Röportajlar

Published on Aralık 18th, 2019 | by Avrupa Forum 1

0

Yılmaz: Neoliberalizme karşı direnişle sömürgeciliğe karşı direniş birleşmeli

Haiti’den, Şili’ye, Lübnan’dan Endonezya’ya, tarihin gördüğü en büyük grevi örgütleyen Hindistan işçi sınıfından bir yılı aşkındır sokakları terk etmeyen Fransa’nın Sarı Yeleklilerine direnişlerin birleştirici eksen kapitalizmin yeni de-regülasyon, kuralsızlaştırma dalgasına direniştir.

Yeni Özgür Politika’dan Zabel Mirkan’ın Avrupa Forum yazarlarından olan SYKP eski Eş Başkanı Tuncay Yılmaz’la yaptığı röportajı yayınlıyoruz.


Toplumsal hareketler dünyanın dört bir yanında kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Santiago, Şili sokakları hükumet ile muhalefet arasında imzalanan anlaşmaya rağmen, alanları terk etmeyen binlerce insan tarafından hâlâ işgal ediliyor. Raúl Zibechi’nin dediği gibi belki de sahiden ilk defa, “Siyaset yapmanın ataerki karşıtı ve sömürgecilik karşıtı bir yolu doğuyor.” Bizler de tüm bu gelişmeleri ve Türkiye’nin durumunu, ekonomik krizin boyutlarını, seçilmişlerin yerine atanan kayyumları Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Kurucu Eş Başkanı Tuncay Yılmaz ile konuştuk…

Öncelikle dünyadaki toplumsal hareketleri göz önünde bulundurduğumuzda; Şili, İran, Irak ve Lübnan’daki tüm protestolar zamlara karşı başlatıldı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Şili, İran, Irak ve Lübnan değil, Sudan, Haiti, Endonezya, Cezayir, Ekvator, farklı tınılarda olsa da Hong Kong, Katalonya, Hindistan ve Fransa, bunların tamamında güçlü halk hareketleri, itirazalar ve isyanlarla karşı karşıyayız. Kiminde akaryakıta, kiminde ulaşıma yapılan zamlar, kiminde yeni vergiler ve düzenlemeler, kiminde sömürgeci uygulamalar bardağı taşıran damla olsa da, neredeyse bütün bu hareketlerin ortak paydası olarak neo-liberal politikaların yeni saldırı dalgasını işaret edebiliriz sanırım.

Bizzat kendisi sosyalizmin yayılmasını durdurmak üzere kapitalizmin devreye soktuğu Keynesyen politikaların de-regülasyonu olan neoliberalizm, reel sosyalizmin çözülüşünden sonra, ama özellikle de 2000’lerden sonra yeni bir de-regülasyon, kuralsızlaşma dalgası başlattı.

Özelleştirme, esnekleştirme, güvencesizleştirme ve örgütsüzleştirme kodlarıyla özetleyebileceğimiz neoliberalizmin, şimdi bütün dünyada yeni bir kuralsızlaştırma saldırısına geçmiş durumda.

Kazanılmış bütün haklar, yerel ve evrensel düzeyde büyük bedeller ödenerek sağlanmış bütün geçici uzlaşmalar, sermayenin lehine ve işçilerin, işsizlerin, köylülerin ve ezilen bütün kesimlerin aleyhine bozulmak isteniyor. Tek kuralın iktidardakinin ve güçlünün sözü, çıkarları olduğu kuralsız bir dünya dayatılıyor.

Haiti’den, Şili’ye, Lübnan’dan Endonezya’ya, tarihin gördüğü en büyük grevi örgütleyen Hindistan işçi sınıfından bir yılı aşkındır sokakları terk etmeyen Fransa’nın Sarı Yeleklilerine direnişlerin birleştirici eksen işte bu yeni de-regülasyon, kuralsızlaştırma dalgasına direniştir.

Bolivya’da Evo Morales iktidarına karşı ABD eliyle desteklenen darbe girişimi bize ne anlatıyor? Mapuçelerin bayrağının dalgalandığı bir protestodan bahsediyoruz çünkü.

Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtta genel bir çerçevesini çizmeye çalıştığım neoliberal saldırı dalgasının politik alana yansıması ise sağ popülizmden, aşırı sağa, hatta yer yer faşizme ulaşan güçlerin siyasal iktidarı ele geçirmesi, önlerinin açılması biçiminde oluyor. Merkez kapitalist ülkeler dahil hemen tüm dünyada sermaye ve egemenler bu güçleri iktidara taşınmaya çalışırken, karşılarında yer alan ilerici, halkçı, ezilenlerden yana en ufak seçenekleri dahi bertaraf etmek, etkisizleştirmek ve yok etmek istiyorlar. Sermaye ve onu temsil eden devletler yeni saldırı dalgasında karşısında yeni bir devrimler dalgasını tetikleyicisi olabilecek bir muhalefet, direniş, güç, örnek istemiyorlar.

Türkiye’de Erdoğan, Brezilya’da faşist Bolsonaro, Macaristan’da Orban, İtalya’da Matteo Salvini, ABD’de Trump, İngiltere’de Johnson, Almanya’da Merkel, Rusya’da Putin ve henüz iktidar olamasalar da yükselişte olan pek çok aşırı sağ / faşist parti–lider tama da sermayenin bu yöneliminin “bilinçli” tercihleridir.

ABD Bolivya’da Evo Morales’e yönelik tezgahladığı darbe girişiminden önce, Venezuela’da önce Chavez’e, sonra Maduro’ya, Brezilya’da Lula ve Dilma Rousseff’e de benzer girişimler geliştirmişti. Bu liderlerin iktidardayken yaptıkları yanlışlar ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, ABD’nin ve onu destekleyen küresel emperyalist haydutların tamamının aslında engellemek istediği neobileral kuralsızlaştırma saldırısına karşı halkların kendi seçeneklerini yaratma iradeleriydi.

Bolivya, Venezuela ve Brezilya’daki darbe süreçlerine biraz yakından baktığımızda tüm küresel emperyal güçlerin bu liderlere (aslında bu liderlerde temsil edilen halk hareketlerine) karşı “demokrasi savunusu” maskesiyle faşist, cinsiyetçi, ırkçı, muhafazakar, antidemokratik lider ve güçleri desteklediğini rahatça görebiliriz.

Bolivya ve Evo Morales özgülüne gelecek olursak; bir Bolivya yerlisi, Mapuçe (”Mapu” toprağın, ”Çe” insanı) olan Evo Morales’in kurucu lideri olduğu MAS (Movimiento al Socialismo – Sosyalizme Doğru Hareket) 2006 yılında gerçekleşen seçimlerde iktidarı kazanmış ve Morales yüzde 53,7’lik destekle başkan seçilmişti. İktidara geldikten sonra ülkenin önemli yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kamulaştıran (ki bunlar arasında kapitalist rekabet açısından çok önemli bir yer tutan devasa lityum yatakları mevcut), suyun ticarileşmesinin önüne set çeken, demokratik ve ekolojik bir Anayasa yapan, ülkenin yoksul köylüleri, işçileri ve işsizleri için refah düzeyin önemli ölçüde arttıran Morales, artarda 2009’daki seçimlerde yüzde 64, 2014’te de yüzde 61,63’lük destekle başkan seçildi.

Emperyalistlerin, sömürgecilerin ve onların yerli işbirlikçilerinin değil de Bolivya’nın en alttaki toplumsal katmanını oluşturan Mapuçelerin ve Bolivya emekçilerin çıkarlarını savunan Evo Morales ve MAS’ın ABD emperyalizmi tarafından hedef tahtasına oturtulması tam da bu sebepten dolayıydı.

Tabii burada bir kez daha halkın ekonomik çıkarlarıyla demokratik çıkarlarının da nasıl birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu görmüş olduk. Morales’in halefi olarak geçici Devlet Başkanı atanan Jeanin Anez resmi din olarak kabul edilen Manuçe’lerin inancına gönderme yaparak “İncil saraya döndü” açıklaması yapmıştı. Hakeza ABD destekli darbeci güçlerinin başını sağcı Devlet başkanı adayı Carlos Mesa ve faşist örgütlenme Sivil Komiteler’in lideri Luis Fernando Camacho çekiyordu. Karşı devrim sürecinde liderlik yapan her üç isim de Morales’in sadece ekonomik politikalarına değil, siyasal politikalarına karşıydılar.

Kriz kendiliğinden iktidar devirmez

Türkiye’de “fiyat güncellemesi” adı altında yapılan, iktidar ve hükümet tarafından adına zam bile denmeyen “güncellemeler” böyle bir başkaldırıyı tetikler mi? Alt sınıf yoksulluğun “uçlarını” görmüşken, giderek yoksullaşan bir orta sınıf gerçeği de var çünkü şu an…

Bu konuda aklımızdan asla çıkartmamamız gereken nokta ekonomik, ya da sosyal krizlerin kendiliğinden iktidar değişimine yol açmayacağı gerçeği olsa gerek. Yaygın olarak ekonominin kötü gidişine, toplumsal ve siyasal sıkışıklıklara bakarak “AKP’nin/Erdoğan’ın sonu geldi” tespitleri yapılıyor. Ancak pek çok toplumsal, tarihsel deneyimden biliyoruz ki şayet bu kriz dinamiklerine doğru perspektif, taktik ve örgütlenmelerle müdahale edilemezse bizzat bu sıkışmanın kendisi daha da katmerlenecek bir baskıcı rejimin en önemli kaynağı olacak, ezilen kitleler diktatörlüklerin, faşist iktidarların destekçisi durumuna düşecektir.

Bu uyarıyla birlikte tespit edeceğimiz diğer gerçeklik ise ekonomik ve sosyal krizin doğrudan muhatabı olan geniş kitlelerdeki hoşnutsuzluk artmakta. Ekonomik ve sosyal olarak hangi konuyu ele alırsak alalım toplumsal olarak tam bir kriz, tıkanma, çözümsüzlük ve yer yer de çöküşle karşı karşı karşıyayız.

Bu tıkanıklığı ekonomiyle sınırlandırmak karşı karşıya olduğumuz durumun dinamiklerini ve potansiyellerini ve buna paralel olarak risklerini ve tehlikelerini yeterince kavramamamıza neden olacaktır. Türkiye toplumu (aslında küresel kapitalizmin durumuna paralele olarak) tam bir krizler sarmalı içerisindedir. İşsizlik, yoksullaşma ve hayat pahalılığının yanı sıra, cinsiyetçilik, muhafazakârlık, şovenizm, dincilik–mezhepçilik, doğanın ve kentlerin yağması ve daha da ayrıntılandırabileceğimiz pek çok başlıkta kelimenin gerçek anlamıyla kriz durumu söz konusu.

Her başlık kendi içerisinde dramatik sınırlarına dayanışmış durumda. İşçi cinayetleri, toplu ya da bireysel intiharlar, çocuk istismarları, kadın katliamları, LGBTİ+’lara karşı nefret suçları, içeride ve dışarıda Kürt halkına karşı geliştirilen savaş ve işgal durumları, yok edilen Hasankeyf, Kazdağlarında, Cerattepe’de kesilen ağaçlar, evleri işaretlenen Aleviler, yeniden yeniden tehdit edilen Ermeniler, Rumlar, Süryaniler için devam eden Seyfo, yağmalanan kamu birikimleri ve müşterekler…

Şimdiye kadar dağıttığı ulufe ve uyguladığı sadaka kültürüyle toplumun bir kesimini konsolide edebilen Erdoğan/AKP–MHP iktidarı, 31 Mart yerel seçimlerinde aldığı yenilgiyle önemli bir manevra alanını ve bu manevralara imkan tanıyan maddi kaynağı kaybetmiş durumda. Önümüzdeki süreçte bu kaybın etkisi destekçi kitlesi içerisinde daha ciddi şekilde hissedilecek ve şimdiye kadar konsolide etmeyi başarabildiği kitle de hızla “huzursuzlar” arasına karışacaktır.

İktidar bir süredir “yeni konsolidasyon hamlesi” olarak TC’nin devlet aklının devamı olan Kürt düşmanlığını ve milliyetçiliği devreye sokmuş durumda. Bu hamlesiyle kısmen nefeslense de, gerek Kürt halkının örgütlü direnişi gerekse de hem ülkede hem bölgede AKP-MHP iktidarının ekonomik, siyasal manevra alanının her geçen gün daralıyor oluşu yeni “Gezi”lere ve “Kobanê Direnişlerine” kapıyı aralık bırakıyor.

Elbette aralık olan bu kapıyı tam olarak açmak, ya da bir kendiliğinden isyan durumunda onu mevcut faşist iktidar bloğunu alaşağı ederek demokratik ve sosyal bir dönüşümün öznesi yapmak örgütlü güçlerin ufkuna, becerisine ve cüretine bağlı olacaktır.

Bir eylem, bir protesto şeklinde okunmayabilir belki ama medyaya yansıyan ve yansımayan onlarca intihar vakası var Türkiye’de. Toplu şekilde ailelerin de yaşamına son verdiğini gördük. Bıçağın kemiğe dayandığını gösteren bu tabloya rağmen toplumsal tepkinin gelişmemiş olmasını nasıl açıklayabiliriz?

Toplumsal tepkinin gelişmemiş olduğu tespitinize pek katılamayacağım. Henüz sonuç alıcı seviyede olmasa da mevcut direniş eksenlerini görmemek sadece bu dinamiklere haksızlık olmaz, bizim hangi yol izlerini takip etmemiz, nerelerde eksik olduğumuzu görmemiz açısından altın değerindeki olgulara sırtımızı dönmemiz anlamına gelecektir.

Misal; cinsiyetçiliğin tavan yaptığı, kadına yönelik erkek ve devlet şiddetinin, tacizin, tecavüzün had safhaya çıktı bu süreçte feminist kadınlar öncülüğündeki kadın hareketinin 25 Kasım’da, 8 Mart’ta sokakları dolduruşunu, her gün üçer beşer işlenen kadın cinayetlerine, çok çeşitli cinsiyetçi uygulamalara karşı bitimsiz direnişlerini nasıl yok sayabiliriz?

Hakeza, en son Kazdağları’ında altın arayan Alamos Maden şirketine karşı ormanlarına sahip çıkan onbinlere ne diyeceğiz? Yeşil Yol, Cerattepe, Munzur, Hasankeyf, Sinop, Akkuyu ve daha sayabileceğimiz pek çok noktada bu direnişler halen devam ediyor.

Flormar işçileri, halen devam eden Cargill direnişi, yandaş medya tarafından yok sayılan irili ufaklı pek çok işçi direniş ve grevi, bütün saldırılara rağmen yeniden yeniden toparlanarak en son Bakırköy Meydanını dolduran emek güçleri bize zayıf da kalsa bir direniş damarının canlı olduğunu gösteriyor.

Siyasal alandan bakacak olursak, son 6-7 yılda gözaltında alınan 15-20 bin (belki de daha fazladır!), tutuklanan 5-6 bin ve bir o kadara kaçağa sürgüne düşen üye ve destekçisine rağmen halen iktidara en büyük kayıpları verdiren HDP pratiği bir direniş değil midir?

Bunları eksikliklerimize yoğunlaşmayı engelleyecek bir iyimserlik, polyanacılık olarak söylemiyorum. Bur direnişlerdeki başarılar da hatalar da yenilgiler de nereden ilerleyebileceğimizin en büyük yol işaretleridir.

Evet, bu direnişler henüz Şili’deki, Irak’taki, Lübnan’daki gibi bir “patlama” noktasına gelmemiştir. Ancak bu “patlama noktasını” aktüel tutan ve sonrasına ilişkin de umutlu olmamıza imkan tanıyan teslim olmamış bir direniş zemini vardır Türkiye’de.

Bireysel ya da toplu intiharlar, Suriyeli sığınmacılara karşı geliştirilen ırkçı linç girişimleri, Öğrenci yurtlarında, Kuran kurslarında, çocuk esirgeme kurumlarında ortaya çıkan iğrenç istismarlar, tecavüzler tacizler bu faşist iktidardan kurtulamamamız durumunda toplumun nereye doğru sürükleneceğinin uyarı fişekleridir.

Ben iktidarın sınır tanımaz saldırganlığına karşın Türkiye toplumundaki direniş ruhunun hâlâ canlı olduğuna inanıyorum. Milliyetçilik ve şovenizmin etkisini biraz dahi olsa kırmayı başardığımızda, çeşitli dinamikler içerisinde mayalanmakta, yer yer taşmakta olan direnişçi damarlar sokakları dolduracak ve hep birlikte durmayı başaracaktır. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi. Yeter ki toplumun örgütlü kesimleri ufuklarını ve umutlarını böyle bir başkaldırıya açık tutsunlar.

Kayyum da işgal de devlet aklıdır

Van, Amed ve Mardin’le başlayan kayyum darbesi, “sınır ötesi operasyonlar” adı altında Kürt halkına yönelik bir savaş politikası yürütülmeye devam ediliyor. “Patlıcan-mermi”, “beka meselesi” gibi açıklamaların, kayyum darbesinin amacı nedir, sizce kriz savaş yoluyla gölgelenmeye mi çalışılıyor?

Gerek kayyum darbesi gerekse sonrasında başlatılan Rojava’ya yönelik “sınır ötesi operasyon” elbette ekonomik ve diğer alanlardaki toplumsal krizi “vatan, millet, sakarya” edebiyatıyla gölgelemeyi hedefliyor. Ancak her iki meseleyi de sadece bir “manipülasyon aparatı” durumuna indirgemek eksik olacaktır.

“Beka meselesi”, “sınır güvenliği” “teröristlerle mücadele” yalan propagandaları eşliğinde esas yapılmak istenen şey Kürt halkının en temel haklarını, Kürdistan’ın herhangi bir statüye (federasyon, özerklik, bağımsızlık, vs.) kavuşmasını engellemektir. Bu hamlelerin altında yatan ve bütün düzen partilerinin de bir kez daha AKP’nin ardına dizilmesini sağlayan asıl gerekçe budur. Bu politikalar Erdoğan / AKP-MHP’yle sınırlı değil esas olarak devlet politikasıdır. İktidardan düşmesi durumunda büyük bedeller ödeyeceğini bilen Erdoğan ve şürekası da bu politikaların en vicdansız uygulayıcıları oldular. Bugün gelinen noktada Erdoğan ve Cumhur ittifakı, geleneksel Türk Devlet aklının dönemsel aparatından başka bir misyona sahip değiller. Kendilerine verilen bu görevi uygulamaktan vaz geçtikleri an, iktidarlarından da vaz geçmiş olacaklar.

İkinci olarak Türkiye sermayesinin bu savaş, çatışma ve mümkünse işgal politikalarına ihtiyacı var. Şimdi Erdoğan’la hasım haline gelmiş olsalar da bir zamanın parlak hocası Davutoğlu’nun “Yeni Osmanlı”cı paradigması Türk Milli sermayesi için nefes borusu, emperyalist iştahını kabartan bir tatlı rüyaydı. Osmanlıdan kalma nüfus alanlarıyla eski imparatorluk coğrafyalarına açılınacak, bir yandan buradaki pazarlara girilirken diğer yandan da enerji kaynaklarından nemalanmanın fırsatı kollanacaktı.

Cumhur ittifakı açısında ise bir taşla bir kaç kuş vurma imkanı veriyor bu “Kürt düşmanı” politikalar. En önemlisi ve bizzat Erdoğan tarafından itiraf edileni 16 Nisan Referandumundan bu yana büyüyerek pozisyonunu koruyan muhalefet bloğu parçalanmış oluyordu. CHP ve İyi Parti’nin kayyumlara ancak yarım yamalak muhalefet ederken savaş politikalarına tam desteği Cumhur İttifakı’nın sırtını yere getiren karşı bloğunun arasına derin kamalar sokmuş oldu.

Cumhur ittifakının bu politikaları devreye sokarken hedeflediği diğer önemli nokta ise HDP’yi yalnızlaştırmak ve hukuksuz operasyonlarına toplumsal meşruiyet zemini yaratmaktı. Nitekim kayyum darbesine ve sınır ötesi operasyonlarla eş zamanlı olarak HDP yöneticilerine ve seçilmişlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalara da hız verildi. Erdoğan /AKP-MHP böylece karşısındaki en etkili muhalefet odağının ana karargahını dağıtabileceğini umut ediyordu.

Ve elbette bütün bunlar olup biterken toplumda ortaya çıkan huzursuzlukların, yukarıda bahsettiğimiz başta ekonomik kriz olmak üzere krizler sarmalının üzerini kapatmak için de kayyum ve savaş politikası devreye sokuldu.

Toplum beka, terör, güvenlik yalanlarıyla manipüle edilerek tepkisiz bırakılmak, dişlerini sıkmakla yetinmek durumunda bırakılmak istendi.

Siz Avrupa’da yaşıyorsunuz. Avrupa solunun ve genel olarak halkların, Kürt halkına verdiği destek medyada çokça yer buldu. Siz bu desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyanın dört bir yanından aydın, akademisyen, sanatçı ve düşünürlerin Türk devletinin Rojava’ya operasyonundan sonra başlattığı dayanışma kampanyasındaki sözleri durumun özeti gibiydi. Kürtlerin “Dağlardan başka dostumuz yok” serzenişlerine karşı aydınlar “Kürt halkının dağlarıyız” diye cevap verdiler.

Gerek Cizre, gerek Efrîn, gerekse de en son Rojava operasyonlarında devletlerin çıkarcılığı ve vicdansızlığı, halkların ve onları gerçekten temsil eden sol, sosyalist, feminist, demokrat aydınların ise dayanışmacılığı ortaya çıktı. Tıpkı Kobanê ve Efrîn süreçlerinde olduğu gibi dünyanın dört bir yanından halklar Rojava halkının yanında, işgalci güçlerin karşısında olduklarını dile getirdiler.

Ancak bu destek henüz sonuç alıcı etkiler yaratabilmiş değil. Esasında yukarıda sözünü ettiğimiz neoliberal saldırganlığa karşı gösterilen direnişle yeni ve daha yüksek bir dalga boyunda buluşabildiği oranda sonuç alıcı olacaktır. Tıpkı Vietnam direnişinin 68 Gençlik hareketleriyle buluşması gibi bir buluşmaya ihtiyacımız var. Dünya genelindeki neoliberalizme karşı direnişlerle Kürt halkının sömürgeciliğe karşı direnişi birbirini beslemek, büyütmek ve birlikte kazanmak zorunda. Başka türlü kazanma, uluslararası güçleri gerçek çözümler üretici adımlar atmaya zorlama şansımız yok.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top ↑