fbpx

Yazarlar

Published on Şubat 22nd, 2020 | by Avrupa Forum 20

0

Umut Diyalogları (13) – Cengiz Türüdü & Naim Kandemir

RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER

Naim-Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada sol ve emek cephesinden yana mücadele edenlerin ortak bir zaafı var, kapitalizm ve mülk sahibi sınıflar sermayenin karşılaştığı tehlikeler karşısında sımsıkı birlik olurlarken sol ve emek güçleri bunu bir türlü layıkıyla beceremiyorlar.

Bunda sol cephedeki sekterliklerin ve hedefe yönelik olarak geniş çerçevede mücadele örgütleyememenin payı çok büyük.

Bu konularda dünya pratikleriyle bağlantılı olarak Türkiye için neler söylersin?

Cengiz- Genel olarak tarihe baktığımızda kapitalizm denen özgün yapının ortaya çıkış süreci ile birlikte artı değer sömürüsü ortaya çıkıyor. Üretim araçlarının özel mülk haline gelmesiyle ve bir kesimin de ondan yoksun olmasının sonucu olarak kapitalizmin iki koşulu ortaya çıkıyor; birincisi, özel mülkiyetin sahipleri, ikincisi onlardan yoksun olan ve işgücünden, emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan yoksul işçi kitleleri ve bu ikisinin piyasada karşılaşması artı değer sömürüsünü yaratıyor.

Marks’a göre kapitalizmi var eden artı değer sömürüsüydü. Engels ve Marks artı değer teorisini geliştirerek kapitalizmde sömürünün üzerini örten perdeyi kaldırdılar. Marks, kapitalizmin gizini artı değer teorisiyle çözdü. Artı değer teorisine baktığımız zaman, sermaye ve işgücünün bir arada bulunduğu piyasada kapitalizm çağında bu sömürü tek tek birimlerle, ülkelerle değil giderek ülke pazarlarının dışına çıkıp evrensel nitelik kazanıyor. Yani sömürü sistemi kapitalizmle birlikte giderek evrenselleşiyor ve bunu Marx Komünist Manifesto’da formüle ediyor ve ulusal çitleri yıkan, toplumun üzerindeki feodal perdeyi yırtan ve evrenselleşen, küreselleşen bir yapıdır, diyor sermaye düzeni için.

Komünist Manifesto’da Marks, bu işin sonunun küreselleşmeye varacağını ve kapitalizmin küresel bir güç haline geleceğini serbest rekabetçi dönemin daha orta döneminde ileri sürüyordu. Bu, artı değer ve işgücü sömürüsü evrenselleşiyor, demek oluyor. Bir tarafta işgücü sömürüsü evrenselleşirken, bir tarafta da üretim araçlarının, özel mülkiyetin sahipleri toplanıyor, diğer tarafta bundan yoksun veya bunlara çok az sahip ama sömürülen, ezilen bir kitle oluşuyor. Bu yapı evrenselleşiyor.

Sömürü evrensel bir yapı haline gelirken, bu sistemin sahipleri, bu sistemi korumak için askeriyle, polisiyle, bürokrasiyle, devlet kurumlarıyla, eğitim, hukuk sistemiyle, uluslararası kuruluş, kurumlarla, diplomasiyle, politik aygıtlarla bu müesses nizamın koruyucu yapılarını, aparatlarını oluşturuyorlar. Sömürü nasıl evrenselse, onu korumak için bütün ülke burjuvazisinin beraber, mutabakat sağlayıp sonuca vardığı nokta, sistemi korumak için her türlü tedbirin; askeri, istihbari, diplomatik, eğitsel, hukuksal, ekonomik tüm tedbirlerin alınmasını ön görüyor kapitalizm.

Kapitalizm çağında uluslararası kurumların çıkışı böyle gerçekleşiyor. Kapitalizm çağındaki uluslararası kurumların temel işlevi kapitalizmin işleyişindeki anormalliği ortadan kaldırmak, kapitalizmin işleyişini koordine etmek. O yüzden mesela Marksist klasiklere, özellikle Lenin, Stalin gibi, kapitalizmin emperyalizme geçiş döneminin devrimcilerinin kitaplarına baktığımız zaman (Lenin, Stalin ve daha sonra gelen Dimitrov, Ho Chi Min, Guavera…) hepsinde ortak bir görüş var: sermaye evrensel güçtür yani sömürü sistemi evrensel bir sistemdir, onun sahibi burjuvazi evrensel bir sınıftır ve o burjuvaziyi var eden, ayakta tutan sermaye de evrensel bir güçtür.

Dolayısıyla politika, eğitim sistemleri, devlet kurumları, uluslararası ilişkiler buna göre şekilleniyor. Bu evrensel güç kendi üst yapısını ve o üst yapıyı ayakta tutacak kurum örgütlenmelerini yaratıyor. O yüzden mülk sahibi sınıflar tehlikeye girdiği anda, tek tek ülkelerin burjuvazisi değil, tüm ülkelerin burjuvazisi birlikte hareket ediyor.

***

Örneğin Latin Amerika devrimci hareketini sadece Latin Amerika oligarşileri bastırmıyor. Örneğin Şili’de Salvador Allende 1970’de iktidara geldiği zaman kendisini yıkmak için şantajlar, suikastler sadece Şili burjuvazisinden gelmiyor. Aynı zamanda Şili burjuvazisinin işbirliği yaptığı ABD istihbaratı, CİA, ABD burjuvazisi ve diğer ülke burjuvazileri ile birlikte hareket ederek Allende’yi devirip Şili’nin başına faşist Pinochet’yi bela ediyorlar. Bizim zamanımızda şu denirdi: Şili darbesi, bir Amerikan darbesidir ve bu darbeyi yapan şirket ITT’dir. Allende’nin devrilmesi emperyalizmin bir karşıdevrim refleksidir.

Latin Amerika’da 68’ den sonra başlayan sol gerilla mücadelesinin bastırılmasında, örneğin Che Guevara’nın öldürülmesinde, Bolivya istihbaratına istihbaratı veren CİA’dır. Burjuvazi tek kendi başına hareket etmiyor. Sistemi tehdit edecek bir başkaldırı eylemini, bir sol örgütü bastırmak, yok etmek için birlikte hareket ediyor. Aralarında menfaat çelişkisi olsa bile, sistem tehlikeye girdiği anda, müesses nizam tehlikeye girdiği anda, bu çelişkiler geri plana itilip, hep beraber ortak davranılıp, ortak refleks geliştiriliyor, ortak iradenin sonucu olarak sol seçenekleri ya da tehditleri ortadan kaldırıcı irade ortaya konuluyor.

Bunun yanında, karşısında olan, ezilen, sistemin mağduru yoksul emekçi kitleler ve yoksul emekçi kitlelerin hak ve özgürlüklerini savunan aydın kesim, sanatçılar, sosyalistler burjuvazinin ortak hareket ettiği gibi hareket edemiyorlar. Genel olarak baktığımız zaman; 1. Enternasyonal’de bölünme, 2. Enternasyonal’de büyük bölünmeler, 3. Enternasyonal’de büyük tartışmalar ve tasfiyeler. Yani işçi hareketi aynı başarıyı sağlayamıyor. Uluslararası işçi örgütlenmeleri ve 1., 2., 3. Enternasyonal şeklinde hepsi dağılıyor. Kurumlaşamıyorlar.

***

Burada elbette sol sekterliğin, dar kafalılığın payı var ama asıl sorun şu: İşçi hareketine, ezilen kitleler arasına nifak tohumları atılıyor, fesat çıkartılıyor. İçlerinde ayrılıklar yaratılıyor. Bu, ajanlaştırılmış aydınlarla, işçi aristokrasisiyle, yemlenen sendika ağaları ile işçi hareketi bölünüyor. Burjuvazi sadece kendini tahkim etmiyor. Aynı zamanda kendisine yönelik tehdit oluşturabilecek bütün güçleri de mümkün olduğu kadar küçük parçalara ayırıp, arasındaki ilişkiyi kopartıp, izole etmeye çalışıyor. Kendi tarihsel blokunu yaratırken, mülk sahibi sınıfları tehdit edecek karşı bloku, ezilenlerin blokunu da parçalıyor, atomize ediyor ve bundan hiç vazgeçmiyor. Bu bazen suikast, bazen işkenceli sorgu, bazen idam cezası, bazen ajan devşirme, sendika liderini satın alma, devrimci örgütler içerisine ajan sokmak, bazen sol örgüt militanlarını ajanlaştırmak biçiminde oluyor, ama elini hiç işçi hareketinden çekmiyor.

***

İngiliz emperyalizminin icat ettiği bu böl- yönet politikası burjuvazi için mümkün olduğunca küçük parçalara ayır ve etkisizleştir şeklinde oluyor. Örneğin eski binbaşı Kemalist solcu Erol Bilbilik’in “İşgal Örgütleri” kitabı var. O kitapta dünya çapında burjuvazinin solu bölmek için oynadığı oyunlardan örnekler veriliyor. Mesela dünyanın birçok ülkesinde CİA sol adına bir sürü dernek ve STK’lar kurduruyor. Sol adına dergiler çıkartıyor. Bunlara baktığın zaman da sol görünümlüler. Ama bunlar CİA’nın aparatı. Fonlanıyorlar. Bu konuları merak edenler Erol Bilbilik’in “İşgal Örgütleri” kitabına bakabilirler.

Örneğin Fidel Castro’nun “Latin Amerika Üzerine” isimli bir kitabı var. Orada Venezuela Komünist Partisi adına CİA broşür basıyor, partiyi bölüyor. Broşür, parti içinde muhalif gibi görünüyor. Aslında broşürü yazan, basan ve partiyi bölmeyi başaran CİA oluyor.

Örneğin Türkiye’de solu zayıflatmak, sol muhalefetin yükselişini durdurmak için 69’ da Beyazıt’a kızıl bayrak asılıyor. Gerici basın; kızıllar, solcular bu bayrağı astı, diyor. Sorgulama ve yargılama sürecinde ortaya çıkıyor ki bu kızıl bayrağı asan sol içine ajan olarak sokulmuş, o zaman iktisat asistanı olan Mahir Kaynak. Bu konudaki bilgi Harun Karadeniz’in “Olaylı Yıllar ve Gençlik” kitabında var. Mahir Kaynak’ın daha sonra 9 Mart Cunta Davası sorgulamasında MİT ajanı olduğu ortaya çıktı. Yine Türkiye’de 12 marttan önce Kültür Sarayı yakılıyor, Marmara Gemisi batırılıyor; bunları yapanların da MİT elemanları olduğu ortaya çıktı daha sonra. Bu konuları merak edenler Talat Turhan’ın Bomba Davası Savunma kitabına bakabilirler.

***

Türkiye’de kontrgerilla, MİT sol adına sol görünümlü derneklerde faaliyetler yürütüyor, ajan kullanıyor, soldan adam devşiriyor. Burjuvazi Amerikasından, en geri ülkedeki kapitalizme varana kadar bütün dünyada aynı yöntemi uyguluyor. Mümkün olduğunca ezilenleri ve örgütlerini parçalayıp, bölerek, küçük parçalara ayırıp parçaların birbirleri ile ilişkisini kopartıp etkisizleştirerek; tehdidi daha çocuk dünyaya gelmeden, çocuğu boğarak yok etmek, hiçbir zaman bir sol, sosyalist seçeneğin oluşmasına izin vermemek istiyor. Bu, bir yöntemi burjuvazinin. Bu onların bir dayanışmasını gösteriyor. Ama sol aynı şeyi yapamıyor. Bir yandan dar görüşlülük, ufuksuzluk, tecrübe eksikliği, akıl eksikliği gibi bir sürü subjektif etkenler yüzünden tarih boyunca hep bir bölünme içerisinde varlığını sürdürüyor.

Bazı ülkelerde, örneğin Türkiye’de bu mitoz bölünme şeklinde oluyor; bölündükçe bölünüyor. Felsefi açıdan birlik olması gereken sol, birlik olmayı bir türlü gerçekleştiremiyor. Örneğin Nazilerin iktidara geliş döneminde sosyalistler, Marksistler, komünistler sosyal demokratlarla ittifak yapmıyorlar, sosyal demokratları faşist olarak görüyorlar ve onlara sosyal faşist diyorlar. Daha sonra Komintern, bu faşist deme yaklaşımının sol sekter bir yaklaşım olduğu konusunda öz eleştiri yapıyor. Bu öz eleştiri Dimitrov’un mektubunda dile getiriliyor, açıklanıyor. Lewerenz’in “Komünist Enternasyonal’de Faşizmin Tahlili” kitabına merak edenler bakabilir. Komünistlerin günahının bir kefareti olarak Naziler iktidarı ele geçiriyor. Komünistler sosyal demokratlarla ittifak yapsaydı, muhtemelen Nazilerin yükselişi durdurulabilirdi. Ama bu sol sekter yapı ezilenlerin, emekçilerin birliğini parçalıyor ve bu parçalanmanın yarattığı boşluktan Naziler iktidara yükseliyor.

Bunun tersi de örnekler var. Örneğin Bulgaristan’da; önce komünist parti tek başına yürüyor olmuyor, daha sonra köylü partisi ile birlikte cepheler kuruluyor. Önce Birleşik Cephe örgütleniyor, o yetmiyor Halk Cephesi adını alıyor. Daha sonra da Vatan Cephesi kuruluyor. Bu deneyleri ve süreçleri merak edenler Bilim ve Sosyalizm Yayınları’ndan Vladimir Bonev’in “Birleşik Cephe, Halk Cephesi, Vatan Cephesi” kitabına bakabilirler.

Bu hastalıklar bugün tam tersine daha çok arttı. Az olsun, dükkân benim olsun sekterliği, dar kafalılık, küçük-burjuva egoizmi hastalıkları, megalomani, narsizm gibi bir sürü psikolojik etkenlerin de katkısı olduğu bu bölünmelerden hâlâ ders almamışlık biçiminde bir ruh hali, bir kültürel ortam örneğin Türkiye’de varlığını sürdürebiliyor.

Bütün bu deneyler ortadayken, bu kitaplar yazılmışken, öz eleştiriler yapılmışken, bütün bunların sonucu olarak faşizmin güçlenmesi, kapitalist sistemin kendini tahkim etmesi, burjuvazinin daha entegre bir yapıya bürünmesi gibi sonuçlar yaratmasına rağmen bu bölünmelerden, bu zayıflıklardan sol kafa ders çıkarmıyor, hâlâ aklını başına almıyor, hâlâ bir bölümü bölünmeye devam ediyor, hâlâ kimse kendi küçük tekkesinden, kimse kendi krallığından vazgeçmiyor. Bunun sonucunda işte görüyoruz Türkiye gibi ülkelerde AKP+MHP koalisyonu oluyor, dünyada gericiliğin yaygınlaşması oluyor veya pasif sol iktidarların geriletilmesi, zayıflatılması gibi sonuçlar oluyor.

Naim-Yerel seçimlerden sonra sürekli “AKP çözülüyor,” türünde çok şey söyleniyor, yazılıyor. Bu halde Türkiye’de ne gibi seçenekler ortaya çıkabilir? Bu konjonktürün ortaya çıkardığı aciliyet nedir, ne yapmalı?

Cengiz- AKP 17 yıllık yönetim pratiğinde Türkiye’de perişan bir toplum yarattı. İşçiler, esnaflar, kadınlar, öğrenciler, aileler perişan. Bütün gelirler, toplumun bütün kaynakları bir avuç rantçıya, yandaşa aktarıldı. Türkiye talan edildi.

Türkiye’de sadece ekonomik imkânlar talan edilmedi, aynı zamanda toplum talan edilirken, toplum alenen, açık biçimde yandaşlar tarafından, tarikatlar koalisyonu tarafından soyulurken diğer taraftan doğa da çok büyük darbe yedi. Bunlar doğaya da saldırdı, doğayı da metalaştırmaya kalktılar. Bunlar bir suyun özgürce akmasını istemediler, bundan rahatsız oldular. Dağlarda, ovalarda özgürce akan suları bile metalaştırıp paraya çevirmek istediler. Bunlar gölgesi para etmeyen bütün ağaçları kesmeye kalktılar. Doğayı tahrip ettiler, çevreye zarar veren imar planları yaptılar. Şehirlerin yeşil alanlarını tükettiler. Bunların döneminde kentlerde hava kirliliği çok yükseldi. Şehirleri yaşanmaz hale getirdiler. Metropoller hava kirliliği yönünden riskli hale geldi, hava kirliliği yüzünden şehirler tehlikeli sınırlara geldiler. Özellikle İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan çok daraltıldı. Depremde toplanma alanlarını imara açtılar. Şehirleri zehirlediler, sadece toplumu değil.

İntiharları, açlığı, çaresizliği depreştirdiler. Bunlar döneminde 1.800.000 küçük ve orta işletme iflas etmiş. Bu iflaslarda, iflas eden sermayeler yandaş sermayelere aktarılıyor. Örneğin Daron Acemoğlu birkaç gün önce bir söyleşide Türkiye’de nüfusun yüzde biri toplam hasılanın %36’sına el koyuyor, diyor. Korkunç bir gelir adaletsizliği var. Eğitim tam bir iflas halinde. Yaklaşık üç bin İmam-Hatip açtılar. Bütün maddi desteğe rağmen başarı kalitesinde en başarısız okullar İmam-Hatip’ler. Türkiye üniversiteleri bunların döneminde bitti, dünya üniversiteler sıralamasında çok gerilere düştüler.

En eğitimsiz insanlar bile, ülkede hukuk yok, diyor. Ekonomi perişan, yabancı yatırımcı gelmiyor. Mevcut burjuva anlamda burjuva yasaları işlemiyor. Burjuva hukukuna riayet edilmiyor, düşünce özgürlüğü yok, düşündüğünü ifade edenler şuna hakaretten, buna hakaretten hapse atılıyor. Örgütlenme özgürlüğü yok, açıklama yaptın mı da polis hemen gaz sıkıyor. Örneğin kadınların eyleminin bastırılması olayı. Kadınlara nefes aldırılmıyor, çevrecilere nefes aldırılmıyor. Bir açıklama yaptıklarında bile hemen gaza maruz bırakılıyorlar.

Ekonominin, eğitimin, adaletin, devletin, sosyal hayatın çivisi çıktı. Günlük hayat gerilemeye ve yozlaşmaya maruz kaldı. Sanat ve bilim alanlarındaki verimlilik en düşük düzeye indi. Üniversiteler bilim üretemez hale geldi. Türk eğitim sistemi medreseleşti, eski Osmanlı dönemi gibi bilimden uzaklaştı.

Toplum bütünüyle perişan. Toplumda bütün bunlar olurken, bu iktidar toplumun, ezilenlerin hiçbir talebini karşılayamazken, sürekli terör yaratıyor, macera yaratıyor. İçerideki bunalmayı dışa ihraç etmeye çalışıyor. Örneğin Suriye macerası yaratıyor, ülkeyi batağa saplatıyor. Bu yüzden korkunç bir maliyet ödüyor Türkiye. Sosyal sonuçlar olarak büyük faturalar ödüyor ülke. Bu yetmiyor içeride aynı sıkışmışlık devam ettiği için Kanal İstanbul’u ortaya çıkartıyor, kafayı Montrö’ye takmayın, diyor. Yetmiyor, Libya macerası piyasaya sürülüyor.

Anadolu’da bir söz var: yaralı hayvan ölmeden önce aşırı derecede saldırganlaşır, derler. Bu iktidar yaralı. Önce Gezi’de, sonra 31 Mart ve 23 Haziran’da yaralandı. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi alarak metropollerdeki gücünü kaybetti. Gezi’nin açtığı yoldan ilerleyen halk kitleleri, o Gezi’nin sıcaklığı ile Gezi’nin havasını teneffüs ederek aynı cevabı, aynı duyarlılığı 31 Mart ve 23 Haziran’da dile getirdiler ve ikisinde de kazandılar. Bu AKP’de büyük korku ve çözülme yarattı, panik yarattı. AKP hakikaten en güçlü dönemindeymiş gibi görünürken büyük darbe yedi ve hareket edemez hale geldi.

Yakın zamana dek genellikle AKP’ye %50 bandında itiraz edenler varken, şimdi itiraz edenler çok daha yükseldi. Son nefesine yaklaşan yaralı hayvanın saldırganlaşması gibi iktidar da çare arıyor kendine, çare bulamıyor, çözüm üretemiyor, üretemeyince de saldırganlaşıyor, saldırganlaştıkça daha çok çaresizlik içine giriyor, çözümsüzlük giderek bir kördüğüm haline geliyor. Bu AKP’de panik yaratıyor ve AKP kurucularının hemen hepsi AKP’den ayrılıyor, başka partiler kuruyorlar. Davutoğlu ve Babacan olayı bu çözülmenin göstergeleri. AKP tabanında bir milyon kişinin Parti üyeliğinden istifa etmesi hep bu çözülmeyi gösteriyor.

AKP’yi destekleyen kent muhafazakârlarının özellikle Babacan ve Davutoğlu’na yönelmeleri… AKP çözülürken, milliyetçi muhafazakâr ırkçı faşist blok çözülürken, güç kaybederken, erime yaşarken, diğer taraftan geniş kitlelerin potansiyeli ortaya çıkıyor, bu ortaya çıkarken bir eksiklik de ortaya çıkıyor. Ne bu? Örgütsüzlük! Programsızlık da ortaya çıkıyor aynı zamanda. Bütün bu ezilen kitleler AKP+MHP’nin sağ popülizminin etkisinden kurtulup bir sol halkçılığa yönelmiyor. Önderini bulamıyor bu kitle, örgütünü bulamıyor. Milyonlarca insan arayış halinde.

Bu ezilen kitleleri bir araya getirecek bir örgütsel yapıyı Türkiye solu ortaya koyamıyor. Şimdi yapılması gereken A grubu B grubu şeklinde geçmişin kalıntılarını devam ettirmekten ziyade, çeperi giderek büyüyen bir geniş muhalefeti ortak hareket ettirebilecek bir örgütlülük ağı yaratmak gerekiyor. Az önce Bulgaristan’dan verdiğim cephe örnekleri buna bir bakış kazandırmak için verdiğim örneklerdir. Bu ağı kurabilirsek AKP sonrasını planlayabiliriz. AKP sonrası inisiyatifi Türkiye demokrasi güçleri bu şekilde ele geçirebilir.

Türkiye’de bugün AKP’nin en sıkışık anında sol, demokratik, ilerici, laik, aydınlanmacı güçlerin potansiyeli yavaş yavaş şekilleniyor, hareketleniyor ve yavaş yavaş eyleme geçiyor. Bu görülen bir şey. Çeşitli protesto hareketleri görülüyor. Henüz bu hareketlilik, bu dinamizmdeki hızlanma, bu potansiyelin giderek artması, çeperinin daha çok genişlemesi Türkiye’de henüz somut hale gelmiş bir sol seçenek oluştuğu anlamına gelmiyor. Eksik olan bu. Son 40 yıl içinde Türkiye’de demokrasi güçlerinin bir seçenek oluşturabileceği en elverişli ortam doğmuş durumda.

Toplum değişiyor, insanlar bunların çözüm olmadığını görüyor, siyasal İslam’ın, bu gerici blokun topluma vereceği hiçbir şey kalmadı. Bunlar sadece toplumu tehdit edip, şantajla işlerini yürütmeye kalkıyorlar. Bu da bir çıkmaz sokak. Bunun da bir sonu yok. Libya’daki arayışların da AKP’ deki çözülüşü durduracak bir etkisi olmayacak. Bu da tam tersi etki yaratacak. Türkiye’de bir avuç fanatik oradan bir şey umarken, milyonlarca insan, çocuklarının oralarda öleceğini gören insanlar bunlara tepki gösterecek ve bu AKP’nin erimesini daha da hızlandıracak.

Mevcut durumu bu iken AKP, bu sol potansiyelin ortaya çıkışını engellemek için güvenlik güçlerinin örgütlenmesinde değişiklik yapmak, Suudi Arabistan’daki ahlak polisi ile İran’daki Devrim Muhafızları’nın sentezinden oluşan hem ahlak polisi görevi yapacak, hem de kendilerinin dediği gibi bu Türk, sünni, sessiz İslami devrimi koruyacak bir muhafız- milis örgütlenmesine geçmek için çaba içerisinde. Bu yüzden yakın zamanda iktidarın başı, artık geleneksel güvenlik güçleri ile şehirlerin güvenliğini sağlayamayız, yeni ihtiyaçlara uygun örgütlenmeleri, güçleri harekete geçirmek zorundayız, dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Özel Harp Daire Başkanlığı’nda subaylık yapmış olan şeriatçı Adnan Tanrıverdi’nin önerisi üzerine bir örgütlenme çabası içerisine giriyorlar ve Türkiye’de sol seçeneği örneğin Gezi benzeri bir olayı, başkaldırıyı bastırmak için bir milis örgütlenmesinin gerekli olduğu konusunda kendi içlerinde fikir tartışması yapıyorlar. Bu tartışmanın arkasında Adnan Tanrıverdi var. Adnan Tanrıverdi kimdir? Şeriatçılığıyla bilinen bir kontrgerilla subayı. Sadat nedir? Yasal bir kılıfa uydurulmuş bir kontrgerilla örgütlenmesi. Adnan Tanrıverdi, Sadat kurucusu ve başkanıdır. Adnan Tanrıverdi’nin önerisiyle kontrgerilla yasallaştırılmak isteniyor. Kontrgerilla milis haline getirilip muhalefeti bastıracak güç olarak kullanılmak isteniyor. Yani bir nevi Devrim Muhafızları örgütlenmesi gerçekleştirilmek isteniyor.

Tablo bu iken, burada solun yapması gereken; daha heyecanlı biçimde mümkün olduğu kadar ayrılıkları geri plana itip demokraside, laiklikte, aydınlanmada, yaşamın içinde insan hak ve özgürlüklerini, hukukta, laik, bilimsel eğitimde, adalet, hukuk ve hak mücadelesinde kitleleri birleştirecek bir zeminin pratik olarak örgütlenmesini gerçekleştirmek. Bize özgü, bizim kendi deneyimlerimizden ders alarak, aynı hatalara, sekterliklere, dar kafalıklara bir daha düşmeden milyonlarca insanı kapsayacak, daha geniş bir perspektifle, daha evrensel, daha ufuk açıcı bir yaklaşımla, öznelliğe düşmeden, tamamen gerçekçi kalarak, somut şartlardan hareket ederek bir ortak zemin yaratmak ve bu ortak zemini bir eylemlilik içinde örgütlemek, gerici faşist bloku dağıtmak için seçenek olmaktır. Yapmamız gereken budur.

Naim-Dünya Bankası 2019 sonbahar “Bölgesel Ekonomik Görünüm” raporunda Türkiye’de yoksulların mutlak sayısının 2020’de 7.53 milyona çıkacağını ön görüyor. Dünya Bankası’na göre, asıl işsizlik “düşük gelirli hane halklarının istihdam edildiği sektörlerde” artacak. Ayrıca yüksek enflasyon ve gelir kaybının sonucunda toplumun kırılganlığı artabilir, deniliyor.Bu, işinkibarca tarifi.Aslında denilen şu: bu yoksullaşan kesimler sistem için, devlet için tehlikeli olabilirler.

Bu yetmezmiş gibi, MİT’ in de Cumhurbaşkanına “ekonomik çöküntünün toplumsal patlamaya yol açabileceği” yönünde bir rapor verdiği belirtiliyor.

Dünya Bankası’nın ve MİT’in raporları karşısında bugün iktidarın başı, daha önce olduğu gibi, emekliye ayrılırken veda ziyaretine gelmiş olan bir yüksek bürokrata iç savaş çıkarsa “ezer geçeriz,” diyebilir mi? İki kurumun raporlarındaki tahminlerin gerçekleşmesi durumunda iktidar ne yapar, muhalefet blok olarak ne yapmalı?

Cengiz- Dünya Bankası’nın ve MİT’in raporlarında bir gerçek saptanıyor. O da kapitalizmin bir yasası. Sermayenin tarihsel birikim eğilimi yasası nedir? Bir tarafta zenginlik birikirken, zenginliği yaratan karşı kutupta sefalet birikiyor. Bu ikisi aynı anda oluyor. Zenginlik üreten kitleler aynı zamanda kendi yoksulluğunu üretiyor. Bugün serbest rekabetçi dönemdeki vahşi kapitalizmin bir benzeri dünyada yaşandığına göre bu yasa çok da acımasız işliyor. Yoksul daha da yoksullaşıyor, aç daha aç kalıyor, zengin daha çok zenginleşiyor. Sermayenin tarihsel birikim eğilimi denen bu yasa acımasızca bütün kapitalist toplumlarda işliyor.

Dünya Bankası’nın o raporunda yoksullaşmanın düşük gelirli piyasalarda da olacağı belirtiliyor. İşsizlik düşük gelirli gruplarda çok yaygın fakat Türkiye’de ekonomik verilere baktığımız zaman, diyor Dünya Bankası, bu yoksul kesim daha çok yoksullaşacak ve daha çok işsiz kalacak, diyor. İşsizlik artacak Türkiye’de. İşsizlik zaten Cumhuriyet döneminde görülmedik biçimde tavan yapmış durumda, yoksullaşma tavan yapmış durumda. Bunların döneminde 1.800.000 esnaf iflas etmiş. Bu nedir? Korkunç bir mülksüzleşmedir.

Bunların yarattığı sosyal tahribatlar var. Nedir bunlar? İntiharlar, cinayetler, aile katliamı, kadın cinayetleri, delirmeler, sapıtmalar… Toplumun kriminalize olması, terörize olması, şiddetin alabildiğine toplum hayatının her alanından fışkırması, iş yerinden okula varana kadar her tarafta şiddet öğelerinin açığa çıkması… Bunun adı sosyal çöküştür. Dünya Bankası şunu diyor; yoksullaşma var, mülksüzleşme var, işsizlikte artış var. Bütün bunlar varken dikkat edin, bir de bütün bunların sonucu var, diyor. Bu mutlaka bir kırılganlık yaratacak. Bu kırılganlık sizin istediğiniz gibi olmayabilir, diyor.

Bu kırılganlığın sonuçları için, 12 Mart’ta Memduh Tağmaç benzer durum için, Türkiye’de sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, demişti. Türkiye’de egemenler bunun bilincinde. Bunu egemen sınıf sözcüsü söylüyor. Bu egemen sınıfın aforizması.

Türkiye’de bu kadar yoksullaşmanın, mülksüzleşmenin sosyal sorunun, kokuşmanın, çürümenin, yıkımın, cinnetin, delirmenin, ruh hastalıklarının, antidepresanların, bu kadar eğtimsiz, cahil kitlelerin ortada dolaşmasının, Kürt sorunundaki çözümsüzlüklerin, Alevi haklarındaki gaspların, kadın cinayetlerinin, çocuk tecavüzlerinin Türkiye’yi büyük bir sosyal problemlerin girdabı içerisine çektiğinin farkında bunlar. Korku bundan. Paçaları bundan tutuştu zaten. Baş edemeyeceklerini düşündükleri için, -önceki soruda verdiğim yanıtta- milis örgütlenmesinde kontrgerillacı emekli bir subayın aklı ile hareket ederek iç savaş ihtimalini onlar düşünüyor: Böyle bir iç savaş çıkar mı? Bu iç savaşın çıkması sadece AKP’nin sonunu getirmez, bu sistemi de paramparça eder. Burjuvazinin büyük bir kesimi bunu kabul etmez. TÜSİAD çevresi sürekli hükümeti uyarıyor; sosyal sonuçları önlemek için gelir adaletsizliği bu kadar büyümesin, bunun sonuçları olur, eğitimle oynanmasın, bunun sonuçları olur, adaletle oynanmasın, bunun sonuçları olur… Türkiye’de normal bir hukuk olsun, kurumlar normal işlesin. Batı tipi bir toplum olalım, dünya ile ilişkimizi kesmeyelim, diye TÜSİAD sürekli uyarıyor.

Türkiye’de iç savaş istemeyen, bundan korkan aklı başında, sistemi az hasarla, onararak, iyileştirerek, daha işler ve daha etkin hale getirmek isteyen burjuva kesimi de var.

***

Bu AKP, bazı akılsızların sandığı gibi her istediğini yapacak, istediği gibi at koşturacak bir konumda değil. AKP+MHP koalisyonunun böyle bir gücü yok. Bunlar bir kanat Türkiye’de. Bunlar, Türkiye’de en ilkel, en cahil, feodal, dünya ile bütünleşmemiş, en ezik, en kültürsüz kesimin temsilcileri. Bir de bunların karşısında dünya ile bütünleşmiş, dünya kapitalist kurumlarına itaat eden, kapitalizmin normal işleyişine taraf olan ve kapitalizmin normal hukuk, eğitim, kurumsal işleyiş, ekonomik düzenlemeler gibi konularda Dünya Bankası ile hemfikir olan, mutabakat sağlamış, ana çekirdek tekelci bir burjuvazi var. Bundan dolayı sistem içi bir çelişki var. Bu iç savaş korkusu, yeni Gezi korkusu, sosyal patlama korkusu bunlara bu tip laflar ettiriyor. Yeni bir ihtiyaç doğdu, yeni bir güvenlik sistemi örgütlenmesi gerekli laflarını şimdi yumurtlamanın en önemli sebebi bu korkularıdır.

Dünya Bankası’nın tamamlayıcısı olarak MİT, bu tip sosyal sorunlar, ekonomik bunalımlar sonuç yaratırlar, bunun sonucunda sosyal patlama olabilir, diyor. MİT’in, Dünya Bankası’nın ortak görüşü şu: sorunlar o kadar derin ve büyük ki, bunlar muhtemelen bir patlamaya yol açar. Bu patlama korkusu MİT’ten Dünya Bankası’na herkesi sarmış durumda. Türkiye’de her an Gezi’den daha farklı ama Gezi ruhunu taşıyan benzer bir başkaldırı, bir itiraz hareketi gelişebilir.

Sol buna hazırlıklı mı? Bu hareketli potansiyele, bu siyasal İslam’a, mevcut yürürlükteki uygulamalara, yönetme tarzına itiraz eden bu geniş kitlelere sol önderlik edecek, bunları bir araya getirecek yapıda mı? Sol buna hazır mı? Sol bu ağı kuracak, müdahale edecek bir olgunluğa, yapısal bir aygıta, bir programa, bir düşünceye sahip mi? Sorun bu zaten. Düğüm bu. Potansiyel olarak bir seçenek oluşmuş zaten. Siyasal İslam karşıtı, demokrasi, aydınlanma, laiklik, çağdaş yaşam, hak ve özgürlük, hukuk, adalet, bilimsel eğitim yanlısı bir seçenek, yerel yönetimlerde katılımcı demokrasi kendiliğinden oluşmuş zaten. Bunu bir araya getirip, bir örgütlenme ağına dönüştürüp, birlikte bir kitle olarak hareket ettirmek, kitlelerle beraber bu kitlelere öncülük ederek eyleme geçirip Türkiye’deki gerici faşist blokun biletini kesmek, demokrasi, çağdaş, sol güçlerin koalisyonu biçiminde gelişecek bu yeni seçeneği Türkiye’de iktidar yapmak. Somut atılması gereken adım bu.

***

Sistemin beka sorunu ciddi olarak ortaya çıkınca, kapitalizmin geleceği ne olacak noktasına gelinince, Türkiye’de bu konu iktidarın başını aşar. Onun aklını, yetkisini aşar bu. Bu, burjuvazinin bütününü ilgilendiren bir konu. Burjuvazi bu noktada münferit değil birlikte hareket eder. Kesinlikle Türkiye’nin aklı başında, sağduyu sahibi bütün burjuvaları iç savaş gibi korkunç çıkışı ve kapitalizmi de mahvedecek bir gelişmenin önünü kesmek için bu tür bir maceraya izin vermezler. Sistem kendi içerisinde bu işi çözer…

Naim-İktidarın sallantıya girdiği ve mevcut iktidar bloku içinde paydaşların bu gidişten tedirgin olduğu ama muhalefet blokunun da kendi gücüyle iktidarı alaşağı edemeyeceği koşullarda, muhalefet blokunun gözüpek davranıp iktidar karşısında tüm kesimleri harekete geçmeye zorlaması gerekmez mi?

Cengiz- Türkiye’de önümüzdeki somut adım şu: Atacağımız adım sosyalizm adımı değil, tek yol devrim adımı da değil. Türkiye’de demokrasiyi yok eden, uygarlık değerleriyle, bilimle, insan vicdanı ile çatışan gerici, faşist, Ortaçağ artığı, ırkçılıkla bütünleşmiş bir iktidar var. Türkiye demokrasi ve sosyalist güçlerinin atacağı ilk adım bu sorunu çözmek. Türkiye’nin başına emperyalizmin musallat ettiği bu gerici faşist bloku etkisizleştirmek, iktidardan uzaklaştırmak, ilk yapılması gereken bu.

Yerel yönetim seçimleri bu konuda büyük bir adım sağladı zaten. Bu blokun büyük gücünü kırdı. Yerel seçimlerde AKP’nin façası bozuldu. Millet iradesi, biz, bizi seçen millet söylemleri bitti, daha diyemiyorlar. Millet iradesi daha başka yere tercihte bulundu. Seçim sonucunu kabullenemiyorlar da. Çünkü siyasal İslam’ın tükenişinin bir ifadesi bu seçim sonuçları aynı zamanda. Bunlar 21. yüzyıl dünyasında, Türkiye’sinde hangi sorunları çözdüler ki yumağa dönüşmüş sorunları şimdi nasıl çözecekler? Bunların sorun çözme yetenekleri kayboldu. Bunlar bir rüzgârdı, bitti. Bir karizması vardı, seçim sonuçları bu karizmayı çizdi. Bu aynı zamanda siyasal İslam’ın bitişinin teyididir. Çünkü o siyasal İslam’ın rüzgârıydı. Siyasal İslam’ın rüzgârı sadece Türkiye’de değil bütün dünyada bitti.

Dünyada bir değişim, dönüşüm var. Bu değişimin içinde Türkiye de var. Türkiye de evrensel değerleri paylaşarak yoluna devam edecek. Bunlar ne yaparsa yapsın, yaparız, ederiz şeklindeki lafları toplumu sindirmek çırpınışlarından başka bir şey değil. Bunlar boş laflar. Cürümleri kadar yer yakarlar! Yapabilecekleri bir şey yok: bittiler! Sosyal güçler bunları terk etti. Bunlar Mihail Romm’un “Sıradan Faşizm” filmindeki kitlelerin Hitler kaybettikçe Hitler’den uzaklaşmaları halini yaşıyorlar şimdi. İşte Türkiye’de de “Sıradan Faşizm” filminde olduğu gibi eskiden Reis’i alkışlayanlar artık yavaş yavaş geri çekiliyorlar. Bunun en büyük örneği bir milyon Parti üyesinin AKP’den istifa etmesidir.

***

İktidarın başının bir megalomaniden kaynaklanan, kendi korkularından dolayı ülkeyi ve toplumu ateşe atma çılgınlığını yapma ihtimali çok az da olsa var. Fakat bu olasılığa sistem izin vermez. Bunun sadece sosyalistler veya TÜSİAD farkında değil; bunun farkında olan siyasal İslamcılar da var. Örneğin Abdurrahman Dilipak, 31 Mart seçimlerinin tekrar edilmesi kararı verildiğinde Akit gazetesinde; milletle inatlaşmayın, milletin iradesi ile oynamayın, milletin tercihlerini küçük görmeyin, inatlaşırsanız Tayyip’i de harcarlar, AKP’yi de bitirirler, diye yazmıştı.

Türkiye’de bu keşmekeş, dağınıklık ortamında büyük bir hoşnutsuzluk itirazına sahip bir kitle var iken, bu gayrimemnun kitlenin harekete geçirilmemesi için, sol-demokratik bir kanal açılamaması için, bunların buluşturulmaması için gösterilen çabaların sonucu olarak şu anda sol-demokrasi güçleri AKP’nin biletini kesecek durumda değil. Bu işin bir boyutu.

Diğer taraftan, sistemin kendi iç çelişkileri var. Bütün burjuvazi AKP’ye ram olmuş değil. Burjuvazinin bunlardan çok rahatsız olan ve bunların çekirdek burjuvazinin uluslararası ilişkilerine zarar veren bir yapısı var. Özellikle AKP’nin İhvancı dış politikası, Türkiye’nin İhvancılığa hapsedilmesi, Türkiye’nin geleneksel devlet reflekslerinden uzaklaştırılması, Türkiye’nin dünyada başını belaya sokması, Türkiye için riskler oluşturması gibi konularda sistem içinde çelişkiler var.

Türkiye’de batıcı, laik, liberal modernist burjuva güçler var. Bir de geleneksel, muhafazakâr, mukaddesatçı güçler var. Bu eksen ortadan kalkmış değil. AKP ile birlikte bu daha çok sertleşti. Osmanlı’nın son dönemlerinde hızlanan, Cumhuriyet döneminde iyice keskinleşen bu geleneksel ve modern güçler arasındaki çatışma bugün de devam ediyor.

Son 17 yıllık dönemde AKP kazanmadığı halde kazanmış gözüküyor. Sol, demokrat güçler dışında, bu geleneksel ve modern kesimler arası hesaplaşmalar Türkiye’de AKP aleyhine sonuçlar yaratabilir. Yekpâre bir burjuvazi yok. Modernist kesim burjuvazi bunların yaptıklarından, ettiklerinden memnun değil. Bu modernist kesim; demokrasi, hukuk, çağdaş eğitim, çağdaş dünya ile entegrasyon diyor ve Türkiye’de modernist kesimin değerleri olan laikliği ve çağdaş değerleri halkın önemli bir kesimi de benimsiyor.

***

Türkiye’de demokrasi talebi geniş bir zemine yayılıyor artık. Türkiye’de son zamanlardaki durum önceki %50- %50 pat durumu değil aslında. Bu pat’lık durumu 31 Mart yerel seçiminde bozuldu, 23 Haziran’da iyice bozuldu. Son seçimlerden sonra yapılan anketlerde büyükşehirlerde CHP belediye başkanlarının puanları seçildikleri oya göre 4-5 puan arttı (İstanbul-Ankara- Adana-Mersin).

Türkiye’de itiraz edenler, siyasal İslam’a karşı olanlar, bu faşist yönetimden rahatsız olanlar %50’nin üzerine çıktı. Yükselen: bu demokrasi güçleri. Düşen: gerileyen, eriyen bu gerici faşist blok. Kaybetmeye aday olan: gerici faşist blok. Kazanmaya namzet ve kazanma potansiyeline sahip olan: demokrasi güçleri. Bunun sonucunda kaybeden AKP olacak.

Türkiye’yi daha zorlayamaz, öyle bir gücü yok artık AKP’nin, daha fazla ileri gidemez, daha fazla zorlayamaz Türkiye’yi. Her şeyi zapt-u rapt altına alacak, kontrol edecek, eskiden “Zehir Hafiye” lakaplı Faruk Sükan’ın dediği gibi, herkesin şah damarına yakın bir istihbarat kurarak, solcuların nefes alışlarını bile dinleyecek, bir gücü yok AKP’nin. AKP yi temsil eden sosyal güçlerin de böyle bir gücü yok ve AKP güçlenen değil; rüzgârını kaybeden, eriyen, içten içe, yavaş yavaş çözülen, parçalanan, yavaş yavaş kitlelerin terk ettiği, giderek kaybeden, zayıflayan bir güç. Diyelim ki sosyal patlama benzeri bir hareketlilik olursa, bunun kazananı demokrasi güçleri, kaybedeni siyasal İslamcı faşizm olacak.

7.01.2020

Çanakkale- İstanbul


Umut Diyalogları 1-12:
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-2-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-3-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-4-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-5-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-6-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-7-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-8-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-9-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-10-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-11-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-12-cengiz-turudu-naim-kandemir/

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑