu Kişi’nin etrafında olup o kişiden esinlenen, ondan feyz alan, biat etmiş kitleler, kurgu bu.

Bu kurgunun gerçekleşmesinde en büyük rolü düzenin dördüncü kuvveti medya oynadı. Düzenin en aktif ideolojik aygıtı medya. Dolayısıyla Türkiye’de siyasal İslam’ın şekillenmesi, siyasal İslam’ın ortaya çıkış ortamının hazırlanması, bu ortamı oluşturan psikolojik, sosyal ağların oluşturulmasında ve örgütlenmenin gerçekleştirilmesi konusunda en büyük rolü, öncülüğü medya yaptı. O yüzden bugün 17 yıllık siyasal İslam iktidarı düzenin olduğu kadar, aynı zamanda medyanın çocuğudur, medyanın yarattığı bir Frankeştayn’dır.

Medya, bu siyasal İslam’ı yaratırken, aynı zamanda siyasal İslam gücü oranında, kendi gücüne bağlı olarak bu medyayı şekillendirdi. Yani genel olarak düzenin medyasını genel olmaktan çıkarıp, özel bir medyaya, siyasal İslam’ın medyasına dönüştürdü ve Türkiye’de bu siyasal İslam, medyanın yaklaşık yüzde %90’nı kontrol ediyor. Türkiye’de en aktif manipülasyon aracı olan medyanın ideolojik aygıtının kitleleri manipüle eden en büyük bölümünü siyasal İslam kontrol ediyor.

Siyasal İslam nasıl yaratıldığının farkına vardı. Siyasal İslam medyanın şekillendirilmesinde, özelleştirilmesinde, kendine ait kılınmasında büyük çaba gösterdi. Bunda başarılı oldu. Toplumsal açıdan başarılı oldu mu? Bunun cevabı: hayır! Medya, sermaye gücü, tarikatlar, dernekler, vakıflar, güvenlik kuvvetleri ve istihbarat… tüm bunların desteğine rağmen Türkiye’de siyasal İslam başarılı değil, başarısız bir sonla karşılaştı. Bu ideolojik aygıtlar, bu sermaye, rant paylaşımları, rant ve talanlarla elde edilmiş büyük sermaye kütlesi Türkiye’de siyasal İslam’ı başarılı kılmaya yetmedi.

Siyasal İslam, medyayı ekonomik güç olarak kendine bağımlı kıldı. Tekelci burjuvazinin bir kesimini metazori biçimde medyaya yönelterek, Erbakan’ın zamanında Kartel Medyası dediği tekelci medyayı bağlamına, kendi çıkar ilişkisi içerisine oturttuğu tekelci burjuvazinin bir kesimine devrederek bir medya oluşturdu. Türkiye’de oluşturulan medyanın %90’nı elinde tutan tekelci burjuvazi, bu holdingçi sermaye aynı zamanda iktidarın en aktif destekçisi yani finansal güç olarak iktidarı ayakta tutan güçlerden birisi.

Bu alışveriş karşılıklı; al gülüm-ver gülüm ilişkisi. İktidar bunlara güç verdi, bunlar karşılığında iktidara güç verdi. İktidar medyayı, medya iktidarı şekillendirdi. Bugün bu noktaya gelindi. %90’ı elinde ama medya okunmuyor, takip edilmiyor. Boş, kültürel değerlerden, etikten, estetikten, bilgiden, bilimden, sanat ve kültürden arındırıldı, bomboş, her gün çürümüşlüğün hikâyesini anlatan, okunmayan, albenisi olmayan, aydınlanmış kesimin ilgisini çekmeyen, birilerinin elinde varakpareye( değersiz kağıt parçası) dönüştü. Televizyonlar da izlenmiyor. Tarikat zoru ile izlenen kanallar var artık. Tarikatla ilgisi olmayan toplumun %50 kesimi bu medyayı izlemiyor. Medyanın siyasal İslam tarafından şekillendirilmesi tersine bir sonuç verdi ve bugün siyasal İslam tüm bu gücüne rağmen Türkiye’de başarısız oldu. Siyasal İslam Türkiye’de kesinlikle pratik olarak iflas etti. Türkiye’de bugün iktidar olarak gücünü koruması, uzatmaları oynamasından başka bir şey değil. Gücü kalmadı artık.

Naim-Medyanın siyasal İslam tarafından şekillendirilmesine Gramsci’nin “Tarihsel Blok” ve Poulantzas’ın “Burjuva klanları” yaklaşımlarını hesaba katarak ne dersin?

Cengiz-Bütün dünyada ve Türkiye’de kapitalizm egemen sınıflar tarafından yönetilir, diye bilinir. Bu ekonomi-politik bilgiyi çocukken öğrendik ki büyük ölçüde doğrudur. Egemen sınıflar deyince bu yekpare bir bütün teşkil etmez. Poulantzas, Egemen sınıflar farklı fraksiyon ve klanlardan oluşur, diyor. Bu, Siyaset Bilimi derslerinde Çıkar Grupları diye öğretilir. Sermayenin kendi içerisinde farklı farklı alanlarda kümelenen çıkar grupları vardır. Bu çıkar gruplarını oluşturan baskı grupları vardır. Burjuva siyaset biliminde çıkar grupları, baskı grupları denilen bu gruplaşmaya, bu yapılanmaya Marxçı siyaset bilimcileri örneğin Poulantzas, Geçiş Süreci kitabında burjuva klanları, burjuva fraksiyonları,diyor. Bu klanları, fraksiyonları Gramsci ise tarihten gelen egemenlik ittifakları olarak değerlendiriyor. Bizim, egemen sınıflar, ittifaklar diye bahsettiğimiz ve bildiğimiz şeyin belli bir kesim içerisinde bloke olmuş haline Gramsci Tarihsel Blok diyor. Örneğin devrime karşı; burjuvazi, toprak ağaları, ticaret burjuvazisi, bankalar birlik yapıyorsa, mülk sahibi sınıflar sosyal devrime karşı birlik yapıyorsa, burada oluşturulan blokun, ittifakın adı Tarihsel Blok’tur.

Bu Tarihsel Blok, o anda hükmeden sınıflar ittifakından başka bir şey değildir. Egemen sınıfların siyasi ittifakına Tarihsel Blok diyor Gramsci. Bu Tarihsel Blok, egemen sınıflar arasındaki o geleneksel ittifakı dile getiriyor. Bu konuyu merak edenler Hugues Pertelli’nin Gramsci ve Tarihsel Blok kitabına bakabilirler.

Türkiye de buna benzer. Okuduğumuz Türkiye Ekonomisi ve Türkiye ile ilgili İktisat kitaplarında ortak bir bilgi var: Türkiye’de hiçbir zaman burjuvazi tek başına iktidar değil. Burjuvazi hep prekapitalist unsurlarla ittifak. Bunlar; tefeci bezirganlar, toprak ağalarının irileri ve aşiret reisleri, mollalar bu ittifakın birer parçası. Türkiye’de egemen blok neydi? Birkaç sınıf ve sınıf içi klanlardan oluşan bir blok. Bu klanlar arasında zaman zaman kaymalar, yer değiştirmeler olabilir ama blokun ana ekseni bozulmuyor.

Örneğin ‘70 den önce toprak ağaları bu blok içerisinde oldukça etkinken, toprak ağaları, oligarşi dediğimiz bu tarihsel blok içerisindeki etkinliğini (tamamen değil) kaybetti ve onun yerini bankacılar, emlakçılar, holdingçi sermaye aldı. Onlar daha öne geçti. Bugün egemen blok içerisindeki belirleyici unsur tekelci sermaye, tekeller, holdingler, bankalar. Toprak ağalarının ciddi, etkin, politikanın esasını belirleyecek bir gücünden bahsetmek mümkün değil. Bugün bu ittifakta tarikat liderleri, tarikat sermayeleri de var.

Tarikatlar 12 Eylül’den sonra ticarileşti, holdingleşti. 12 Eylül’den sonra tarikatların kapitalistleşmesi, banka ve şirket sahibi olması, bunların bileşimi olarak tarikatların holdingleşmesi gerçekleşti. Örneğin Fethullah Gülen, tarikat lideri olmak dışında müthiş imparatorluk diye tabir edilen bir ekonomik güçtür. Bir sürü holding Gülen tarikatının parçasıydı. 12 Eylül’den önce tarikat holdingleri diye bir şey yoktu. 12 Eylül’den sonra oldu bunlar.

Tarikatların ekonomi-politiği aynı zamanda Türkiye’deki burjuvazinin, kapitalizmin ekonomi politiğinin değişiminin bir sonucudur. Tarihsel Blok içerisindeki oynamalarla bu değişimler yaşanıyor.

***

2002’den sonra Türkiye’de batıcı, laik çekirdek ana burjuvaziyle, tekelci burjuvaziyle Anadolu kökenli, daha geleneksel, daha feodal, burjuva kültüründen yoksun kesim arasındaki çatışmalı ittifak devam etti. Şimdi güç olarak, inisiyatif olarak o çekirdek ana burjuvazinin taleplerini göz ardı etmeksizin, Anadolu kökenli tekelleşmiş sermaye ve bankaların siyasal İslam üzerinde direkt etkisi var.

“Anadolu burjuvazisi” doğru bir ayrım değil. AKP Anadolu burjuvazisinin temsilcisi, TÜSİAD’ın değil, gibi bir ayrım yok. AKP, bütün burjuvazinin temsilcisi ve AKP’yi bu hale getiren, bu kadar şımartan, bu kadar önünü açan, özellikle TÜSİAD’ın hayırhah tavırları oldu. Onun önünü açan TÜSİAD sermayesi oldu, ABD oldu. Yani siyasal İslam tasarlandı Türkiye’de. ABD, Avrupa ideologları ve yerli büyük sermaye tasarladı. Türkiye’de siyasal İslam, klasik kapitalizmin, liberal kapitalizmin siyasal hayattaki yozlaşma ve iflası sonucunda Türkiye’de o an için, sistemin tıkalı siboplarını açacak bir çare olarak düşünüldü ve bu siyasal İslam kurgulandı; emperyalistlerle, Türkiye’deki işbirlikçi tekelci burjuvazinin, işbirlikçi elitlerin ideologlarının ittifakı sonucunda siyasal İslam kurgulanıp, sistem için o anı kurtaracak bir seçenek haline getirildi.

Türkiye’deki siyasal İslam, Türkiye’deki egemen blokun (tarihsel blok) iktidarı anlamına geldi. Hâlâ o anlamını sürdürüyor. Türkiye’deki bu siyasal İslam tarihsel blokun temsilcisi ve bu ittifak çelişkili bir ittifak. İçerisindeki çıkar grupları arasında çatışmalar var, sorunlar var. Poulantzas’ın dediği gibi değişik sermaye gruplarından, klanlarından oluşan bir yapı bu. Bu ittifak bir güç şemsiyesi. Bu şemsiyenin altında farklı çıkar grupları ve klanlar yer alıyor.

Naim- Siyasal İslam nasıl ki orduyu, eğitimi, ekonomiyi vurduğu darbelerle çözülmeye uğrattıysa, ele geçirdiği medya araçlarıyla toplumun yüzyıllardır süregelen değerlerini, ahlakını yozlaştırmak için de elinden geleni yaptı.

Flash Tv gibi kanallardaki programlar, diziler, yemek, evlilik programları, körlerin sağırların birbirini ağırladığı “haber” programları gibi programlarla toplumun hafızasını çaldılar.

Siyasal İslam, ele geçirdiği medya araçlarıyla, hedefi için toplumu dejenere ederken, kendi tabanı da bu dejenerasyondan nasibini aldı. Bu nasiplenme; evlilik ritüellerine, dini vecibelerin yerine getirilmesine dek uzandı.

Siyasal İslam iktidarı: BİK, RTÜK, TMSF gibi kurumlarla medyayı bugün %90 oranında ele geçirmiş durumda. Medya, İslamcı iktidarın toplumu ve devleti dönüştürmesinde bir nevi ileri garnizon oldu. Bugün gelinen noktada istedikleri tek sesli toplum ve esas duruşta bir medyanın sahibi oldular. Ancak aslında sahip oldukları bir leşten ibaret. Gazetelerin toplam satış rakamları ve ele geçirdikleri medya kuruluşlarının bilançoları ortada…

Siyasal İslamın medya operasyonu ülkeyi ve toplumu daha da çoraklaştırmadı mı?

Cengiz-Az önce Türkiye’de medya, iktidar, ideoloji, mülk sahibi sınıflar ve ittifakı, bloklaşma ve anlaşma üzerine genel değinmelerde bulunduk. Senin sorun bu konulardan neşet eden bir soru olduğu için ona şöyle cevap vereceğim: Türkiye’de siyasal İslam hakikaten önce bir yanılsama yaratarak toplumun gündemine geldi. Bunlar kendi aralarında ne diyorlar?

Allah’ın dostları, haram yemezler, dürüsttürler, çalmazlar, harama uçkur çözmezler, zina bilmezler, içki içmezler, kumar oynamazlar, yalan söylemezler, faizi bilmezler, yetimin hakkını yemezler, alın teri kurumadan emekçinin hakkını öderler, hakkaniyetli davranırlar, adaletle yönetirler, şeklinde illüzyonları vardı.

Ve bu illüzyonlara inanan, bunu sorgulamadan, bu doğru mu yanlış mı, demeden bunları doğru kabul eden milyonlarca insan AKP’nin peşinden, siyasal İslam’ın mecrasına aktı. Bunlara ya inanmış göründüler ya da inandılar. Ama gelinen noktada, yaşananların sonucunda bunların gerçek yüzleri ortaya çıktı. Bunların gerçek olmadığı, bunların illüzyon olduğu, bir göz boyama olduğu, işin başka türlü olduğu, bunların gerçek yapısının, gerçek kişiliğinin, ahlakının bu olmadığı, başka şeyler olduğu ve bunların döneminde çürüme, uyuşturucu, fuhuş, alkolizm, kadın cinayetleri, özellikle çocuklara tecavüzler, hayvanlara tecavüzler, tarikat yurtlarında, Kur’an kurslarında tecavüzler, intiharlar, akıl hastalıkları, depresyonlar, antidepresan ilaçların kullanılması, kriminal vak’alar, suç ve suçlu sayısındaki patlamalar tavan yaptı.

Bu dönem, Türkiye tarihinin en etikten yoksun, değerlerden uzaklaşmış, en çok yabancılaşmış, en çok yozlaşmış, en çok cahilleşmenin yaşandığı, en çok ilkelleşmenin, görgüsüzlüğün, kabalığın, talanın, dengesizliğin, akıl bozukluğunun, ahlaksızlığın yaşandığı dönem oldu.

Çürüme her şeyi kuşattı. Devleti, toplumu, eğitimi, aileyi, insan ilişkilerini, sosyal hayatı, her tarafı kuşattı. Niye oldu tüm bunlar? Çünkü bunlar topluma bir ahlaki değer öneremediler. Bunların değerlerinin olmadığı çıktı ortaya. İnsanlığın, toplumun benimseyeceği, hayatını ona göre şekillendiriceği bir değerler dizgesinin olmadığı ortaya çıktı. Bunların çalmamak, yetim hakkı yememek fantezilerinin gerçek olmadığı, bunların birer fantezi olduğu ortaya çıktı. Yolsuzluğun, hırsızlığın devletin en ücra köşelerine indiği bir dönem oldu bu dönem. Liyakat yerine kayırmacılığın, ayrımcılığın, liyakatın yok edilişinin, işin ehline verilmemesinin, talanın, vurgunun, kufurculuğun zirveye çıktığı bir dönem oldu.

Bunlar, kentlerde yeşil alan bırakmadı. Bunların döneminde dereler,ırmaklar,dağlar, doğa, tarım arazileri talan edildi. Bu dönemde yaşanan doğa talanı, çevre yıkımları, faciaları Cumhuriyet tarihinin 90 yıllık döneminin hiçbir döneminde yaşanmamıştır. Bu dönemde yaşanan cahilleşme, bilgisizleşme, üniversitenin işlevini yitirmesi, üniversitelerde bilim üretilmesinin sıfır noktasına yaklaşıldığı, üniversitenin medrese haline getirildiği, üniversite hocalarının bilgisiz, cahil insanlar haline dönüştüğü bir dönem, bu döneme denk yaşanmamıştır.

***

Bunlar sadece ahlaki değerleri bitirmedi. Topluma bir değer sunamayıp, bir değer ekleyemedikleri gibi, toplumun sahip olduğu değerleri de sarstılar. Toplumun bütün ahlak, sosyal, kültürel değerlerini yıktılar, aşındırdılar, erozyona uğrattılar. Anomali, kuralsızlık oluşturdular, bir belirsizlik, bir kaos ortamı oluşturdular ve bu ortam kriminal hastalıkları besledi, suçlu, suç çeşitleri yarattı. Ruhsal bozukluk yarattı, depresyona yol açtı. Bugün Türkiye’de milyonlarca insan antidepresan ilaç kullanıyor. Bir sürü şuurunu kaybetmiş, dengesiz cani sokaklarda dolaşıyor. Örneğin, en son Ordu’da üniversite öğrencisi gencecik bir kız Ceren Özdemir, kendisini tanımayan bir psikopat cani tarafından takip edilerek öldürüldü. Zevk için insan öldürmeye kadar vardı iş. Toplum çığırından çıktı. Bir insanı zevk için öldürücek kadar bu psikolojiler nasıl oluştu? Bunların oluştuğu ortam; iktidarın yarattığı ortam işte.

Kapitalizmde bunlar hep olur, ama bu biçimde, uç örneklerin ortaya çıktığı dönem bunların döneminde oldu. Bunların döneminde toplum kokuştu, her şey kokuştu, her şey çürüdü. Devletinden, toplumundan, özel yaşamına her yerde bir çürüme, bozulma oldu, bir değersizleşme oldu. Bütün bunların sebebi sadece kapitalizm ile açıklanamaz. Bunların özel şekiller almasının, bu kadar hızlı olmasının, bu siyasal İslam’ın yarattığı kültürel ortamla direkt ilgisi vardır ve bu korkunç tablonun sorumlusu genel olarak kapitalizmdir, demek yerine bunu özel biçimde hızlandıran, bunu aktifleştiren, berbat bir hale gelmesine sebep olan bu siyasal İslam’ın yarattığı kültür ortamıdır ve bunun sorumlusu siyasal İslam iktidarıdır.

Naim-Her ne kadar Neşet Ertaş “Rızasız bahçanın gülü derilmez,” demiş olsa da, özellikle Tarafgir liberaller gönüllü olarak o yıllarda, derilmek bir yana siyasal İslamın gül suyu oldular!

Öte yandan, hiç beklenilmeyen bir anda iktidarın şakülünü kaydıran Gezi İsyanı’nda özellikle gençler siyasal İslam iktidarına dikenolup, alternatif medyanın demokrat, devrimci kesimin nasıl işine yarayacağını da tüm yaratıcılıklarıyla gösterdiler.

Nazım’ın söylediği gibi, bugün:

antenler yalan söylüyorsa

yalan söylüyorsa rotatifler

kitaplar yalan söylüyorsa

duvarda afiş, sütunda ilân yalan söylüyorsa”

demokratlar, devrimciler genel olarak siyasal İslama teslim olmayanlar, bu ele geçirilmiş medya çemberini nasıl yaracak? Çünkü halk orada ve bekliyor.

Cengiz- Türkiye’de siyasal İslam’ın belirgin bazı özellikleri vardı, neydi bunlar? Entellektüel altyapısının çok zayıf olması. Bunların düşünürleri yoktu. Bunlar Necip Fazıl gibi yarı cahil bir adamı, Sezai Karakoç gibi ne dediği anlaşılmayan, derinliğine bir fikri olmayan adamları düşünür ilan ettiler. Necip Fazıl’ı İslam’ın Üstadı, tek başına laik düzene meydan okuyan kimsesizlerin kimsesi, Anadolu’nun Sesi, diye değerlendirirler. Necip Fazıl, berbat fikirleri olan bir adam. Bugün batılı bir bilim adamı, Hollandalı tarihçi Erik Jan Zürcher, Necip Fazıl için zehirli fikirleri var, diyor. Necip Fazıl’ın çağdaşlıktan, laiklikten, aydınlanmadan, uygarlıktan nefret eden hasta fikirleri bunların harcı oldu. Bunları yoğuran maya oldu. Bunlar Necip Fazıl harcında, Sezai Karakoç harcında yoğruldular.

***

Bunlar Cemil Meriç’i bile kabul etmediler. Cemil Meriç’in siyasal İslam’ın şekillenmesinde direkt bir etkisi olmadı. Cemil Meriç’in koyduğu çizgide yürüyen olmadı. Bugün Necip Fazıl özel sayıları çıkaranların, Necip Fazıl’dan başkasını gözü görmedi. Örneğin Cemil Meriç’le ilgilenmediler. Cemil Meriç’i yine sol, demokrat kesim okudu. Onlar Cemil Meriç’e bile tahammül edemediler. Cemil Meriç, batı ve İslam’ın mukayesesinden, Türkiye’de ne eksik, diye sorarak, bunu bulmaya çalışan, arayışı olan bir düşünürdür. Bunlar ona tahammül edemeyip dışladılar. Lafa gelince onlar, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabını çok seviyoruz,derler ama pratikte Bu Ülke’nin perspektifinden çok uzak yaşarlar, çok farklı davranırlar. Cemil Meriç’e tahammül eden yine sol oldu. Cemil Meriç’in toplu basımını sol bir yayın evi olan İletişim yaptı.

Rahmetli Cemil Meriç, ölmeden önce, solun duyarsızlığı, ilgisizliği beni gericilerin kucağına düşürdü, dedi. Solun da kabahati var Cemil Meriç’in bunların kucağına düşmesinde.

***

Necip Fazıl’ın fikirleri gerçekten zehirli, hastalıklı, patolojik fikirler. İnsandan, sevgiden, aşktan, uygarlıktan, çağdaş aile hayatından nefret eden hasta bir fikir dünyası var. Kendisi de hastalıklı bir adam.

Necip Fazıl, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en çılgın bohemlerinden birisi. Kumarcı, alkolik, yalancı, hovarda, gizli ödenekten beslenen birisi; böyle bir geçmişi var Necip Fazıl’ın aynı zamanda. Bunu kendilerine rehber, önder bildiler. Necip Fazıl’dan bir put yaratılarak, bunları yaparken Necip Fazıl’ın bu bohem geçmişini gizlemeye çalıştılar. Necip Fazıl sanki toplumun imamı imiş gibi kurgulandı, öyle pazarlandı. Necip Fazıl’ın hayatının İslam’la, İslam ahlakı ile hiç ilgisi yoktur. Necip Fazıl bildiğimiz bir bohemdir. Bu hep görmezden gelindi. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’yu çıkarmak için gizli ödenekten, devletten para aldığı gizlendi.

***

Siyasal İslam’ın geliştirilmesinde burjuva stratejisinin arkasındaki odaklar, menfaat grupları, hatta daha ileri gidelim; emperyalizmin Türkiye’deki ilgili birimleri gözardı edildi. Yani bir yerde kurgulanmamış, bir yerden destek almamış, bir yerden fonlanlamış, bir yerden beslenmemiş gibi, sanki kendiliğinden ortaya çıkmış gibi bir hava yaratıldı, gerçekler gizlendi, üzeri örtüldü.

Bu şekilde baktığımız zaman da bunların bir ideolojisi yoktu; oradan, buradan derme- çatma, biraz soldan kapma, biraz Doğan Avcıoğlu’nun görüşlerinden, biraz solun Üçüncü Dünyacı söyleminden ve solun milli söyleminden sloganlar, söylemler aşırarak kendilerini var etmeye çalıştılar. Bunların kendilerine ait fikirleri yoktu. Bir Necip Fazıl’ları vardı. Onun da ne tür bir adam olduğunu söyledik biraz önce.

Dolayısıyla bunların ideologluğunu Türkiye’de eski solcular, dönek diye isimlendirdiğimiz liberal aydınlar yaptı ve liberaller bunların can suyu oldu. Bunları ayakta tutan, bunların iktidarını besleyen, bunların iktidarlarının fikirlerinin sürmesini sağlayan can suyu liberal aydınlar oldu. Liberal aydınlar bunları desteklerken; Cumhuriyet’le yüzleşelim, Kemalizm’le yüzleşelim bahanesiyle Cumhuriyet’in değerlerini reddederek bunların önünü açtılar.

Liberaller ne diyordu? Altıok’ta her şey var ama demokrasi ilkesi yok,diyorlardı, İkinci Cumhuriyet,diyorlardı. İkinci Cumhuriyet’ten kasıtları; siyasal İslam’ın meşrulaştırılmasıydı. Bu İkinci Cumhuriyet teorisini yapanlar, siyasal İslam’ın teorisini yapanlar, siyasal İslam’ı olduğundan başka türlü gösterenler, toplumda kabul edilebilir hale getirenler, siyasal İslam’ın cilasını yapanlar kimler oldu? Çoğu eski solcu, dönek liberal aydınlar oldu.

Bugün siyasal İslamcıların topluma karşı işlediği suçların ortakları liberal aydınlardır. Bugün açıkçası siyasal İslam’ın işlediği suçların, Türkiye’nin üzerine bugün karanlık bulutların çökmesinin, Türkiye’nin bu kadar cahilleşmesinin, biraz önce anlattığımız korkunç suç ve kötülük tablosunun oluşmasının suç ortaklarının en başında liberal aydınlar var. Bunları meşrulaştıran, toplumda kabul edilebilir hale getiren, olduğundan başka türlü gösteren ve siyasal İslam hakkında yanılsamalar üreten, siyasal İslam’a toplumu ikna etmede öncü rolü oynayanlar bu aydınlar oldu. Bu liberal aydınların uygarlığa, çağdaşlığa, özgür değerlere Türkiye’de ihaneti oldu ve ondan sonra bu liberal aydınlar utanmadan; kandırıldık, dediler, bize sol gösterdiler sağ vurdular, dediler. Çocuklarmış gibi, bize paketli şeker verdiler şekerin içinde zehir varmış, göremedik anlamında laf ettiler.

Liberal aydınların bunlara payanda olması, can suyu olmasının dönemi de bitti. Artık siyasal İslam’ı olduğundan farklı göstermeye liberal aydınların marifetleri de yetmiyor. Dolayısıyla siyasal İslam’la liberal aydınlar arasındaki ittifak bozuldu. İşleri bitince attılar bunları.

Bir de AKP- liberal aydınların ittifakının dışında iktidarın siyasal İslamcı yüzüyle iş nereye vardı? Tek Adam Yönetimi’ne vardı. Necip Fazıl’ın Başyüce Devleti kurgusuna vardı. Bizim eskiden, devletin, toplumun cumhurbaşkanı olarak bildiğimiz insan, toplumun imamı, Başyücesi oldu ve devlet de Başyücelik Devleti şekline dönüştürüldü.

İhanete giden bu yolun, İslami Faşizme giden bu yolun önünü açmakta en büyük suç ortaklarından biri yine liberal aydınlar oldu.

***

Türkiye’de solcu değil, Atatürkçü, laik yani Cumhuriyet’in temel ilkelerini savunan örneğin Sözcü Gazetesi Türkiye’nin Amiral Gemisi oldu. Eski Amiral Gemi olarak bilinen Hürriyet ve onun gibi gazeteler artık okunmaz oldu, değersiz kağıt parçalarına dönüştüler. Medya iflası yaşanıyor Türkiye’de günümüzde. Türkiye’de; ordu, polis, hukuk algısı değişti. Toplumun orduya, medyaya, öğretmene, hukuka, yargıya olan güven sarsıldı. Özellikle medyaya olan güven diplerde.

***

Biz gençliğimizde şunu bilirdik; Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’ni okuduğumuz günlerden beri, burjuva basınının, medyasının bir yalan üretim merkezi olduğunu, egemen sınıfların ihtiyaçlarına uygun yalan ürettiğini, rezaleti yaygınlaştırma aracı olduğunu ve düzenin rezaletini meşru hale getirmek için bir araç olduğunu, bilirdik. Şimdi, bildiğimiz gerçek olarak ortaya çıkıyor. Çocukluktan bildiğimiz gerçeklerin şimdi somutlaşmış, en yaygın örneklerini görüyoruz.

Türkiye’de cumhuriyetçilerin, sosyalistlerin ciddi bir gazete örgütlenmesine ihtiyacı var. Bir dergi örgütlemelerine ihtiyaç var. Türkiye’de nedense, sol entellektüel blok dağılmış görünse bile, bu sol blokun epeyce bir insanı var. Hâlâ Türkiye’de etkili olan sol entellektüel blok. Örneğin Recep Tayyip Erdoğan,Ekonomide, siyasette başarılı olduk ama kültür hayatında başarılı olamadık, dedi. Bu aynı zamanda bunun da itirafı. Kültürel hegemonya sol ağırlıklı.

Medya iflası ve AKP’nin kültürel hegemonya kuramamasının karşısında sol sıfır değil. Sol belli bir veriye, birikime ve deneyime ve düzeye sahip. O yüzden başlayacağı nokta sıfır noktası değil. Bütün sorun; bütün bu sol birikimi, kültürel değerleri çekip çevirecek, organize edecek, belli bir potada yoğuracak, mesela Lenin’in başardığı İskra örneği gibi toplumu etkileyen bir gazete, dergi çıkartacak, televizyon kuracak bir yapılanma gerekli. Sol kendi alternatif medyasını, gazetesini, dergisini, televizyonunu, radyosunu kesin biçimde kurmalı, yaygınlaştırmalı ve katkı buna çok yüksek olmalı. Bu bir çözüm olabilir.

Naim- Yıkılan İmparatorluğun bakiyesinden bir Cumhuriyet çıkartan Kemalizm, o günün koşullarında devlet imkânlarıyla ve öncülüğünde ülkede olmayan bir sınıfı, burjuvaziyi yaratma yoluna gitmişti.

Siyasal İslamcılar da aslında aynı yolu kendi ideolojik emelleri için 2002’den başlayarak her alanda olduğu gibi medya alanında da yürüdüler.

Peki, İslamcı medyaları oldu da; demokrasi ve siyasal İslam nasıl bir arada olacak ve bu zeminde medya nasıl bir medya olacak?

Cengiz- Türkiye’de siyasal İslam, özellikle bu medyadan etkilenenler, burjuva medyasından tekelci medyadan etkilenenler, yanlış bilgi edinenler, gerçek bilgiye ulaşamayanlar bir şeyin farkında değiller; bunlar siyasal İslam’ın gücünü alabildiğine abartıyorlar. Bunlar, göründüğü kadar güçlü değil, bunların göründüğü kadar topluma hükmeden bir yapısı yok, o kadar etkili değiller. Bunlar birçok açıdan zayıf, zaaflı gruplar, yapılar.

Daha önceki diyaloglarda dediğimiz gibi bunlar bizim güçsüzlüğümüzden, Türkiye’de Cumhuriyetçi, çağdaş, laik ve sol güçlerin örgütsüz ve dağınık olmasından kaynaklanan boşluktan dolayı böyle güçlü görünüyorlar. Siyasal İslam’a karşı olan muhalefetin var olan varlığını örgütlü güce dönüştürememesinin sonucu olarak ortaya çıkan boşluk bunları güçlü gösteriyor. Bunlar güçlü-müçlü değiller. Aslında geldikleri nokta bugün iflastır.

Basında tartışılan bir konuya dikkat çekmek isterim: AKP den kaçış başladı, gemi yavaş yavaş su alıyor, gemi batmaya başladı, ilk önce eski yardımcı kaptanlar kaçtı gemiden, şimdi tayfalar kaçmaya başladı, AKP’den kaçanların kimisi Babacan’a, kimisi Davutoğlu’na, kimisi MHP’ye kaçıyor, kimisi tarafsız oluyor. Hem yöneticiler arasında, hem tabanda kaçış sürüyor.

Siyasal İslam’daki iflas aynı zamanda bir organizasyon olarak AKP’nin sonunu da getiriyor. AKP patlama sürecine girdi. Özellikle son ekonomik krizden sonra AKP’nin iflası ile birlikte AKP küçülmedi, parçalanma süreci içerisine girdi, bunu doğru kavrayalım.Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın açıklamasına göre; AKP’nin çekirdek oyları %30’ lara düştü. Eski cazibesini kaybetti AKP. Recep Tayyip Erdoğan da eskisi kadar toplumu manipüle etme gücüne sahip değil. Örneğin Numan Kurtulmuş: Tayyip Erdoğan rüzgârı ile oy alma dönemi bitti, diyor. Öyle bir esinti yok toplumda, o işin sonuna gelindi.

Bu aynı zamanda İslamcı medyanın bitişi, tükenişi anlamına geliyor. Şimdi siyasal İslamcı bir medya ve tükenmiş bir iktidar var. Bizim, devrimcilerin, solcuların cumhuriyetçilerin yapacağı: bu tükenmeden güç çıkarmak. Bu tükenişten, parçalanmadan, kaçış sürecinden güç devşirerek, kendi gücümüzü, potansiyelimizi, örgütlülüğümüzü ortaya çıkarmak. Yapmamız gereken bu. Bunu başarabilirsek, Türkiye’yi güzel bir şekilde yaşanabilir ülke haline tekrar getirebiliriz. Bunu başaramazsak bir süre daha AKP türevi diğer partilerin elinde Türkiye, rezil rüsva bir hayat yaşamaya devam eder.

12.12.2019

Çanakkale- İstanbul


Umut Diyalogları 1-11:
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-2-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-3-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-4-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-5-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-6-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-7-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-8-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-9-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-10-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-11-cengiz-turudu-naim-kandemir/

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑