fbpx

Genel

Published on Nisan 8th, 2020 | by Avrupa Forum 2

0

Virüs ve kapitalist gerçekçilik – Foti Benlisoy

Bir “epidemi dedektifi” olduğumuzu varsayalım. Polisiyelerin “katil uşaktır”ı misali, “suçlu kapitalizmdir” bir klişeden mi ibaret? H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı ile emperyalizmin timsali, Rodezya’nın “isim babası” Cecil Rhodes’un uzay tasavvuru, Amerika kıtasının sömürgecilik tarihi ile Avrupa’nın ekolojik emperyalizmi, Cuarón’un Children of Men’i ile Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü nerelerde kesişiyor, içinde yaşadığımız kapitalist gerçekliğe dair neler söylüyor? Covid-19 salgınına yakın plan…  

Marslıların üç ayaklı devasa savaş makineleriyle yürüttüğü dünyayı işgal girişimi, Londra’nın düşmesiyle dehşetli bir başarıya ulaşmak üzereyken bir “mucize” gerçekleşir ve saldırganlar aniden ölmeye başlar: “Ölmüşlerdi. Onları sistemlerinin hazırlıksız olduğu, çürütücü, hastalığa neden olan bakteriler katletmişti.” H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı, işte böyle, uzaylıların işgal ve sömürgeleştirme girişiminden insanların mikrop ve bakterilerce, yani “mikroskobik müttefiklerimiz” tarafından kurtarılmasıyla son bulur.

İşçi Partisi’nin sol kanadından olup 1980-83 arasında Thatcher karşısında partinin genel başkanlığını üstlenen Michael Foot, Wells üzerine yazdığı biyografide, Dünyalar Savaşı’nın emperyalizmin bir eleştirisi olarak kaleme alındığını vurgular. Avustralya’da beyaz yerleşimcilerin aborijin topluluklarına karşı muamelesinden dehşete düşen Wells, Britanya kamuoyuna teknolojik olarak gelişmiş ve daha iyi silahlanmış bir ırk tarafından ele geçirilmenin nasıl bir vahşete yol açtığını böyle göstermek istemişti.

H.G. Wells’in çığır açan romanından uyarlanan Dünyalar Savaşı (Steven Spielberg, 2005)

Şöyle yazıyordu Wells: “Onlar hakkında hemen sert bir hüküm vermeden önce, kendi türümüzün de sadece nesli tükenmiş bizonlar ve dodo kuşları gibi hayvanlara karşı değil, kendinden aşağı gördüğü ırklara karşı da ne kadar acımasız ve mutlak bir yıkım taşıdığını hatırlamak zorundayız. Tazmanyalılar (…) Avrupalı göçmenlerin yürüttüğü bir soykırım savaşıyla elli yıl içerinde tamamen yeryüzünden silindiler. Marslılar da aynı ruhla savaşsalar bizim bundan şikâyet etme hakkına sahip iyilik melekleri olduğumuz söylenebilir mi?” (Dünyalar Savaşı, çev. Barış Gönülşen, Alfa Yayınları, 2018, s. 18)

Uzayı emperyalist genişleme ve saldırganlıkla bağlantılı olarak ele alan sadece Wells değildi. Lenin’in Emperyalizm adlı meşhur çalışmasında, “19. yüzyılın sonlarında emperyalist politikayı öğütleyen ve bu politikayı en büyük arsızlıkla uygulamakta olan kişi” diye tanımladığı, başında bulunduğu British South Africa Company tarafından sömürgeleştirilmiş Zimbabve ve Zambiya’ya adını veren (Rodezya) Cecil Rhodes da bu bağlantıyı (bu kez tersinden) kuranlardandı. Lenin’in tabiriyle “milyoner, para kralı, İngiliz-Boer savaşının başlıca sorumlusu” Rhodes, “yayılma her şeydir” diyor ve her gece başının üzerinde gördüğü “şu yıldızları (…) asla ulaşamayacağımız o muazzam dünyaları” düşündüğünde kederleniyordu: “Elimde olsa hepsini ilhak ederdim”.

Ekolojik emperyalizm 

Cecil Rhodes’un gezegenler arası emperyalist yayılma tasavvurunda “mikroskobik müttefiklerimiz” ne yapardı, kimin safında yer tutardı bilmek mümkün değil. (Günümüzde bu konuyla, yani “başka dünyalara uzay gemileriyle taşınan organizma ve organik materyalin bulaşmasının denetlenmesi ve Dünya’nın da dünya dışı yaşam formlarınca kontamine edilmesinin önlenmesi” işiyle NASA’ya bağlı Office of Safety and Mission Assurance –OSMA ilgileniyor.) Kesin olan, bu gezegendeki sömürgeci yayılmanın şafağında, salgın hastalıkların belirleyici olduğu ve üstelik Wells’in versiyonundakinin tersine, emperyalist işgalcilerin safında yer aldıklarıdır. Gerçekten de Amerika’ların sömürgeleştirilmesinde bulaşıcı hastalıklar tayin edici bir rol oynamıştı. Öyle ki, Avrupalı sömürgeciler çiçek, hıyarcıklı veba, grip ve kızamık gibi “biyolojik silahlara” sahip olmasalardı, atlarına ve silahlarının üstünlüğüne rağmen muhtemelen Yeni Dünya’yı böyle kolayca ele geçiremeyeceklerdi.

Avrupalıların beraberlerinde getirdikleri ve çoktan bağışıklık kazanmış oldukları bu hastalıklar kısa bir zamanda Meksika ve Peru nüfusunun belki de yarısının ölümüne neden olmuştur. Dünya Benimdir! Avrupa Ekolojik Emperyalizmi başlıklı kitabında bu süreci Avrupa’nın “biyolojik yayılmasının” ürünü “ekolojik emperyalizm” olarak tanımlayan Amerikalı tarihçi Alfred Crosby’ye göre, kıtanın fethinin müsebbibi askeri değil, biyolojik zaferdi: “İşgalcilerin muhteşem zaferindeki en büyük pay (çiçek) virüsünündü.” Eski Dünya’nın tarımsal üretiminde evcilleştirilmiş hayvanların Yeni Dünya’ya göre çok daha yoğun kullanımı, “keşfedilen” kıta sakinlerinin bağışıklık sistemini ekolojik emperyalizm karşısında savunmasız bırakmıştı.

İspanyol sömürgecilerin bulaştırdığı çiçek hastalığı salgını Aztek yerlilerini kırıp geçirmişti

Ekolojik emperyalizm, conquistadores’le birlikte tarih sahnesinden çekilmedi elbet. İki yüzyıl sonra, Kuzey Amerika’nın kolonize edilmesi sırasında, salgın hastalıkların bu kez bilinçli olarak bir biyolojik silah olarak kullanılması gündeme gelir. 1760’larda Fransız ve Kızılderili Savaşı sırasında Britanya’nın Kuzey Amerika’daki kuvvetlerinin başı Sir Jeffery Amherst, çiçek hastalığının “yerliler” arasında yaygınlaştırmasını önerir. Kullanılan yöntem, kontamine olmuş battaniyelerin Kızılderililere hediye olarak verilmesiydi.

Salgının emperyalist yayılmanın hizmetine koşulması çoğu zaman böyle bilinçli bir seçimin eseri değildi elbette: 1890’larda Afrika’nın önemli bir bölümünü etkileyen ve kıtaya İtalyanların Afrika Boynuzu’nu sömürgeleştirme çabaları esnasında taşınan sığır vebası, tam da bu dönemde gerçekleşen Afrika’nın Büyük Güçler’ce paylaşılmasını hızlandıran bir ekolojik krize neden olacaktır örneğin (açlık, demografik erozyon, savanlarda dikenli çalıların artmasıyla çeçe sineğine uygun bir habitatın ortaya çıkması).    

Yeni salgınlar

David Harvey, Yeni Emperyalizm adlı çalışmasında, Rosa Luxemburg’dan esinle, kapitalizm öncesi/dışı kültürel ve toplumsal yapıların ve elbette doğanın yağmalanarak metalaştırılması ve piyasa ilişkilerine çekilmesi süreci olarak ilksel birikimin (yani el koyma yoluyla birikimin) güncelliğini vurguluyordu. Gerçekten de özellikle son otuz yılda toprak, ormanlar, su ve hava gibi ekolojik müştereklerin sermaye tarafından temellük edildiği bir yeni “çitleme” ve mülksüzleştirme dalgası ile karşı karşıyayız. El koyma yoluyla birikimin bu yeni dalgası, ekolojik emperyalizmin ölümcül “mikroskobik müttefiklerini” (1990’ların ortasında Ebola’yla başlayan yeni salgın hastalıklar dizisini) bir kez daha sahneye taşıyor.

Big Farms Make Big Flu (2016) adlı kitabı dolayısıyla Covid-19 günlerinde yeniden gündeme gelen biyolog Rob Wallace, sermayenin endüstriyel tarım ya da madencilik faaliyetleriyle doğal-birincil habitatları tahrip etmesinin, bu yeni hastalıkların oluşmasında belirleyici neden olduğunu vurguluyor. Ormansızlaştırma ve genel olarak ekosistemlerin tahribi, daha önce belli alanlarda sınırlanmış patojenlerin insanlar dahil yeni konaklara doğru hareketlenmesine neden oluyor. Et endüstrisiyse patojenler için çok uygun bir “ara konak” bolluğu yaratarak bu süreci hızlandırıyor:

Amazonlarda epidemiyle başlayan yerli soykırımı günümüzde ormansızlaşmayla sürüyor, endüstriyel tarım cangılı ele geçiriyor

“Virüslerin artması gıda üretimiyle ve çok-uluslu şirketlerin kârlılığı ile yakından bağlantılıdır. Virüslerin neden daha tehlikeli hale geldiğini anlamayı hedefleyen herkes, endüstriyel tarım modelini ve özelde endüstriyel hayvancılığı araştırmalıdır. (…) Daha doğal ekolojilerin yerini alan sermaye güdümlü tarım, en öldürücü ve bulaşıcı patojen fenotiplerinin evrimleşmesi için en uygun koşulları sağlar. Ölümcül hastalıkları beslemek için daha iyi bir sistem tasarlayamazsınız.”

Küresel Ekososyalist Ağ’ın kurucularından Ian Angus da aynı hususu vurguluyor: “Yeni zoonotik –yaban hayatından evcilleştirilmiş hayvan ve insanlara geçen virüs, bakteri ve parazitler– salgınların dünya çapında ortaya çıkıyor oluşunun nedeni, sermayenin birincil ormanları buldozerlerle ezip geçerek yerlerine kâr getirici monokültürler koymasıdır. Bunun sonucunda oluşan dengesi bozulmuş ekosistemler, Ebola, Zika, Domuz Gribi, ve şimdi Covid-19 gibi yeni salgınların yakındaki toplulukları etkilemesini daha da mümkün kılıyor.” 

Wallace ve Angus’un söylediklerini çok daha önce Wolfgang Petersen’in yönettiği Outbreak (1995) filminde, Zaire’de ortaya çıkan ölümcül virüs Motaba’nın tüm ahalisini yok ettiği köyün büyücü bilgesinden başka bir biçimde duymuştuk zaten: “İnsanlar ayak basmamaları gereken yerlerde ağaçları kestikleri için tanrıları uykularından uyandırıp kızdırdı.” Filmdeki salgının gelişimi de yukarıda aktarılanlarla uyum içindedir zaten: İlk vaka (“sıfırıncı hasta”) yeni Kinşasa yolunun yapımında beyaz adamın yanında çalışan bir gençtir. Motaba’nın ABD’ye yayılmasıysa vahşi hayvan ticareti yapanlarca kaçırılmış bir maymunun bir pet shop’a satılmasıyla olur.

Mükemmel suç

Bir an için Salgın Hastalıklar İstihbarat Servisi’nde çalışan ve korona virüsü vakasını soruşturmakla görevli bir “epidemi dedektifi” olduğunuzu, üstelik Covid-19’un Çin ahalisinin egzotik beslenme alışkanlıklarının bir ürünü olduğuna dair genelgeçer açıklamayı da öyle kolay kabul etmeyen acar bir hafiye olduğunuzu düşünelim. Aklınıza gelen ilk soru, bazı Çinliler için yarasa ya da karıncayiyen yemek “kültürel” bir pratikse, böyle bir salgının elli yıl önce değil de neden şimdi patlak verdiği olacaktır. Bu soruya cevap vermek için arşiv taraması yaparken Çin’de 1990’larda yoğunlaşan kapitalistleşme sürecinde gıda üretiminin giderek endüstrileştiği ve küçük üreticilerin hayvancılık sektöründen dışlandığı bilgisiyle karşı karşıya gelmeniz pek muhtemel.

Araştırmanız derinleştikçe yerel bilgi kaynaklarınız size, ekonomik zorluklarla karşılaşan bu üreticilerin önemli bir bölümünün “yaban” türlerin etinin pazarlanması işine girdiğini belirtecek büyük ihtimalle. Salgının başlangıç noktası olarak kabul edilen Wuhan et pazarında yaptığınız incelemeler sırasında belki de bir yerel gazeteci, endüstriyel tarım sektörü daha fazla arazi kapattıkça çok sayıda küçük üreticinin daha uzak ve “balta girmemiş” coğrafi alanlarda piyasaya sürülebilecek et kaynakları arayışına girdiğini açık edecek. Böylece eskiden sınırlı bir alanda ve geçimlik olarak kullanılan yaban hayvan etinin, tarım ve hayvancılığın endüstrileşmesiyle giderek büyüyen (ve günümüzdeki salgının koşullarını hazırlayan) bir ticari sektör halini aldığı bilgisine ulaşmış olacaksınız.
 


Son olarak, bilirkişi olarak görüştüğünüz ve Spillover: Animal Infections and the Next Human Pandemic adlı kitabıyla tanınan David Quammen’in sözleri de büyük olasılıkla sizde zaten oluşmuş kanaati pekiştirecek: “Ağaçları kesiyor, hayvanları öldürüyor veya kafese koyup onları pazarlara gönderiyoruz. Ekosistemleri bozuyor, virüsleri de sarsıp doğal konaklarından söküyoruz. Bu gerçekleştiğinde virüsler de yeni bir konak ihtiyacına giriyorlar. Bu çoğu zaman biz oluyoruz.”

Artık kafanızda bir suçlu profili oluşuyor. Bu kanaatin sizi, zamanında Ernest Mandel’in çıkardığı sonuca götürmesi de pek muhtemel olacaktır: “Kapitalist üretim tarzının alamet-i farikası olan kısmi rasyonellik ile genel irrasyonellik arasındaki nesnel karşıtlık öylesine patlayıcı bir potansiyel kazanır ki, geç kapitalizmin genel irrasyonelliği orta vadede yalnızca mevcut toplum biçimini değil, fakat bütün insan uygarlığını tehdit etmektedir”.

Suçlunun kapitalizm olduğu iddiası, “katilin uşak olması” misali bir polisiye klişesinden ibaret değil. Bu iddia, detektifimizi çaresizliğe sürükleyen daha korkutucu bir gerçeğe işaret ediyor: Kara polisiyeye yaraşır biçimde caninin bir şahıs ya da bir örgüt değil de kadir-i mutlak addedilen sistemin kendisi olması, yani belirli, somut bir failin olmayışı, dolayısıyla da herhangi bir detektifin yapabilecek bir şeyi olmayışı, suçu (pandemiyi) bir “mükemmel suç” düzeyine çıkartıyor. Çünkü Thatcher’ın TINA argümanı geçerliyse, yani “başka bir seçenek yoksa” adalete teslim edecek bir “suçlu” da yoktur ortada.    

Frederic Jameson, detektifimizi tanısaydı onun bu çaresizliğini anlar ve ona sorunun sadece “kapitalizmin yenilmez evrenselliği” olmadığını söyleyip muhtemelen şöyle devam ederdi: “Bizi düşmanın varlığı değil,  genel inanış elden ayaktan düşürüyor (…) Kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez ve olanaksız olduğunu, başka bir sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçirmek şöyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen genel bir inanıştan bahsediyoruz.”

Tarihsel kısırlık

Kapitalizme alternatif bütünsel her toplumsal tasarının beyhudeliğine, iflasa mahkûm olduğuna, hatta ister istemez bir tür totalitarizmi besleyeceğine dair bu yaygın kanaatin hepimizin içine işlemiş oluşuna Mark Fisher “kapitalist gerçekçilik” diyor: “Kapitalizm tek geçerli siyasal ve ekonomik sistem olmakla kalmaz, aynı zamanda artık ona tutarlı bir alternatif hayal etmek bile imkânsızdır.”

Fisher, bu “kapitalist gerçekçilik” çağına, geleceğin artık sadece tekerrürden ibaret olmasına ilişkin olarak, P.D. James’in aynı adlı karşı ütopyacı romanından uyarlanıp Alfonso Cuarón tarafından yönetilen 2006 tarihli Children of Men (bizde Son Umut denmiş) filmini örnek gösterir. Film 2027 yılında geçiyor. İki on yıldır bilinmeyen bir nedenden ötürü dünya üzerinde yeni doğum gerçekleşmemekte, insan nüfusu giderek yaşlanmakta, insan uygarlığı topyekûn yok oluşa yaklaşmaktadır. Batı dışı dünyada tam bir kaos yaşanırken göçmenler biraz daha iyi bir yaşam umuduyla Britanya’ya akın etmektedir. Hükümet mevcut siyasal ve toplumsal eşitsizlikleri muhafaza etmek adına özellikle göçmenlere karşı ırkçı, baskıcı politikalar uygulamakta, bu arada Londra’nın ve dünyanın sokaklarında nedeni ve faili tam olarak bilinmeyen bombalar art arda patlamaktadır.
 


Children of Men
’in yok oluşun eşiğindeki dünyasını tahayyül edilebilir kılanın bizim dünyamız olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ancak film, özellikle de “kısırlık” teması, esas itibariyle geçtiğimiz yıllarda gündeme gelen bir gelişme sebebiyle yeniden güncellik kazandı. Fetüslerin kafatası ve beyinlerini tahrip edip bebeklerin prematüre doğmalarından (mikrosefali) sorumlu olan Zika salgınının 2015-2016’da yayılması, Amerika kıtasında adeta bir paniğe yol açmıştı.

Yapılan tahminlere göre bütün kıtaya yayılıp dört milyonu aşkın insanı etkilemesinden korkulan salgın nedeniyle, Ekvador, El Salvador, Kolombiya hükümetleri ülkedeki kadınlara bir-iki yıl hamile kalmamalarını öğütlemişti. Başta Brezilya, kıtanın bir dizi ülkesinde ordu, Zika virüsünü taşıyan sivrisineklere karşı seferber olmuştu. Kimileriyse (bugüne benzer bir biçimde) Zika salgınının nüfus artışını kontrole dönük bir entrika olduğuna dair komplo teorilerini tedavüle sokmuştu.

Aslında Zika bilinmiyor değildi. 1947’de keşfedilen virüs, yakın zamanlara kadar esas itibariyle Orta Afrika ve Pasifikler’deki Polinezya adaları gibi virüsün taşıyıcısı olan sivrisinek türlerinin yaşayabileceği kadar sıcak ve nemli alanlarla sınırlı bir fenomenmiş. Zika’nın birden bire yaygınlaşması, çoğu gözlemciye göre, küresel ısınmanın virüsü taşıyan sivrisinek türlerinin yaygınlaşmasi ve çok daha geniş coğrafyalarda çoğalarak kalıcılaşması dolayısıyla söz konusu oluyor. Yani (mevcut toplumsal üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu hatırlatmaya herhalde gerek olmayan) iklim krizinin tetiklediği bir başka epidemi söz konusu.

İşte Zika’nın hatırlattığı Children of Men‘deki kısırlık, tesadüfi bir tema değil. Mark Fisher’a göre, “Kısırlık temasının bir mecaz olarak, başka tür bir kaygının yerine geçmiş bir şey olarak okunması gerektiği aşikâr. (…) Filmin sorduğu soru şu: Bir kültür yeni olmaksızın nasıl varlığını sürdürebilir? Eğer gençler, sürprizler üretme gücünden artık yoksunsa ne olur?” Fisher’a göre film, “sonun halihazırda geldiği kuşkusuyla, geleceğin sadece bir tekrarlama ve tekrar-permütasyon habercisi olmasının pekâlâ mümkün olduğu düşüncesiyle bağlantılıdır.”

Theo, Jasper, June ve biz

Aynı kısırlık temasına Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) adlı distopik romanında ve romandan uyarlanan televizyon dizisinde de karşılaşırız. Ekolojik krizden kaynaklanan genelleşen kısırlığın neden olduğu demografik kriz, köktenci-ekofaşist bir grubu iktidara taşır ve kadınların beden ve doğurganlığını mutlak olarak denetleyen totaliter bir din devleti, Gilead kurulur. Kısırlık bu örnekte de “tarihin sonunun” bir mecazı olarak düşünülebilir. Kapitalist gerçekçilik ya da “tarihin sonu”, radikal-ütopik dönüşümleri, devrimi düşünülmez kılarak bundan sonra yeni hiçbir şey olmayacağı kanısını güçlendirir. Bu “tarihsel kısırlık”, yani insan toplumlarının kendilerini radikal bir biçimde yenileme kabiliyetlerinin ellerinden alınmış olması ya Son Umut misali çürümeyle ya da Damızlık Kızın Öyküsü misali muazzam bir toplumsal regresyonla sonuçlanmaya mahkûmdur. 


Ancak bu iki örnekte de bizi ilgilendiren bir başka husus vardır: Children of Men’in baş karakteri Theo Farron, eskiden ünlü bir siyasal karikatürcü olan yakın arkadaşı Jasper Palmer’la muhabbet ederken, “kısırlık ortaya çıkmadan önce de çok geçti, her şey berbat olmuştu” diye söylenir. Neden geç olduğunu, her şeyin nasıl berbat olduğuna dair bir şey söylemez Theo. Ama arkadaşı Jasper’ın evi, mevcut halin müsebbibinin kim olduğuna dair ipuçlarıyla doludur. Evin hemen her köşesinde Irak’ın işgaline karşı eylemlerin afişleri, rozetleri, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başındaki küreselleşme karşıtı hareketin sembolleri vardır. Jasper’ın eşi (yine duvara iliştirilmiş bir gazeteden göz ucuyla okuruz) polis işkencesi sonucunda felç olmuştur. Aslında Theo da sonradan hayal kırıklığına uğrayarak sinik bir memura dönüşen eski bir politik eylemcidir. Yani Theo ile Jasper, yenilmiş bir eylemci kuşağının mensuplarıdır. Onların yenilgisiyle daha kısırlık gelmeden her şey zaten “berbat olmuştur”.

Damızlık Kızın Öyküsü’nde ise hikâyenin merkezindeki “Offred”, yani June sık sık eski hayatını hatırlar. Bu flashback’lerde ilginç olan, bize aslında “Jacob’un Oğulları” adlı köktenci-ekofaşist grubun iktidarı öyle bir gecede aniden ele geçirmediğini hatırlatmasıdır. Kadın düşmanlığı, homofobi, otoriterleşme, ekolojik yıkım o eski dünyanın içinden çıkıp gelen eğilimlerdir. Bu karanlık dinamikler serpilip gelişirken June normal hayatına devam etmekte, “seyretmekle” yetinmektedir. Felaketin çokça alâmeti belirmiştir belirmesine, ama hâkim olan siyasi apatidir. Dizinin ikinci sezonunda June’un bir feminist aktivist olduğunu öğrendiğimiz annesinin ona, “dünya felakete giderken sen evcilik oynamayı seçtin” diye hayıflanması bu durumu özetler.  

Theo ile Jasper’ın yenilgileri de June’un siyasal ataleti de bizlere çok uzak değil. Biz tam da onların olası zafer ve mağlubiyetlerinin çağında yaşıyoruz. O mağlubiyet ve ataletin hem nedeni hem de sonucu olan “kapitalist gerçekçiliğin” zihinsel bariyerini ortadan kaldıramadığımız takdirde gelebilecek geleceğin nasıl bir şey olacağı malûm. Komünist Manifesto’nun o meşhur ifadesiyle, Mısır piramitlerinden ya da Gotik katedrallerden daha büyük ve etkileyici eserler ortaya koyan, ama bir pandemi sırasında sağlık çalışanları için yeterli donanım, hastalar için solunum cihazı, risk altında olanlar için test kiti üretemeyen bir sistemin bizi hazırladığı gelecek aslında geldi bile. İçinden geçtiğimiz felaketin/olağanüstü halin karşısına felakete uğramışlara ait başka ve gerçek bir olağanüstü halle çıkmaktan başka çare, başka deva yok.

Kaynak : 1+1 FORUM

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑