Yazarlar

Published on Kasım 30th, 2019 | by Avrupa Forum 2

0

Umut Diyalogları – Cengiz Türüdü & Naim Kandemir

Cengiz Türüdü & Naim Kandemir’in çeşitli alanlara ve konulara ilişkin doğaçlama şeklindeki, şu ana kadar 11’i tamamlanan, farklı başlıklar altındaki bölümlerden oluşan “Umut Diyalogları”na bugün başlıyoruz.

Bu diyaloglar, serisinin üçüncüsü: ilki; İnziva Diyalogları, ikincisi; Hayat Üzerine Diyaloglar olarak daha önce Notabene Yayınları tarafından kitap olarak çıktı. Bu üçüncü seri olan Umut Diyalogları da 2020 yılında kitaplaşacak…


Serinin üçüncüsü dahilinde 11’i tamamlanan diyaloglardan, “AKP’NİN VE SİYASAL İSLAMIN SEFALETİ” başlıklı ilk diyaloğa bugün yer veriyoruz. Devamında her cumartesi bir diyaloğa yer vereceğiz.

Bu diyaloglar, diyaloglar serimizin üçüncüsüdür: ilki; İnziva Diyalogları, ikincisi: Hayat Üzerine Diyaloglar olarak daha önce Notabene Yayınları tarafından kitap olarak çıktı. Bu üçüncü seri olan Umut Diyalogları da 2020 yılında kitaplaşacak.

Aşağıda, “başlarken” ve Umut Diyalogları’nın birincisine yer veriyoruz.


Başlarken

Bu diyaloglar; kesinlikle önceden tasarlanmış, planlanmış, kaynakları, referansları verilmiş diyaloglar değil. Bunlar tamamen bir günde, bir anda doğan; örneğin telefonda, “ bugün  gençlik konusunu konuşalım,” deyip, soruları konuşma içerisinde ortaya çıkan, konuşma sırasında çağrışımlarla kendi konularını açan, bir bütün olarak sohbet sırasında telefon kaydıyla yapılan diyaloglardır. Bu diyalogların böyle bir orijinalitesi var. Tamamen kendiliğinden, tamamen doğaçlama konuşmalar.

İkimiz bir karar verdik; kendi hayatımızı, arkadaşlarımızla birlikte paylaştığımız hayatı, insanlarla paylaştığımız ülkeyi, dünyayı konuşalım dedik. Hayat üzerine konuşma arzusundan doğdu bu diyaloglar. Buna hepimizin ihtiyacı var, bütün devrimcilerin buna ihtiyacı var. Artık hayatımız üzerine konuşmaktan çekinmeyelim, bunu yapalım.

Toplumun dışında, evde bir yaşam sürülse de fikri düzeyde inziva söz konusu olmayabiliyor. Kapalı mekândan tüm Türkiye’yi, tüm dünyayı günde 5-6 gazete ile de olsa izlemek, geçmiş birikimlerden yararlanarak yorum yapmak, hayatın peşini bırakmamak; böyle bir inzivanın diyalogları bu diyaloglar.                                                                          

Bizde; görüp görmemezlikten gelmek yok, dilimize geleni söylemeyip yutmak yok, kol kırılsın yen içinde kalsın yok, fikir zamparalığı yok.

Biz; düşündüğümüz gibi, gördüğümüz gibi söyledik, yazdık.

Biz; kitaplardan, haklının yanında olmaktan, hayallerimiz için yaşamaktan ve bizlerden kopartılan arkadaşlarımızı özlemekten hiç vazgeçmedik.

Cengiz Türüdü & Naim Kandemir


Umut Diyalogları (1) –
Cengiz Türüdü & Naim Kandemir
AKP’NİN VE SİYASAL İSLAMIN SEFALETİ  

Naim-İktidarın başı bir konuşmasında “Tulumbada su yok,” demişti. Tulumbanın başında 17 yıldır onlar olduğuna göre, bize de inanmak düşer haliyle…

Bildiğimiz gibi tulumbanın suyu içmek için de yangın söndürmek için de kullanılır. Suyu kimlerin içtiği belli de öte yandan hatırlamamız gereken bir şey daha var:

Osmanlı’da ilk itfaiye teşkilatı Tulumbacılar’dı. Bunlar yangınları söndürdüklerinde yangın yerinin sahibinden söndürme hizmetlerine karşılık ödül alırlardı. Zamanla geliri azalan Tulumbacılardan bazılarının bilerek yangın çıkartıp sonra söndürmeye giderek rızıklarını temin ettikleri rivayet edilir çeşitli kaynaklarda.

Hem 17 yıl tulumbanın başında olup, hem de tulumbada su bitti diye dertlenen iktidarın hali bana bu durumu hatırlattı.

Peki suyu kim içti ve sadece tulumbanın suyu mu bitti?

Cengiz- 17 yıldan beri dünyada Sosyalist Sistemin çöküşünden sonra şekillenen özel Ortadoğu konjonktöründe siyasal İslam, İhvan-ı Müslimin(Müslüman Kardeşler) Türkiye versiyonunun yozlaşmış hali olarak AKP iktidara geldi.

AKP’nin iktidara geldiği konjonktür 2002 yılında, kimlik krizlerine yol açan dünyadaki var olan küreselleşmenin yol açtığı sonuçların birine tekabül eden bir gelişmeydi. 2000’li yıllarda da Türkiye toplumu sosyal bir kriz içerisindeydi. Toplumda siyasi, sosyal ve ekonomik bir kriz vardı. Bu krizlerin çok boyutlu, derinlikli biçimde devam etmesi Türkiye toplumunda bir yön arayışını, bir çıkış yolu arayışını gündeme getirdi. Bu aynı zamanda bir kimlik arayışıydı.

AKP’nin bir siyasal İslam hareketi olarak 2002’de tercih edilmesinin en önemli nedenlerinden birisi, bu kimlik krizine İslam’ın siyasallaşmış haliyle bir yanıt olabileceği yanılsamalı düşüncesinin halkta karşılık bulması idi.

***

İranlı devrimci akademisyen Bahman Nirumand, Belge Yayınları’ndan çıkan İran- Soluyor Çiçekler Parmaklıklar Ardında kitabının sonuç bölümünde: Humeyni’yi harekete geçiren en önemli sorunun başında kimlik krizi vardı, diyor. İslam; İran toplumu tarafından yeni bir güç olarak algılandı, kimlik krizine girmiş İranlı kimliğini iyileştirecek, ona bir yön kazandıracak bir yeni güç olarak algılandı, öyle tercih edildi ve Humeyni bu bilinç, bu algı sayesinde iktidara getirildi.

***

Benzer durum Türkiye’yede de söz konusu. Hatırlarsın ikibinli yıllarda akademisyenler özellikle sol dergilerde toplumun krizi, kimliklerin krizi diye tartışırlardı.

Burada bütünüyle toplum belli bir kimliğe ısınamadı, belli bir kimlik toplumu yeterince temsil etmedi. Toplumdaki mesela; laik, liberal, batıcı kimliği ikibinli yıllarda toplumun yön arayışlarını karşılayacak özelliklere sahip değildi. Tam tersine yetersiz kimliklerdi. Burada toplumun aradığı yeni yön arayışına, yeni çıkış yolu arayışına en uygun düşen, ona tekabül eden; o zaman için henüz bozulmamış, kirlenmemiş gibi görünen, saf kimlikmiş gibi görünen ve ilahi kaynakları olduğu varsayılan İslami kimlikti.

Yani AKP iktidarı Türkiye’de var olan sosyal, ekonomik ve kimlikler krizine İslami bir cevap oldu. Bu cevabın sonucu AKP iktidar oldu. AKP iktidar olduğu zaman çok özel bir konjonktür vardı. Bu özel konjonktür içerisinde AKP iktidara geldi. Bu sırada bir çok yalanlar, fanteziler, yanılsamalar ortaya attı. Örneğin soldan aşırma “ileri demokrasi” fantezileri… Özgürlük alanlarını genişleteceğiz, temel hakları güvenceye alacağız, özgürlükleri güvence altına almış Avrupa Birliği’nin kesin üyeliğini gündeme getireceğiz, onun için ısrar edeceğiz, mücadele edeceğiz, dedi. Yani Türkiye’de Avrupa Birliği ile birlikte entegre geniş bir özgürlükler alanı gerçekleştireceğiz, bunu tek başına değil; Avrupa’yla, dünyada bunu yapmış medeni ülkelerle birlikte yapacağız, diye topluma vaatte bulundu. AKP özgürlükleri, temel hakları geliştirerek ileri demokrasi kuracağız, dedi. Toplumun refahını, üretimini artırıp, sınıflar arasındaki gelir dağılımı arasındaki farkları küçültecek, ahlaksızlığa son vereceğiz, devlette rüşvete, iltimasa, kayırmacılığa, nepotizme son vereceğiz, diyerek topluma söylemde,vaatte bulundu ve toplum buna inandı.

O zamanlar bunlar saf, bozulmamış, temiz bir kimlik olarak bilindikleri için, toplum ilk başta bunlardan kuşkulanmadı. Kendi bin yıllık İslami geçmişinden dolayı bunlara güvendi, inandı ve bunların arkasında durdu.

Kimlik krizine o dönem siyasal İslam’ın cevap olması aynı zamanda diğer laik, liberal, batıcı kimliklerin Türkiye pratiği içerisindeki siyasal yönetimde varlıklarını kanıtlayamaması, güven verici özelliklerini yitirmeleri; siyasal parti düzeyinde pisliğe, yolsuzluğa bulaştıkları, toplumu yoksul bıraktıkları şeklinde bir algı vardı ve 2001 krizi ile birlikte bu kimliklere olan güven tamamen sarsılarak yaratılan güven boşluğunu, o zaman güvenilir bir kimlik olarak tercih edilen, halkın kendi içinden çıkmış kimlikmiş gibi algılanan siyasal İslam doldurdu.

Yani 2001 krizinde toplumun nezdinde en güvenilir kimlik İslam kimliğiydi ve bunun siyasallaşmış biçimiyle temsilcisi AKP olarak ortaya çıktı ve bu kimlik tercih edildi.

***

Bu özel bir konjonktürdü. Her zaman devam etmeyecek, özel bir durumda oluşmuş, o özel durum ortadan kalkınca ortadan kalkması gereken bir durumdu. Bu özel konjonktür zayıflayarak da olsa bugüne kadar devam etti. Bugüne kadar devam etmesinden dolayı AKP 17 yıldır iktidarda kaldı.

AKP’ nin 17 yıldır iktidarda kalması demek; Türkiye’nin mali, ekonomik kaynaklarının başında durması demek, uluslararası ilişkilerde yönlendirici güç haline gelmesi demek, devlete hükmetmesi, devlet yönetiminde inisiyatifi ele geçirmesi, devletin etki alanlarındaki gücünü artırması, şehirler üzerinde, yerel yönetimler üzerinde, yargı ve parlamento üzerinde etkilerini artırması gibi gelişmeler yaşandı ve AKP bu 17 yılın belirleyici gücü oldu.

Bu 17 yıl içerisinde ne oldu? Verilen sözler tutulmadı. Parlak vaatler yerine getirilmedi. AKP ülkenin ekonomik kaynaklarının başında duran bir güç olması vesilesiyle Türkiye’de Anadolu Kaplanları olarak isimlendirilen Anadolu burjuvazisini iyice palazlandırdı. Yandaş, türedi, yeni, kimliksiz-köksüz, çağdaşlıktan uzak, çağdaş demokrasinin ve çağdaş güçlerin dışında gelişmiş, geleneksel-muhafazakâr denen bir yandaş burjuvaziyi var etti. Dolayısıyla toplumun kaynaklarını, devlette olan kamu kaynaklarını, devletin kaynaklarını bu burjuvaziyi var etmek için kullandı.

Başında bulunduğu tulumbanın suyunu bu türedi burjuvaziye aktardı ve bunları semirtti. Ve Türkiye’de klasik laik, liberal, batıcı burjuvazinin yanında Anadolu burjuvazisini güçlendirerek yeni bir burjuva türü, yeni bir tekelci burjuva türü, muhafazakâr- geleneksel bir burjuva türü üretti. Türkiye’deki tulumbanın suyu hep bunlara aktı. Bu görünmesin diye; bunu kitabına uydurmak için, usulüne uygun hale getirmek için, bu tulumbadan halka da damlalar sunuldu. Halka sunulan damlalar sadaka biçimindeki damlalardı. Tulumbanın suyu bu yandaş, türedi tabakaya oluk oluk akıtılırken halk sadakaya muhtaç hale getirildi. Alt katmanlarda bir düşkünler toplumu, bir sadaka toplumu oluşturuldu ve çeşitli ekonomik, siyasi, ideolojik araçlarla bu alt katmanlardaki( lümpen varoş insanları, köyden henüz kopmamış, köyden gelip şehirde kentlileşememiş) insanları bir şekilde sisteme, iktidara bağladı ve bunlar AKP’nin kitle gücü oldu.

Türkiye’nin sömürülmesinde, rantların dağıtımında, Türkiye’deki mali kaynakların kullanımında bunlara da sadaka biçiminde küçük paylar verildi. AKP dolayısıyla bunları kendi yaptığı sömürünün, rant dağıtımının suç ortakları haline getirdi.

Baştan tulumbanın suyunu biraz geniş tuttuğu; sadece türedi zenginlere değil, aynı zamanda altta kendine kitle desteği olan, kendi arkasında duran bu geleneksel- muhafazakâr, yoksul, eğitimsiz kesime de bu tulumbadan damlalar aktardı.

***

Aktara aktara sular ne zenginlere yetti, ne de halka sadaka verebilecek duruma geldi iktidar. Çünkü 17 yılın sonunda tulumbada su bitti. En baştaki tek adam bunu itiraf etti “Tulumbada su bitti,” diye. Tulumbada su bitince; bu tulumbadan su içmeye alışmış kesimler susuz kalacak, kendine su verilmeyince ister istemez iktidara tepki oluşturacak. Biat burada bir kesin güç olmaktan, mutlak güç olmaktan çıkacak; bu tulumbadan suyla, sadakayla veya rantlarla beslenen bu kesim zorunlu olarak iktidarla belirli bir çelişki içine girecek. Bu tulumbanın suyunun bitmesinin kaçınılmaz sonucu.

Kitle desteği oluşturan kesimler tulumbadan su içerken; diğer, iktidara dahil olmayan şu veya bu sebeple iktidarla çelişki içerisinde olan çağdaş, laik ve liberal güçler bu tulumbadan mümkün olduğu kadar az pay aldı, hatta dışlandı. Bu dışlanan kesimler çeşitli seçimlerde tercihlerini, taleplerini ortaya koydular ve bu yüzde elli; rant, sadaka dağıtan bu iktidarın sosyal bölüşüm politikalarının, devlet yönetme tekniğinin yanlış olduğunu dile getirdi ve her zaman yaklaşık yüzde elli civarında bir kitle gücü olarak bu hükümeti ve politikalarını onaylamadılar.

Naim- Son birkaç seçimdir iktidarın oy toplamı yüzde elli duvarına takıldı kaldı. Bu durum bundan sonra iktidarın “rıza” oluşturmasını nasıl etkiler? AKP’li Türkiye’de yaşanan durumun azgelişmiş kapitalist ülkeler tarihi açısından özgün bir yanı var mı?

Cengiz- AKP’ye tepkiler devam ederken AKP’nin rızaya yani onaya ihtiyacı vardı. Yani kendini meşru kılacak, meşru hükümet, meşru iktidar denilecek bir çoğunluk gücünün onayına ihtiyacı vardı. Gramsci buna “rıza” diyor. Hegemonyanın onaylanmasına “rıza” deniliyor. Türkiye’de bu hükümete baştan beri rıza vermeyen yaklaşık yüzde elli (bunların zirvesi Gezi, Adalet Yürüyüşü, Hayır oyları ve 24 Haziran referandumu) bir kesim var. Bunlara göre, bir biçimde hükümet ve politikaları meşru bulunmuyordu, reddediliyordu. Bariyer oluşturup, duvar çekmiş yüzde ellilik bir kesim var.

AKP geri kalan yüzde elliden meşru bir alan bulup, meşruiyetini oradan alıyordu. Bu kendi yüzde ellisine milli irade diyordu. Diğer yüzde elliyi milli iradeden saymıyordu. Kendine verilen oylar milli iradeden sayılıyor diğer partilere yapılan tercihler ise milli iradeden sayılmıyordu bu hükümetin söylemine göre. Bu durum dar bir iktidar alanı oluşturuyor, iktidar bu yüzden çeşitli hamleler yaptı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminde örneğin Atatürk’ün dev bir posterinin AKP Genel Merkezine asılması, Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan subayların mahkeme oyunları ile serbest bırakılıp, daha sonra bunların orduya tekrar geri çağrılması ve rütbelerinin yükseltilmesi, aynı zamanda AKP’nin meşruiyet alanını, rıza alanını genişletme hamlelerinden biriydi.

AKP kendi gücüyle, kendi meşruiyet sınırlarıyla, kendinde var olan onay gücüyle iktidarını sürdüremeyeceğini, meşru bir iktidar olarak geniş kitle tarafından kabul görmeyeceğini anlamış durumdaydı. Anladığı için de Kemalizm’e değişik düzeyde ulaşarak, Atatürk’e yanaşarak, “Atatürk bizim de kahramanımız,” diyerek ve Atatürk’ü Cumhuriyetin ve devletin kurucusu, ulusal kahraman ilan ederek uzlaşma için hamleler yaptı (Daha önce Atatürk’e “iki ayyaş” demişti, bu çok sert tepki görünce buradan dönüş yaptı).

Bu hamleler basit bir oyun olarak görünse bile, burada asıl amaç; bu kesimden de rıza almak, rıza alanını, meşruiyet alanını genişletmekti.

***

Öyle uygulamaları oldu ki AKP’nin… AKP; ekonomi politikalarında, sosyal bölüşüm politikalarında, iş yaşamında, devlet yönetiminde, adalet sisteminde, Milli Eğitim’de o derece kötü çuvalladı ki, Türkiye toplumunun büyük bir kesiminde sarsıntı, güvensizlik yarattı. Eğitim başarısız; bu sadece Türkiye’de muhalif insanların söylediği bir şey değil, uluslararası eğitim kurumlarının, derecelendirme kuruluşlarının da ortaya çıkardığı bir durum bu. İstatistiklerde bu kurumlar bunları belirliyor. Hatta iş o kadar ileri gitti ki Türkiye’de eğitim gören bir insan kendi anadili olan Türkçe’de okuduğunu anlamayacak duruma geldi.

Eğitimin temel amacı nedir? İlk önce insanın kendi anadilinde okuduğunu anlamasını öğretmek. Türkiye’de tam tersi durum oluştu, insanlar okuduğunu anlamaz hale geldiler. Eğitim sistemi matematikte, fende okuduğunu anlama konusunda tam bir başarısızlığa imza attı. Matematik, fen demek aynı zamanda fizik, teknoloji demektir; bilimsel teknolojiyi, dijital teknolojiyi takip etmek demektir. Bu konularda Türkiye yaya kaldı. Eğitim tam bir başarısızlığa yol açtı. Bu derece başarısız olmasının en büyük sebeplerinden birisi az da olsa var olan bilimsel niteliğinin ortadan kaldırılması, laik eğitime son verilmesi, eğitimin dinselleştirilmesi, bilimin üniversitelerden, ortaöğretim kurumlarından kovulup yerine dinin ikâme edilmesi, bilim yerine, zamanı çoktan geçmiş 7.yüz yıl Bedevi hurafelerinin ikâme edilmesi, kafaların karıştırılması, gençliğin, yeni neslin kindar-dindar diye bir hedefle yetiştirilmesi, Türkiye gençliğini uygarlığın gençliği olarak yetiştirmek yerine siyasal İslam’ın militan gençliği, AKP gençliği olarak yetiştirmek şeklinde bir amaç güdüldüğü için eğitim başarısız oldu.

Adalet sistemi, yargı başarısız oldu. Yargının bağımsızlığı ortadan kalktı. Hakimin, savcının güvenliği ortadan kalktı. Artık Türkiye’de mahkemelerin adil yargılama yapmadığını, adil kararlar vermediğini en cahil insanlar bile bilir hale geldi ve yargıya güven yüzde otuzların altına düştü. Medya, yargı, eğitim güvenilmez, başarısız kurumlar olarak toplumda algılanmaya başladı. Bu aynı zamanda AKP meşruiyetinin gerilemesi, AKP’ye olan güvenin sarsılması, bu biçimde bir yönetim tarzının artık gitmeyeceği, bunun bir çözüm olmadığı, buna son verilmesi gerektiği konusunda kitlelerin zihinlerinde düşünceler uyanmaya başladı.

AKP bu rıza üretme işinde başarısız olunca, bu hamlelerle rızayı genişleteyim derken, tam tersi sonuç ortaya çıktı: AKP’nin rıza alanı daraldı. 31 Mart seçimlerine AKP, rıza alanı daralmış ve meşruiyeti tartışılır hükümet olarak girmek zorunda kalıyor. 31 Mart seçimleri bu bağlamda; AKP meşruiyetinin, tek adam meşruiyetinin, tek adamın kalibresinin ve siyasal İslam’ın derecelendirme notu olacak. Toplum bu konularda tercihlerini beyan edecek; yani siyasal İslam ne, tek adam ne, toplum bu konularda ne düşünüyor? 31 Mart seçimlerinin en önemli sonuçları bu ve benzeri sorulara verilecek yanıtlar olacak.

***

AKP özgün bir konjonktürün ürünüydü. Neydi bu özgün konjonktür? Sosyalist Sistemin çökmesi ile aydınlanma, laiklik, hümanizmin fikirlerinden duyulan kuşkunun artması akılcılığa, Marksizme, sosyalizme, aydınlanmaya karşı irrasyonelizmin, ortaçağdan kalma fikirlerin toplumun bilinç altında tekrar canlandırılması biçiminde bir süreç gelişti. Dünyada süreç böyle gelişirken Ortadoğu’da daha da vahim gelişti bu süreç. Sosyalist Sistemin artçı şoklarının Ortadoğu’da yarattığı sonuç ise siyasal İslam’ın canlandırılması oldu. Yeşil Kuşak stratejisinde daha önce yapılan yatırımların, çalışmaların sonuçlandırılması gerçekleşti. Sadece Türkiye’de değil; Mısır ve Tunus’ta, Mağrip ülkelerinde, geniş bir Arap coğrafyasında, hatta daha ileri giderek Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerde de siyasal İslamın canlandırılması oldu. Siyasal İslam’ın bu kadar canlanmasının, siyasal iktidara bu kadar alternatif olmasının, toplum yaşamında belirleyici güç haline gelmesinin en büyük sebeplerinden birisi Sosyalist Sistemin yarattığı çöküşün ortaya koyduğu boşluktu ve bu boşluğu kendi kimliğine geri dönerek toplum siyasal İslam ile doldurdu.

AKP ideolojisinin özgün bir yanı yok, konjonktür özgün. Örneğin Sosyalist Sistem çökmeseydi; aydınlanma, ilerleme, laiklik, hümanizma fikirlerine olan güven sarsılmayacak, böyle bir boşluk da olmayacaktı. Dolayısıyla da böyle bir özgün konjonktür oluşmayacaktı.

Fikirleri özgün değil. 1928’den beri var siyasal İslam fikirleri. İhvan-i Müslimin, Hasan el-Benna’dan beri Mısır’da ta 1920’lerden beri var bu fikirler. Bu fikirlerin siyasal güç haline gelip toplum ve devlet inisiyatifini ele geçirecek kadar güç sahibi olmasının en önemli nedeni Sosyalist Sistemin yarattığı boşluktur ve bu özel konjonktür olmasaydı siyasal İslamcılık fikri var olmasına rağmen, bu derece bir canlılık gösteremeyecek, iktidara gelemeyecekti.

Naim-Anlaşılan iktidarın artık kendi tabanını da devletin imkânlarıyla saç saç günleri düzenleyerek elde tutmasının sonuna gelindi ki iş saç saç’tan tanzim satışa dayandı. Tanzim satış kuyruklarına ise temel sesleniş “beka” oluyor. “Beka” iktidarın heybesindeki son turp mu? Kendi bekası tehlikeye giren halk iktidarın bekasını ipler mi?

Cengiz- Aslında beka sorunu halkın kendisi. Beka halkın yaşamını devam ettirmekle sorumlu. Türkiye halkları bugün geçimini devam ettirmekte zorlanıyor, yaşamını devam ettirmekte zorlanıyor. İş yok, çocuklarını üniversitede okutuyor, üniversiteden mezun çocuklar işsiz kalıyor. Üretim, istihdam yok. Bu yıl Türkiye’de son çeyrekte negatif büyüme gerçekleşti. İmalat sanayinde üretim düşüyor. Tarım ve hayvancılık bitirildi. Bir sürü insan istihdam edilmesi gerekirken, tam tersine istihdam dışına atıldı ve işsizlik Cumhuriyet tarihinde 2001’i de aşarak yüzde 13’e ulaştı uzman iktisatçılara göre. Bugün 7 milyon işsiz var. Burada asıl beka sorunu; Türkiye’nin varlığının tehlikede olması değil, beka sorunu halkın yaşamının tehlikede olmasıdır. Çünkü halk ne ile cebelleşiyor? Geçim sorunuyla. Halkın yaşamını devam ettirme sıkıntısı var, halk yaşamını normal devam ettiremiyor. Türkiye’de 9 milyon insan asgari ücretin altında bir ücret alıyor yani sefalet ücreti alıyor. Milyonlarca insan işsiz ve aç. Burada en büyük sorun geçim derdi. Asıl beka bu. Var oluş yok oluş meselesi, bu mücadele halkın kendi yaşamında somut bir gerçeklik, halk yaşamını devam ettirerek bekasını sürdürmek istiyor.

Hükümettekilere gelince; AKP ve MHP’ nin halkın bekası ile ilgili bir problemleri yok. Zaten halka bu geçim darlığını, bu yoksulluğu yaratan gene 17 yılda AKP iktidarı oldu. Bu durumun direkt sorumlusu AKP. Dolayısıyla AKP bu konuda kimseyi suçlayamaz, bu sonucu kendisi yarattı. Şimdi AKP, yarattığı bu sonuçtan ürkmeye başladı. AKP’nin paniği CHP veya diğer muhalif partiler değil. AKP yarattığı bu sonuçtan ürkmeye başladı. AKP yarattığı sonuçların yaratacağı sonuçlardan ürkerek MHP ile birlikte beka sorununu ortaya attı. AKP’liler cahiller, doğru ama onların yarattıkları sonuçların ne gibi dalgalanmalara yol açacağını görecek kadar tecrübeleri var.

***

31 Mart seçimine giderken AKP’nin en büyük korkusu kendi yarattığı sonuçlarla karşılaşma korkusudur. Dolayısıyla AKP’nin bütün kampanyası bu sonuçları görmeyin üzerine kurulu. Neydi bu sonuçlar? Kriz, krizin yarattığı yoksulluk, yüksek enflasyon, işsizlik, geçim sıkıntısı, ruhsal bunalımlar, depresyonlar, kadın cinayetleri, iş cinayetleri, antidepresan kullanımları, intiharlar, şoklar, icralar, iflaslar, akıl hastalıkları, tıklım tıklım hapishaneler, tıklım tıklım akıl hastaneleri; sonuçlar bunlar.

AKP şu anda Suriye gerçeği ile alakası olmayan söylemleri gündeme getirerek, bu sonuçları perdelemeye çalışıyor. Krizi, kriz ile birlikte ortaya çıkan sonuçları, bu sonuçların trajik hallerini halk görmesin diye perdeleme yapıyor. AKP sorunları, gerçekleri buzlama yapıyor. Halkı buzlama ile aldatabileceğini sanıyor. AKP’nin yarattığı bu sonuçları başkasının üzerine atma çabalarını artık toplum yemiyor. Çünkü 17 yıldır AKP’nin iktidarda olduğunu bu toplumda herkes biliyor. En cahil, en akılsız insan bile bu sonuçlarla AKP’nin bağlantısını kurabiliyor.

AKP muhalefet karşısında beka sorununu veya Türkiye’nin bir işgal tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya atıyor; bu yarattığı sonuçlarla gidici olduğunu hissettiği için, bu yarattığım sonuç üstüme yıkılacak, üstüme gelecek diye korktuğu için bu sorunları uyduruyor.

Burada kast edilen asıl: tek adamın koltuğu, AKP’nin MHP ile birlikte koalisyonunun koltuğudur. Onların dediği gibi Türkiye’nin bir beka sorunu yok. Beka dedikleri kendi bekaları. Kendi koltuklarını korumak için sahte beka sorunu uydurdular. Birtakım bağnaz, cahil, milliyetçi, şovenizmden etkilenmiş kesimler dışında bu beka söylemi tutmadı. Tam tersine AKP’yi gülünç duruma düşürdü. AKP’ye olan tepkiyi daha da artırdı.

31 Mart seçimi aynı zamanda tek adam rejiminin oylanması olacak. Bu bir referandum aynı zamanda. Siyasal İslam’ın tek adam yönetiminin, 17 yıllık AKP iktidarının oylaması ve toplumun buna cevabı olacak.

Bu seçim; CHP’yi, AKP’yi aşan başka sosyal, psikolojik, siyasal sonuçlara yol açan bir gelişmenin önünü açacak.

Naim- Bu seçim iktidarın söylemleri nedeniyle yerel seçimleri aşıp iktidarın güvenoyu alıp almamasına dönüştü.

Bunların gidişi büyük ölçüde emperyalizmin rol vermemesiyle, oyuncu değiştirmesiyle mümkün olacağa benzese de; 17 yıllık yönetimin yaptıklarının farkında olan halk kesiminde “Bunlar gitsin de…” şeklinde özetleyebileceğimiz bir bıkkınlık var.

Bu yerel seçimlerde iktidar bloğunun oylarında ciddi bir düşüş ve devamındaki süreçte ise iktidar artık gitmek zorunda kalırsa; bu gidiş Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ın gidişlerine benzemeyecek sanırım… Bu durumda devr-i sabık olur mu? Olmazsa; üzerine sünger çekilmiş 17 yılın cerahatıyla Türkiye bulunduğu çukurdan çıkabilir mi?

Cengiz-Bunlar 17 yıl iktidarda kalırken Türkiye’de sadece ekonomik adaletsizlik yaratmadılar. Sadece gelir adaletsizliğ, sosyal adaletsizlik yaratmadılar. Sadece adalet sistemini, eğitim sistemini, bürokrasiyi bitirmediler. Bunlar aynı zamanda suç işlediler: “burjuva demokratik hakları” güvence altına alan hukuku çiğnediler, hukukun normlarını ortadan kaldırdılar, hukuk fakültelerinin işlevini ortadan kaldırdılar, hâkimlik ve avukatlık mesleğinin işlevini ortadan kaldırdılar. Bunları yargıyı siyasallaştırarak yaptılar. Hukuku siyasallaştırarak anayasayı ortadan kaldırdılar, parlamenter sistem bekleme odasında dediler. Parlementoyu ortadan kaldırdılar, Bakanlar Kurulu’nu, yasamayı ortadan kaldırdılar. Yasama, yargı, yürütme arasındaki denge-fren sistemini ortadan kaldırdılar. Türkiye’de Saddam tipi, Baas tipi bir tek adam yönetimi kurdular. İşin başında demokratiklikten dem vururlarken; İslamcı, bağnaz, ırkçı en geri faşizme yöneldiler. İleri demokrasi’den en ilkel hali ile faşizme dönüş yaptılar. Faşizme dönüş hukuksuz bir süreç oldu: Kürt muhaliflere acımasız davrandılar, Türkiye’deki aydınlara, sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin yöneticilerine, gazetecilere, iktidarı eleştiren-sorgulayan üniversite hocalarına karşı acımasız davrandılar. Binlerce üniversite hocasını üniversitelerden attılar. Yüzlerce gazeteciyi hapse tıktılar. Medyayı tekelleştirip var olan “bağımsızlığını” ortadan kaldırıp iktidarın borazanı haline getirdiler. Hukuka uymayan, yasa tanımayan bir yönetim kurdular.

Yasaya göre davranan değil, kendine göre yasa yapan bir davranış içine girdiler. Ben ne dersem o olur anlayışını yasallaştırdılar. İhaleler, özelleştirmeler, rant dağıtımlarını tek adam belirledi ve bu birçok yerde suça dönüştü. Örneğin Gezi’de polis normal polis yetkilerini aşarak, hiç yoktan 8 genci öldürdü ve emri ben verdimdiyebildi tek adam. Devlet dairelerinde kayırmacılıklar, sınav yolsuzlukları, adaletsiz yargılamalar, rüşvet alış-verişleri, hırsızlık yapan 4 bakanın yargılanmasının engellenmesi, 17/25 Aralık’ta açığa çıkan suçların dosyalarının kapatılması gibi bir sürü suçlar var.

***

Elbette bu suçları devlette bir yerlere kaydeden, dosyalarını tutan birileri de var. AKP iktidarı sadece bu ve benzeri işlediği suçlardan ötürü değil; laik, demokratik cumhuriyetin kurumlarına, kuruluşlarına karşı yok edici tavır içerisine girdiği için, laik cumhuriyetin biriktirdiği Cumhuriyet Devrimi’nin ortaya koyduğu değerleri, onların kurumlarını ortadan kaldırdığı için, içini boşalttığı için, işlevsizleştirdiği için Cumhuriyete karşı suç işledi. Dolayısıyla Cumhuriyet tarihinde dosyası en kabarık iktidar AKP oldu.

Tüm bunların karşılıksız kalması, Cumhuriyet güçlerinin bununla bir rövanş içine girmemesi, bunların hesabının sorulmaması zaten aklen, mantıken mümkün değil. Bu hesap sorulacak. Dolayısıyla devr-i sabık yaratılacak ve bunlar yargılanıp cezalandırılacak. Bunu bilmek için çok zeki olmaya, kâhin olmaya gerek yok. Bunu en sıradan gazeteciler bile dile getiriyor, köşe yazılarında; bu iş yargılamayla bitecek, diye yazıyorlar.

Suç büyük, sıradışı bir hükümet. Örneğin Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz yeteneksiz yöneticilerdi. Onların da suçları vardı. Ancak onlar devlet normu içerisinde suçları işlediler. Dolayısıyla Cumhuriyetle bir sıkıntıları olmadı onların. Bunlar öyle değil. Devletin kuruluş ilkelerini, temel kurumlarını, polisi, bürokrasiyi, eğitimi, yargıyı, orduyu, üniversiteyi; her şeyi bozdular.

Bu cerahatı, bu irini temizlemeden Türkiye iyileşemez. Demokratik, çağdaş bir hale gelemez. Bunun bir şekilde mutlaka hesabının görülmesi gerekiyor. Tıpta irin bağlamış yaraları ameliyat etmeden, cerahatı boşaltmadan iyileşme mümkün olmuyor, tıpta böyle, toplum hayatında da böyle. Bu sonuçlar ortaya konmadan, suçlular yargılanmadan, cezaları verilmeden Türkiye’de demokratik, çağdaş, adil bir yaşam kurmak mümkün olmaz. Hukuk devletini tekrar inşa etmek mümkün olmaz. Dolayısıyla bu cerahatın mutlaka patlatılıp irinlerin boşaltılması gerekir bu yaranın iyileşmesi için.

Naim-Anlaşılıyor ki bu seçimin sonuçları seçimden daha önemli olacak. İktidar bloğundaki oy düşmesi ülkedeki karanlık perdenin en azından bir ucundan yırtılmasını sağlayarak ülkedeki korkunun geriletilmesine yönelik bir işaret fişeği olacak aynı zamanda.

Bu yönde bir seçim sonucunun alınmasından sonra devrimcilerin, sosyalistlerin hatta genel olarak muhalefetin ne yapması gerektiğini de konuşalım.

Cengiz- AKP çözülüyor. 17 yıllık iktidar çözülüyor. Bunu çözen sadece Türkiye’de muhalefetin direnişi değil. Aynı zamanda AKP’yi çözen bir şey var: kendini var eden konjonktürün tükenmesi. Bu konjonktür bitiyor. AKP’nin en önemli güç kaybı bu. Kendini var eden, kendine sınırsız yetkiler kazandıran, güç ve geniş meşruluk alanı kazandıran konjonktür değişiyor. AKP’yi asıl içten içe tüketen, güçsüzleştiren temel etkenlerden biri de bu. AKP kendine can veren ortamın ortadan kalkmasıyla mecalsizleşiyor, dermansızlaşıyor, savruluyor.

Mısır başta olmak üzere siyasal İslam bütün dünyada bitiyor. İflas etmemiş görünen, hâlâ varlığını sürdürüyor görünen tek Türkiye kaldı. Bizde siyasal İslam uzatmaları oynuyor.

21. Yüzyılın dünyası için siyasal İslam’ın çözüm olmadığı, siyasal İslam’ın çözümsüzlüğünden kaynaklanan sorunların AKP’yi çözeceğini bilmemiz gerekiyor. AKP kendini yaratan konjonktürün ortadan kalkmasıyla yavaş yavaş dinozorlara dönüşüyor.

***

AKP’yi besleyen kaynaklar tükeniyor. İkincisi AKP’ nin dağıtacağı kaynaklar da bitti. Yani dağıtacağı rant kalmadı. Üçüncüsü oluşturduğu sadaka toplumuna dağıtacağı sadaka kaynakları da kalmadı.

AKP ekonomik olarak, söylem olarak, politik olarak tükendi ve 31 Mart’ta hiçbir şey diyemeden, yeni bir söz söyleyemeden, bir projeden bahsedemeden; beka ile, Türkiye’yi işgal tehditiyle halkı korkutarak oy almak istiyor. Bunu da halk yemiyor. Bu da onun başarısızlıklarından biri olacak.

31 Mart seçimi, Türkiye’deki 17 yıllık siyasal İslam iktidarının; Türkiye’de kimlik sorununu çözemediğini, sosyal sorunları çözemediğini, adil ve adaletli bir devlet yapısı kuramadığını, başarılı bir eğitim ve hukuk düzenine yol açmadığını, sağlıklı bir sosyal yaşam, toplum yaşamını kuramadığını, toplumun birçok alanında bilim ve felsefede, sanat ve kültürde başarısız kaldığını göstererek, toplumun da yavaş yavaş bunları görmeye başladığını gösteren bir sonuç olacak.

31 Mart seçimleri Türkiye’de siyasal İslam’ın iflasının tescillenmesi olacak. Sandıktan çıkan ilk sonuç bu olacak. 2001 krizi batıcı, liberal, geleneksel partilerin çözüm olmadığını gösterdi. Bu son kriz de AKP’yi bitirecek. Dolayısıyla düzenin elinde kartı kalmadı. Elinde en son siyasal İslam vardı. Düzen hepsini denedi. Hepsi başarısız oldu. Sonunda siyasal İslamı denedi, o en başarısız oldu. Düzenin başka türlü bir bileşim üretme şansı var ama bunu ne derece başarır, göreceğiz.

***

Düzenin 2001’den bu yana ve bugün de tüm seçeneklerinin başarısız olması ve düzenin kendisini yenileyememesi, yeni bir söylem, program, strateji oluşturamaması aynı zamanda Türkiye’de solun önünü açan bir gelişme olacak. Buna dikkat etmek gerekir. Bu sadece teorik, lafzi bir şey olmayacak.

Toplumda aynı zamanda devam eden bir güç var. Nedir o? Gezi, Adalet Yürüyüşü, 24 Haziran’daki Hayır oylarını var eden kitleselliği oluşturan güç, dağınık da olsa; varlığını, akışkanlığını, muhalefetini, yürüyüşünü sürdürüyor. 31 Mart seçim sonuçlarında bu güç önemli belirleyicilerden birisi olacak. Bu gücün önü açılacak. Bu güç kendini yenileme şansına sahip olacak. Daha fazla bir araya gelerek, daha fazla örgütlenme şansı ortaya çıkacak. Bu gelişmelerin en önemli sonucu solun önünün açılması olacak. 31 Mart seçimleri Türkiye genelinde sola çok meşru bir alan yaratacak.

Bunun için solun bilinçli, olgun, bilge tavır alması gerekir. Birlikten yana olunmalı. Eski fraksiyonculuktan, dar kafalılıktan kurtulmak, evrensel bakmak, dünya pratiği açısından bakmak, Türkiye’nin bütününü düşünmek, bütün Türkiye’yi içeren çözüme ulaşmak gibi sorunlara kafa yormak gerekiyor. Eski fraksiyoncu, grupçu, ben ben ben… alışkanlıkları devam ederse; solun önü açılsa bile, sol bu yeni yolda yürüyemez, mutlaka mecalsiz kalır, mutlaka tıkanır. Solun tıkanmaması için, yürüyüşünü devam ettirebilmesi için; solun eski alışkanlıklarını bırakması, eskiyi aşması gerekiyor. Eski pratik, bildik politik anlayışları aşması, yenilenmesi, ileri götürmesi gerekiyor. Bunu yaparsa şansı var solun.

25.03.2019

Tags: ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑