fbpx

Yazarlar

Published on Ocak 4th, 2020 | by Avrupa Forum 20

0

Umut Diyalogları (6) – Cengiz Türüdü & Naim Kandemir

23 Haziran ve sonrası

Naim- 31 Mart’ta zirveye çıkan umut rüzgarı 23 Haziran’da da devam edecek mi?

Cengiz- Türkiye üzerinde 12 Eylül’den sonra kara bulutlar dolaşıyor. Türkiye’de karabasan gibi dinci, Türkçü faşizm toplumu baskılıyor. Türkiyeyi yönetirken demokratik hak ve özgürlükleri, temel hakları ve demokrasiyi sürekli buduyor ve halen de budamaya devam ediyor.

Türkiye baskıcı, otoriter, dinci faşist bir atmosfer içerisinde yönetiliyor. Türkiyede 40 yıldan beri devam eden baskı, devlet terörü, işkence, faili meçhuller, örgütlenmeye ve düşünce özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, demokratik hakların kullanılmasının fiilen engellenmesi, sendika ve dernek örgütlenmelerinin engellenmesi, en azından göstermelik düzeye indirgenmesi, diğer taraftan yoksulluk, işsizlik, dar gelirli insanların üzerindeki hayat pahalılığı gibi etkenler Türkiyede gerçekten toplumun geniş bir kesimini, çağa açık, demokratik kültürü olan, çağdaşlıktan etkilenmiş, dünyada neler olup bittiğinin az çok farkında olan geniş bir kesimi bunalttı.

İnsanlar bu baskı dönemlerinde kendilerini ikna edici bir güç görmedikleri için, bir seçenek bulamadıkları için ya gerici faşist bloka biat ettiler ya da sessiz kalıp ilgisiz davrandılar.

40 yıldan beri bu baskı sistemi ana hatlarında bir değişiklik olmadan devam ediyor. İş öyle bir noktaya geldi ki halk artık bunların baskısından, ekonomik krizden, enflasyondan, işsizlikten, eğitimdeki kalitesizlikten, adalet sistemindeki hukukun yok edilmesinden, yargının bağımsızlığının ortadan kalkması gibi bir sürü etkenlerle birlikte halk iyice bunaldı. Ne yargıya güven kaldı, ne adalet sistemine… Ne de halkın eğitim sisteminden bir beklentisi var.

Umutsuzluk, karamsarlık duyguları toplumun geniş kesiminde yaygınlaştı. Bütün bunlardan kurtulmak için halk bir çare, çözüm arıyordu. Bir başlangıç olabilecek bir işaret fişeği arıyordu. Bunları göremiyordu. Bütün bu umutsuzluk ortamının en yaygın olduğu dönemlerde Türkiye Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş, beklenmedik mucize gerçekleşti. Bu Gezi olayıydı. Gezi olayında karamsar tablo birden bire değişti. Cumhuriyet tarihinin en barışçıl halk isyanı olan bu Gezi ayaklanması Türkiyenin siyasi iklimini değiştirdi.

Gezi birçok şeyi gösterdi. Türkiyede alttan alta gelişip büyüyen bir demokrasi talebinin olduğunu, dipten gelen bu dalganın akacak bir yön bulamadığını ortaya koydu. Gezi, ilk kez dipten gelen bu dalganın önünü açtı ve bunun dışavurumunu sağladı. Toplumda birikmiş bu demokratik enerji, çağdaş, laik kültürün yarattığı bu birikim, özellikle bunun ötesinde, bu ülkenin sosyal mücadele tarihinin, sol mücadele tarihinin katkıları gibi etkenlerle birlikte Gezi olayında Türkiyede henüz görülmeyen, farkına varılmayan ve aydınlar tarafından bile farkına varılmayan bir dip dalga kendini açığa vurdu.

Dolayısıyla bu, umutsuzluk ortamının dağıtılmasının başlangıcı oldu. Türkiyede Gezi olayından sonra artık geniş bir halk kesimi umutlu. Neden umutlu halkın geniş bir kesimi? Çünkü, değiştirebileceği konusunda bir tecrübeye sahip oldu. Mevcut durumu değiştirebileceği, demokrasiyi gerçekleştirebileceği, insan gibi yaşayabileceği bir ortamı elde edebileceğine inancı arttı halkın. Ve bu öyle bir noktaya geldi ki sadece klasik anlamda sol değil, milliyetçi-muhafazakar kesim içerisinde bile bu dalga etki-tepki yarattı. Örneğin sol tarafından düzenin faşist paramiliter örgütü olarak bilinen MHP içerisinden bir güç kopup bu klasik dinci faşist yönetici grupla birleşmedi, tam tersine Gezinin yarattığı demokrasi zemininde birleşti ve kendisini İyi Parti olarak örgütledi. Bu İyi Parti kendisini sivil demokratik milliyetçi olarak tanımladı ve bu sivil demokratik yapı, resmi vesayetin dışında halkın seçtiği, halkın iradesiyle gerçekleştirdiği bir güç olması gerektiği, onun demokratik olması gerektiği konusunda bir bilinç İyi Partide doğdu. MHP’deki bu yarılma, bölünme bir güç yarattı ve bu güç kendini gerici faşist blokla bütünleştirmedi, tam tersine Gezinin yarattığı geniş demokratik cepheyle bütünleşti.

Örneğin MHP’nin Kürt alerjisi olmasına rağmen bu İyi Partide HDP ile birlikte aynı demokratik zeminde, aynı adayın etrafında oy kullanabilir hale geldi.

Bu Gezinin başarısı. Bu aynı zamanda Türkiyedeki demokrasi talebinin klasik sol çerçeveyi aşmasına dair bir bilincin uyanmasının da işareti.

Şimdi burada görülen şu: demokrasi talebi sadece solla sınırlı değil, İdris Küçük Ömer’in deyişiyle; bugüne kadar demokrasi talep etmeyen, hep iktidara biat etmiş, hep yönetenlerin etrafında yönetenleri kusursuzca desteklemiş, hakkını arama geleneği olmayan, örgütlü mücadele deneyleri olmayan, muhafazakar bir kitle içerisinde bile bu demokrasi mücadelesi, sosyal mücadele bir etki yaratıp buradan bile demokrasiye yönelik bir kitle gücü doğmasına sebep olmuştur.

Bunu yaratan Türkiyenin sol sosyal mücadele tarihidir. Özellikle bu mücadele tarihinin zirvesi olan, bu sosyal mücadelenin potansiyelinin açığa çıkmasında ana etkenlerden biri olan Gezi olayları olmuştur. Artık Geziden sonra Türkiyede umutsuzluk yerini umuda bırakmıştır. Türkiyede demokratik olmayan tavırlara karşı halkın geniş kesiminde tepki örgütlemiştir Gezi olayı.

Örneğin bu Gezi olayında başlayan demokrasi dalgasının sonucu olarak Türkiyede tek adam yönetimine yani dinci, faşist, modern padişahlık sistemine karşı büyük bir tepki gelişmiş ve neredeyse referandumda yüzde elli yüzde elli gibi başa baş bir sonuca yol açmıştır.

Yani Türkiyede demokrasi bilinci o kadar yaygınlaşmış ki geniş bir kesim tek adam yönetimi yani faşist bir yönetim kurulmasına asla izin vermemek için direnmiştir.

Şimdi bu direnç devam ediyor. CHP’nin gerçekleştirdiği Adalet Yürüyüşünde bu kendini dışa vurdu, referandumda dışa vurdu. En sonunda da 31 mart seçimlerinde kendini dışa vurdu.

Son 40 yılın umutsuzluğu, büyük karamsarlığı ve melankolisini, depresyonunu aşarak enerjik, canlı, neşeli, umutlu, hayata iyimser bakan, geleceğe inanan, kendine güvenen bir kitle gücünün doğmasına sebep oldu bütün bu süreçler, Türkiyede baskın olan umutsuzluk değil, umut oldu.

Türkiyedeki Gezinin, 31 martın ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri de bu oldu. Türkiyede toplumun geniş bir kesimi umutla Türkiye’nin sorununun çözüleceğine inanıyor. Türkiyede modern bir demokrasinin kurulacağına inanıyor ve demokrasinin önündeki engellerin kaldırılabileceğine inanıyor. Olof Palme’nin deyişiyle; demokrasi zincirlerinden kurtulmak isteyen bir yapı gösteriyor.

Bu umut rüzgarı burada kalmayacak. Umudu yaratan kitleler burada kalmayacak, bu daha derinleşecek. Bu dip dalga daha geniş kesimleri etkileyecek. Nasıl ki MHP’yi bölerek, kendine sivil demokratik milliyetçi diyen bir güç yarattıysa, toplumun diğer kesimlerinde de bölünmeler, yeni güçler yaratacak.

Gezide alenileşen umut duygusu 31 martta zirveye çıktı. 23 hazirana gelirken bu umut rüzgarı daha da büyüdü. Umudu olanlar şimdi 31 marta göre daha çoğaldı, enerjileri daha çok arttı, daha çok bir araya geldiler, daha çok kardeşleştiler.

Naim-İktidar sandığın başına bir zeval getirmezse, 23 haziranda İmamoğlu’nun ipi göğüsleyeceğini düşünüyorum.

Ancak, bunu seçim akşamı görecek iktidarın, bu kez işi YSK’ya bırakmadan ve sonuçlar açıklanmadan olağanüstü gelişmeler yaratarak seçimi yok sayma deliliğine cesaret etmesi de bir ihtimal.

Seçimlerde ikinci kez iktidarın böyle bir deliliğiyle karşılaşınca, 17 yıldır delirtilen bir toplum olarak değneklerimizi bu kez saklayamaz mıyız, yoksa bazılarının delilikte de racon kesmesine eyvallah mı denir?

Cengiz-Türkiyede bir hukuksuzluk oldu. AKP, YSK aracılığıyla açıkça Türkiyede demokrasiyi iptal etti. Demokratik iradeyi ortadan kaldırdı. Milyonlarca insanın seçtiği başkanı alenen hile olduğu belli olan, gerekçesi oluşturulamamış, gerekçesini bile izah edemediği hileyle, kumpasla seçim sonucunu iptal ederek milyonlarca insanın seçtiği başkanın elinden mazbatasını hileyle aldı.

Bunu şimdi Türkiyede milyonlarca insan biliyor. En önemlisi YSK bu iptal kararını bir türlü açıklayamadı. Neye göre, ne oldu da iptal ediyorsun? Bunu ikna edici bir biçimde topluma açıklayamadı. Sandık kurulları yanlış oluşmuş, diye saçma bir bahane uydurdu ve bu bahaneye toplumu ikna edemedi.

Bugün milyonlarca insan sadece haziranda bir belediye başkanı seçimi için sandığa gitmiyor. Hile yapıldı, adaletsizlik oldu, irademiz çalındı, seçtiğimiz başkanın mazbatası elinden alındı, bize haksızlık hukuksuzluk yapıldı, adaletsizlik yapıldı düşünceleriyle sandığa gidiyor ve bunu düzeltmek duygusuyla sandığa yöneliyor.

Bu sadece 31 martta oy vermişlerde değil; bu haksızlığı, adaletsizliği, hukuksuzluğu vicdanen kabul etmeyen, 31 martta İmamoğlu’na oy vermemiş daha değişik insanlar da bu sürece katıldı. Vicdanen ve 23 haziranda bunlar da adaletsizliğe, demokrasi düşmanlığına karşı mücadelenin destekçileri haline geldiler.

23 haziranın 31 marttan farkı şu; 31 martta ortadaydı; kitlelerde ya kazanırsak ihtimali, endişesi vardı. Yani kimse kazanacağından emin değildi. O zaman iş ortada diye düşünülüyordu.

Örneğin AKP daha seçim sonuçları belli olmadan “Gönül belediyeciliği kazandı, teşekkürler İstanbul” diye dev afişler asmıştı. Bunlar, İstanbul seçimini çantada keklik görüyordu. Anket sonuçları da benzer duygu yaratıyordu toplumda. Toplum; birlik yapalım, bir deneyelim bakalım, ya kazanırsak, tedirginliğiyle seçime gidiyordu.

Şimdi öyle değil. Ya kazanırsak duygusu yok oldu, kazandık duygusu onun yerini aldı. Yani demokrasi zemininde faşizme karşı birleştik, ittifak kurduk, oylarımızı kullandık, adayımızı seçtik, başardık düşüncesiyle seçime katılınıyor şimdi.

Bu 31 marttan farklı. Kitlelerin duygusu farklı bir hale gelmiş. Başka bir sonuç ortaya çıkmış ve bu başka bir sonuca göre halk kitleleri seçim sandığına gidiyor şimdi.

Birincisi, iptal edildi, büyük tepkilere yol açtı. Toplum buna tolerans gösterdi.

Sokaklara dökülmek ihtiyacını hissetmedi. Tepkisini eylemle dile getirmedi. Sandık yeniden kurulacak, yine deneyeceğiz, yine seçeceğiz düşüncesiyle hareket etti halk.

Birinci seçimdeki başarıyı ikinci kez denemeye kalktı.

Şimdi diyelim İmamoğlu, bu ikinci kez de büyük bir farkla seçimi aldı ve iktidar yine seçimi iptal etmeye kalktı. Bu sefer tavır birincide olduğu gibi olmaz. Sorduğun gibi; deliler değneğini saklamaz. Deliler değneğini çıkartıp kendilerini delirtenlerin başlarına değneklerini vururlar. Bir daha hile, gasp yapılırsa sonuç bu olur.

Şimdi bu olabilir mi? Olabilir. Senin sorunun içinde bu var. Niye olabilir? Çünkü, bunlar Türkçü, İslamcı faşizmin temsilcileri.

Dimitrov’dan beri biz solcular biliriz; faşizmin irrasyonel bir düşünce olduğunu biliriz.

Bunlar rasyonel mantıkla algılamaz. Çünkü faşist düşünce irrasyonel düşüncedir.

Faşist politika irrasyonel bir politikadır. Dolayısıyla, bunlar bir daha yapamaz’ı rasyonel, mantıksal açıdan düşünebilirsin ama bunlar o kalıba uymaz. Veya yapamazlar düşüncesi rasyonel bir düşüncedir. Ama bunlar rasyonel değildir. Bunlar irrasyoneldir. Faşist ideolojinin kendisi irrasyoneldir. Bu nedenle bunu yapabilirler.

Bunu niye yapabilirler? Çünkü bunlar bir şeye inanırlar. Neye inanırlar? Bunlar; Türkiyenin-az yazıyorlar bu konuda, zaman zaman söylüyorlar-AKP ile birlikte laik cumhuriyetin defterini düren sünni Türk bir İslami devrim geçirdiğine inanıyorlar. Bu bir.

İkincisi, bunlar kurdukları Başkanlık Sistemiyle, Necip Fazıl’ın yani şeriatçı ütopyanın bir formülasyonu olan Başyücelik Devleti’ne geçişi denediler. Halkı kandırarak; daha çok demokrasi getireceğiz, yasama-yürütme-yargı arasındaki bağları daha çok güçlendireceğiz, Türkiye uçacak yalanlarıyla halkı kandırdılar.

Necip Fazıl’ın şeriatçı ütopyası olan Başyücelik Devletinin değişik bir formu olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak ifade edilen bir yapıyı kurdular. Bu yapı Necip Fazıl’ın idealinin gerçekleşmiş bir hali. Bu da ikincisi.

Bunlar, Başyücelik Devletinin devam etmesini istiyorlar. İkinci olarak da İslami Devrim yaptıklarına inanıyorlar.

Başyüceliğin elden gitmemesi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin dağılıp, çözülmemesi, kurumsallaşması için, bir de İslami Devrim denilen Türk sünni dinci yönetimin çözülmemesi için dediğin anlamda böyle bir delilik yapabilirler.

Ama, diyelim ki böyle bir delilik yaptılar. Bu deliliği yaptıkları zaman da; deli deliyi görünce değneğini saklar, denir ya, bu sefer farklı bir şey olur; delirttikleri insanlar değneklerini bunların başlarına vurur o zaman. Böyle bir sonuç doğar.

Naim- Anlaşılıyor ki özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla yürürlüğe sokulmuş yapıdan bahsetmeden, onunla ilişkilendirmeden seçim dahil ülke, toplum ve devleti ilgilendiren hiçbir konudan söz etmek mümkün görünmüyor. Bu konuda neler söylersin?

Cengiz- Özellikle siyasal İslam konusunda Türkiyede laik, aydın, okumuş kesimin bir bilgi eksikliği var. Bunlar, siyasal İslamın argümanlarını, geçmişini, ideallerini, ütopyalarını çok iyi bilmiyorlar. Çok kabaca biliyorlar. Laik kesimdeki bu bilgi eksikliği bir algılama eksikliğine yol açıyor.

İşte bunlar, bu İslamcılar, bu şeriatçılar demokrasiyi, laikliği, aydınlanmayı Hıristiyanların yani kafirlerin, gavurların bir icadı olarak görüyorlar. Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazetedeki başyazılarında sürekli, İslam demokrasiyle bağdaşmaz, demokrasi kafir icadıdır, diyor. Ve bunlar Kemalist devrime, laikliğe, aydınlanmaya yine Eygi’nin formülüyle söylersek; deccaliyet fitnesi, deccalın fitnesi diyorlar.

Bunlar soy şeriatçıların temel argümanları. Bu yüzden bunlar demokrasiye itibar etmiyorlar. Demokratik değerleri içselleştiremiyorlar. Çünkü demokrasiye inanmıyorlar. Bu demokratik değerlere, laikliğe, aydınlanmaya bunlar kafir icadı, bunların Türkiyeye gelmesini, Türkiyede olmasını da dinin bozulması, halkın geleneklerinin bozulması, İslam Medeniyetinin yozlaştırılması olarak görüyorlar. Kavrayışları, algıları, düşünceleri bu. Bundan dolayı bunlar demokrasiyi kendi kılıflarına uydurarak, halka belli etmeden, sinsi sinsi alttan alarak demokratik söylemle mümkün olduğunca uyumlu bir biçimde argümanları geliştirerek kendi kafalarındaki bu İslamcı ütopyalarını, laik aydınlanmacı çağdaş demokrasinin yeşermesine izin vermeyen kendi kafalarındaki Başyücelik şeriatçı devletinin kurulmasını gerçekleştirme amaçlı politikaları, stratejileri, eğitim sistemleri var bunların.

Bundan dolayı bunların elindeki en büyük güç bu: tek başkan babalı faşist İslamcılığı kurumsallaştırmaya çalışılan yapı. Dolayısıyla bunların büyük korkusu, büyük paniği; bunun çözülmesinden, dağılmasından duydukları panik.

Şeriatçı modern padişahlık yönetimini 23 haziran sonuçları fiilen geçersiz hale getirebilir diye panikte bunlar. Bu yüzden, çok çaresiz oldukları için, paniği önleyemedikleri için, paniğin önüne geçmek için Türkiyede akla hayale gelmeyen, Cumhuriyet tarihinde başka hiçbir seçimde denenmemiş ,iğrenç argümanları öne sürüyorlar. Örneğin bunlar, Türkiye Demokrasi İttifakının amacının, İstanbulun bir Bizans şehri, Konstantinopolis haline getirmek niyetinde olduğunu ileri sürebiliyorlar. Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş bir çirkeflik bu. Bir çamur atma, iftira.

Niye böyle yapıyorlar? Çünkü ellerinde malzeme yok. Korkuları var. Korkuları yüzlerine vurdu. Kendi yarattıkları korkularının önüne geçemiyorlar. Bu korkularla baş edebilmek için akla hayale gelmeyen yalanlar uyduruyorlar. Muhalefetin temsilcilerine iftira ediyorlar, çamur atıyorlar, sürekli ortalığı bulandırmaya, halkın kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. En temel amaçları, bu Başyücelik Devletinin kurumsallaşmasını engelleyecek, 23 haziranda muhalefet başarılı olup seçimi kazanırsa bunun kurumsallaşması engellenecek, kendilerinin İslami Devrim dedikleri devrim baş aşağı gidecek, çözülecek, Türkiyenin normal klasik, çağdaş, demokratik medeni dengesi yerine oturacak, diye korkuyorlar.

Bunlar sahip oldukları mevziden itileceklerini, bu mevzilerin dışına atılacaklarını, geri plana itileceklerini, Türkiyede modern, demokratik, çağdaş bir sistemin, yerel yönetimlerden başlayarak, iktidarı hedefleyen bir strateji takip etmesini, bu konuda adımlar atıp ilerlemesini, bu konuda stratejiyle ilgili siyaset yapmasını engellemek için elinden gelen her türlü ahlaksız, akıldışı, norm dışı yalanları, iftira ve çamurları muhalefetin üzerine boca ediyorlar.

Bunun sebebi: duydukları korku. Yani gidecekleri korkusu. Sadece gidecekleri korkusu da değil; gideceğiz, çözüleceğiz, mevzileri kaybedeceğiz korkusu değil sadece, tam tersine, bu mevzileri kaybederken yaptıkları hukuksuzlukların, adaletsizliklerin, hırsızlıkların, talanların, kanunsuzlukların, işledikleri cinayetlerin hesabının da sorulacağı endişesini taşıyorlar. Korkularından biri de bu. Bundan dolayı bu kadar çırpınışları, bu kadar hezeyan göstermelerinin sebebi bu.

Naim- 23 haziran seçiminde, seçimin tekrar gaspının gerçekleşmesinden sonra; iktidarın daha da sertleşeceğini, kriz ve seçimler dolayısıyla hızını düşürdüğü inşasına hızlanarak devam edeceğini; Mansur Yavaş ve HDP’li belediyelerin muamele için sıraya koyulacağını düşünmemiz sürpriz olmayacaktır.

Bu durumun gerçekleşmesi halinde, muhalefet cephesi olarak birlikte yapılabilecekler konusunda neler dersin?

Cengiz- Dünya siyaset ve mücadele tarihinde güçsüz gruplar yok olmamak için intihar eylemlerine girişirler son çare olarak. Böyle bir terör yöntemi seçerler. Türkiyede AKP öyle bir moral darbe alacak ki-31 martta aldı da zaten-bunun sonuçlarına katlanmak için dediğin gibi Türkiyeyi AKP’lileştirmek, devlet yönetimini şer’i usullere göre organize etmek faaliyetinden vazgeçmeyecek. Türkiyedeki güçler dengesi buna izin vermiyor. Özellikle 23 haziranda çıkacak sonuç bu konuda belirleyici olacak.

AKP bu seçimde daha çok moral güç, daha çok mevzi kaybederse, dediğin gibi yok olmamak için intihar eylemine geçen o fanatik gruplar gibi dediğin çılgınlıkları yapabilirler. Mansur Yavaş’tan başlayarak, HDP’li belediyelere yeniden kayyım atayabilirler.

Bir var olma yok olma mücadelesine girişebilirler. Bunlar sadece şunu bilirler: iktidara gelince iktidardan gitmeyeceklerini, gittiklerinde de iktidar dönemlerinde yaptıklarının hesabının sorulacağını çok iyi bilirler. O yüzden belirttiğin endişelere ben de katılıyorum. Bu usulsüzlükleri, irade gasplarını, demokratik tercihlerin sonuçlarını ortadan kaldırmak gibi eylemleri hayata geçirmek için faaliyet içerisinde akıl dışı, ahlaksız, hukuk dışı faaliyetlere girebilirler. Bedelini öderler ama, girerler. Bu onların sonunu getirir, onları yok eder, bu onların başına büyük işler açar; ama onlar bunu düşünmez ve bu delilikleri yapabilirler.

Çok önemli bir soru bu. Bunlar böyle yaptıkça Türkiyede; bunlar ne kadar çağ dışıymış, ne kadar ahlaksızmış, rezilmiş, akılsız, ilkelmiş, diye bunlara tepki duyan geniş kitleler daha çok bir araya geliyor. Dikkat et; bu bir araya gelmeler, hem kitlelerin deneylerini artırıyor, hem Türkiyede demokratik güçleri olgunlaştırıyor ve demokratik güçlerin söylemlerini değiştiriyor.
Örneğin bugün demokrasi güçleri, halk bir araya geldikçe, halk sorununu çözmek için el birliği, iş birliği yaptıkça bir eleştiri ortya çıkıyor; eski sol sekterliğin eleştirisi. Bu güç birliği, bu bir araya gelme böyle bir sonuç yaratıyor. Artık eski sol sekterliklere, grupçu tavırlara kimsenin tahammülü kalmamış. Herkes bunu her konuşmasında vurgulayıp, altını çiziyor. Halk daha birlikçi, daha kucaklayıcı, daha çok sorunun çözülüp bir devrin dolması için çaba gösteriyor. Ondan dolayı eski sol sekter söylemler, o bağnazlık sürekli eleştiriliyor.

Bu süreç sadece gücü yaratmıyor. Bu gücü harekete geçirecek söylemi de yaratıyor. Yeni bir söylem de ortaya çıkartıyor aynı zamanda. Daha enternasyonal, daha çağdaş, daha aydınlanmacı, daha halkçı bir söylem ortaya çıkartıyor. Esas umut kaynağı zaten bu. Bu şekilde genişleme, bu şekilde söylemin kurulması ve bu ortaya çıkan gücün eski sol yapılara göre daha anlayışlı, daha olgun, daha deneyimli olması. En büyük umut kaynağı bu.

Naim- TKP’nin 23 Haziran’da “sandığa gitmeme” çağrısını da konuşalım…

Cengiz- 23 Haziran İstanbul belediye seçimi yaklaşırken bazı kesimlerde-bunun içinde sol da var-demokrasi konusunda bir kafa karışıklığı, bilinç bulanıklığı söz konusu. Türkiyede halk ırkçı faşist İslamcı rejimden içgüdüsel olarak, yarı bilinçli bir biçimde kaçıp demokrasi talep ederken, bazı kendini sol sanan çevreler bu talepleri önemsemiyorlar. Halktan gelen, kendiliğinden oluşan, bu talebin en büyük dışavurumu Gezi’ydi, bu talebi ciddiye almıyorlar, anlamıyorlar. Burada bir sorun var. Buradaki sorun: halktan kopukluk, Türkiye sosyal mücadeleler tarihinden, sınıf mücadeleleri tarihinin özümsenmemesi, oradan gerekli dersler çıkartılmaması.

Bizim gençliğimizden beri bildiğimiz bir gerçeklik var; sosyalizmin bütün ustaları, demokrasinin kendisinden çok, demokratik hakların en küçük kırıntısını bile emekçi sınıfların, sosyalistlerin, devrimcilerin mücadelesi sonucunda elde edildiğini ve bunların kıskançlıkla korunması gerektiğini ileri sürerler.

Yani bunlar, egemen sınıfların halka bağışları değildir, bunlar bahşedilmemiş haklardır. Bunlar mücadele ile emekle, alın teriyle, bedel ödenerek hak edilmiş haklardır.

Dolayısıyla bu konuda, Dimitrov çok vurgular: emekçiler, sosyalistler bu demokratik hakları kıskançlıkla korunmalıdır. Sadece korumalı değil, kıskançlıkla; hassasiyetle korunmalıdır, diye yazar klasikler, ustalar.

Bu demokratik hakların sahibi kimdir? Emekçilerdir, sosyalistlerdir. Bunları mücadeleyle kazanan, bedelini ödeyen insanlardır. Dolayısıyla, bu konuda bu tarihe ilgisiz kalanlar demokratik hakkın nasıl oluştuğunu ve demokrasi talebinin nasıl gündeme geldiğini, bir toplumda demokratik bilincin nasıl oluştuğunu, demokratik hak ve özgürlükler bilincinin nasıl oluştuğunun tarihi hakkında bilgisiz olanlar veya bunlar oluşurken, bunları oluşturan sürecin pratiğine katılmamış insanlar hem bir bilgisizlik sonucu, hem de hayat bilgisinden yoksunluk, bir deneyimsizlik sonucu uç noktalara sıçrayabiliyorlar.

Acaba bu halkta gelişen, halkın bizzat kendiliğinden başardığı, demokrasiyi bir şekilde gerçekleştirmek talebi için verilen mücadele, kimi insanlar, marjinal sol gruplar tarafından anlaşılmıyor.. Burada bir takım sekter tavırlara girişiliyor.

Örneğin en son, 23 haziran seçimiyle ilgili TKP’nin tavrında böyle bir hamlık görebiliyoruz. TKP’nin tavrı açıkça, boykot demeden seçimlere katılmama çağrısı yapması. Boykot olamayan boykot, boykot değil ama boykot anlamına gelen, hayatta hiçbir karşılığı olamayan, son tahlilde karşı devrime, AKP’ye, gerici bloka hizmet eden bir yanlış taktik adım.

Bu taktik adımın bedeni, az önce dediğim konulardaki bigisizlik ve deneyim eksikliğ. Buna bir de sorumsuzluğu ekleyebiliriz.

Devrimciler halkın demokratik hak mücadelesine kesinlikle saygılı olmalı. Direnişle, mücadeleyle alınmış olan akları sadece korumak değil, aynı zamanda var olanlarının yanına yenisini eklemek, bu hakları geliştirmek bizim görevlerimizden birisi.

Devrim perspektifini gözden kaçırmadan ama demokratik haklar meselesinde, reformlar meselesinde küçümsemeden, bu aradaki bağı doğru kurarak; yani nihai hedefle ilk hedef arasındaki ilişkiyi bütünlüklü bir biçimde kavrayıp doğru adım atamamız gerekiyor.

Dolayısıyla burada Lenin’in üzerine kitap bile yazdığı sol çocukluk hastalığına yenilmemeliyiz. Bu aşırılıklar, hayatta karşılığı olmayan, gerçekliğe tekabül etmeyen bu aşırılıklar Lenin tarafından sol çocukluk hastalığı olarak ifade edilmiştir.

TKP’nin son tavrı, Türkiye solunda nüksetmiş, geçmişten kalan olgunlaşmamış birtakım düşüncelerin sonucu olarak ortaya çıkan bir sol çocukluk hastalığıdır.

Burada ortaya çıkan boykot değil ama boykot taktiğini; boş, hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, emekçi sınıfların mücadelesine ilgisiz davranan demokrasi mücadelesinde son derece sorumsuz, sekter ve çocukça bir tavır olarak görmek gerekiyor.

Bunun sosyalizmle, sınıf mücadelesine öncülük etmekle, halkın demokratik taleplerine sahip çıkmakla uzaktan yakından hiçbir alakası yok. Bu taktik tamamen gerçeklikten, demokrasi mücadelesinden, Türkiyedeki solun hayat bilgisinden kopuk, boş bir taktik.

Dünyada birçok komünist parti, sosyalist parti, emek partileri var. Bunlar burjuva demokrasisindeki demokratik hakların az çok kullanıldığı seçimlere giriyorlar, bunlar, demokrasi oyununun bir burjuva oyunu olduğunu bilmiyorlar mı? Biliyorlar.

Lenin, Rusya’da seçimlere girmedi mi? O da girdi. Lenin bilmiyor muydu Çar’ın sistemi olduğunu? O da biliyordu. Burjuva demokrasisinin, demokratik hakların burjuva toplumunda var olması demek, bu alanda emekçilerin hiç oynamayacağı anlamına gelmez ki.

Devrimciler zaten biliyor; sınıf mücadelesinin ne olduğunu, seçimlerin, parlamentonun ne olduğunu. En iyi sosyalistler, emekçiler biliyor bunların ne olduğunu. Bunun bir aldatma oyunu, kandırma üzerine kurulduğunu.

Yöneticilerin son tahlilde egemen sınıfların temsilcisi olduğunu sosyalizmin alfabesi gibi en basit risalelerde yazıyor bu tip temel bilgiler.

Burada yeni bir icatmış gibi böyle laflar etmenin bir anlamı yok ki, bunlar boş laflar. Bu taktikteki en büyük sorun, hayat bilgisi eksikliğinden kaynaklanan bir sol çocukluk hastalığıdır.

Kaçınılmaz olarak bu tavır, katılmayan kadar oyu İmamoğlu’na çekmek, çekilen oy kadar oyu fiilen AKP’ye eklemektir. Ne denilirse denilsin kaçınılmaz sonuç Dünyada birçok komünist partiler, sosyalist partiler var. Bunlar burjuva budur. İmamoğlu’dan, Demokrasi İttifakından bir kişi eksiltmek, bu gerici faşist cepheye güç katmak anlamına gelir. Bunun pratik, fiili anlamı budur. Başka bir anlamı yoktur bunun.

20.06.2019


Umut Diyalogları 1-5:
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-2-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-3-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-4-cengiz-turudu-naim-kandemir/
https://avrupaforum1.org/umut-diyaloglari-5-cengiz-turudu-naim-kandemir/

Tags: , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑