fbpx

Yazarlar

Published on Haziran 28th, 2020 | by Avrupa Forum 1

0

Vicdan, Aklın Terbiyecisidir! – Sinan Öztürk

Kant ve Hegel’in çabaları üzerine, geldiğimiz noktaya ilişkin kısa bir değerlendirmeyle başlamak istiyorum yazıma.

İnsanların duyu organlarının olması tek başına hiçbir şey ifade etmez. İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğin “akıl” olduğu söylenir.

Ama bana göre eğer akıl, “vicdan”dan kopmuşsa tehlikeli bir akıldır. Çünkü;  vicdan, aklın terbiyecisidir. Lakin; günümüzde akıl büyük bir hızla vicdandan kopmaktadır.

Bu anlamda Hegel’in “Aufhebung” (sürekli ilerleme, ilerlerken kendi içinde evrimleşme, varlığın sürekli olarak var-oluşa dönüşü) kavramı bile artık geçerliliğini yitirmeye başlamıştır.

Her ne kadar Sol Hegelciler’le başlayan, Marx ve Marxist düşünürlerle  bu tartışmaların içinden bir “devrim teorisi” yaratılmış ve Hegel’den yararlanırken onun içinden başka bir fikir nüvesi ortaya çıkarılmışsa da, bütün bu birikimin ve fikir yürütmenin dayanakları vardı.

Marx, insanı ve toplumu öne çıkardı. Sınıf kavramını geliştirdi ve ona siyasal bir anlam kazandırdı. İnsana kendisine sahip çıkmasını önerdi.  Kapital’in birinci cildinin önsözünde “Anlatılan senin hikâyendir!” derken Alman işçi sınıfına seslendi. Ama sesinin aşması gereken çok güçlü duvarlar vardı. Öyle de olsa o duvarları epey sarstı.

Hegel “evrim”den habersizdi. O yüzden devrime inanmıyordu. İlk çağ filozofları dışında başlıca Spinoza ve Kant’tan beslenen bir devlet filozofuydu. Prusya’nın fikir babasıydı.

Feuerbach ve Strauss’la başlayan ara dönemden sonra mekanik materyalizmden bilimsel materyalizme geçişte Feuerbach’ın meşhur eseri “Hristiyanlığın Özü” önemli bir kapı aralamıştır.

Tüm bu döneme kadar felsefenin “ideler” denen dönemi “varlıklar” dünyasıyla en ciddi karşılaşma dönemini yaşamıştır.

Kant ve Aydınlanma Dönemi’yle birlikte çok ön plana çıkan akıl, belki de “vicdanı terbiye etmeyi” kendisine amaç edinmişti. “Aydınlanma, insanın aklını kullanabilme cesaretidir!” belirlemesi aynı zamanda akla yüklenen önemi de göstermektedir.

Çok sayıda düşünür ortaya çıktı bu dönemde. Uzun bir suskunluk dönemi parçalanmıştı. Bilim, teknik ilerlemeye başlamıştı. Avrupa, Ortaçağ’ı geride bırakmış, başka bir mecraya doğru yürümekteydi. Bu mecralar gene de savaşları engelleyemedi. Kapitalizm ve emperyalizm hızla yükselmeye, gelişmeye başladı, “Mutlak Akıl”, “Pozitif Akıl”, “Öznel, Nesnel ve Mutlak Tin”, savaşlara ve faşizme engel olamadı.

İşte Nietzsche’nin önemi, niteliği, nihilistliği ve sıkça yanlış kullanılan “üst insan”ı burada daha fazla anlam kazandı. “Üst insan kendisini aşmış insandır!” dedi. “Üstün insan” demedi!

Ardından özellikle iki paylaşım savaşı bu sefer de Varoluşçuların önemini artırmıştır. Felsefe edebiyatın içine de girmiştir. Savaşlardan yılmış yığınlar, hayatın anlamını ya da anlamsızlığını sorgulamaya başladırlar, kendilerine döndüler, bireysel özlemler, yokluklar ve sorgulamalar, hesaplaşmalar başladı. Camüs ve Sartre gibi yazarlar, düşünürler felsefenin içinden insanlara el uzatarak yalnız olmadıklarını, aynı acıların kitlesel olarak yaşandıklarını da anlattılar.

Felesefe, edebiyat, sanat elinden geleni yaptı; filozoflar, düşünürler, yazarlar, sanatçılar bize ellerinden geldiğince ne olup bittiğini anlatmaya çalıştılar.

Ama gene de gelinen noktada bütün bu kıymetli çabalar ne yazık ki akılla vicdanı buluşturamadı.

Aksine bu gün akıl ve vicdan giderek hızla birbirlerinden uzaklaşmaya başlamışlardır.

Bana göre bu iki enstrüman birbirlerini kandırmadan bir araya gelmedikçe, dünya tarihi çok daha büyük yıkımlara gebe kalacaktır.

Aklın onu pozitif yönlendirecek, kurnazlaştırmayacak, hükümdar kılmayacak bir terbiyeciye ihtiyacı vardır. O da vicdandır!

28.06.2020

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑